Suşehri
Suşehri
“Hikâyeyi açıklama katmadan anlatabilmek, anlatma sanatının yarısı eder.”
Walter Benjamin
Sesi bir kurşun gibi insanın gövdesini yakan tellalın “Duyduk duymadık demeyin... Padişahın emriyle kocalarınıza ve oğullarınıza kavuşmak üzere hepiniz Suşehri’ne gönderileceksiniz. Tebaasına böyle ihtimam gösteren ulu hükümdarımız, çok yaşa!” diye yükselen bağırmaları sonrası hepimize karamsar bir ruh hâli hâkim olmuştu. İçten içe bu günün geleceğini bilmemize rağmen bir orman hayvanı gibi kendi içimize saklanmış, öz savunma için gerekli hazırlıkları yapmamıştık.
Ertesi sabah herkes nesi var nesi yok kilise meydanına döktü, ümitsiz bir şekilde bunları paraya çevirmeye çalıştı. Yakın zamana kadar aynı sofrayı paylaştığımız komşularımız içi kurtlu ağaçlar gibi meydana toplandılar, yükte hafif pahada ağır eşyalarımızı onda biri gibi bir fiyata alıp hakkımızı helal etmemizi dilediler. Biz bu anlamsız durumu anlamlandırmaya çalışırken “Neden satın alıyorsunuz ki hepsi zaten sizin olacak” diye propaganda yapan insanlar da yok değildi. Yardım etme bahanesiyle yanaşıp aldıkları para ve eşyalar ile sırra kadem basan katırcılar, balta ve sopa tehdidiyle para isteyen başıbozuklar bir yana, bu duruma içerleyen gözü yaşlı sessiz dostlarımızın uzak bakışları altında evlerimize çekildik.
O akşam kadınlar değerli eşyalarını giysilerinin iç kısmına, erkekler su testisi, baston içleri ve ayakkabı tabanlarına sakladıktan sonra yol için yorgan yastık ile birlikte kat kat temiz çamaşır hazırladılar. Tüm bu hazırlıklar devam ederken genç kızlar tehlike ânında ölümü tercih etmek için zehir temin etmeye çalışıyordu. Onlar kafası dipçik darbeleri ile parçalanacak ak saçlı o güzel teyzenin hazırladığı yeşilimsi zehirleri kolye, yüzük, bileklik gibi yerlerde zula etmek için uğraşırken gecenin karanlığında kilise meydanında toplanan ve anlamlı bir bütün oluşturmaya çalışan o tuhaf kalabalık hep bir ağızdan şöyle sesleniyordu: “Bakırcılar, kuyumcular, terziler, Beyliği Fırat'ın dibinde sandılar, Atlar geme çeke çeke bezdiler, Kahpe Rus'un sözlerine kandılar...”
Yol için yolluk hazırlığına girişilen o günün sabahı ansızın bir kurt sürüsü gibi mahallelere dalan zaptiyeler ev ev gezerek dipçik darbeleri ile insanları dışarı çıkardılar. Bu işlem o kadar hoyrat bir şekilde yapıldı ki kimileri ocağın üzerinde yemeğini bırakıp dışarı çıkmak zorunda kaldı. Bizi bir sığır sürüsü gibi şehrin meydanında toplayıp Suşehri’ne doğru sürmeye başladılar. Tüm hayatımı geçirdiğim, serçe adımlarımla sektiğim, ilk defa aşkı ve ölümü tattığım şehrin sokaklarına, evlerine, duvarlarına ve bahçelerine bir yabancıya bakar gibi bakarken, bahçelerimizdeki ağaçları söken komşularımızın kapı eşiklerinde beliren hamamböceği şeklindeki gözlerinin nezaretindeki kervanımız yaralı ve şaşkın bir yılan gibi hareket etmeye çalışıyordu.
Sonra bize ait mezar taşları kırılacak, göçle bu insanların arasına uzak başka insanlar karışacak ve tuhaf, bereketsiz bir toplum inşa edilmeye çalışılacaktı. Keşke oğlum yanımda olsaydı. Sonra belki annem… Kasaba gök kubbenin altında ölü gözlerle küçük bir kız çocuğu gibi bana bakarken güneşin altında kılıçları parıldayan başıbozuk çapulcu sürüsü tozu dumana katarak yaklaşmaya başladı. Onlar yere serilen cesetler dışında her şeyi alıp götürürken ben de tüm bu yaşanılanları bir sis perdesinin ardında meydana geliyormuş gibi izlemeye başlamıştım. Kervan ortası olmayan bir şahmeran gibi şehre geri dönmek için hareket ederken zaptiyeler bir daha kırım olmayacağı konusunda söz verdiler ve buna engel oldular.
Aslında tüm bu süreç adım adım inşa edilmişti. Gelişmeleri bir boşluk duygusu içinde ve daha farklı bir sis perdesinin ardından izlemiştik. Aydınlar tek tek tutuklanmış, genç erkekler Amele Taburları ile oyun dışı bırakılmış ve sıra bize gelmişti. Komşu vilayette yaşayan yoksul, azla yetinen fakat isyancı ve gururlu aşiretlerin ileri gelen ağalarının “Kirvem nehirde cesetler beliriyor” diye başlayan uyarılarına rağmen bunları yaşamıştık. Gerçi bu aşiretlerin bizden yaklaşık bir çeyrek yüzyıl sonra “tertele” diye kavramsallaştırdıkları benzer bir sonu paylaşacak olmaları üzerine düşünecek olursak sonraki kuşakların daha doğru bir perspektifle hareket etmeleri gerektiğini savunmak safdillik olmasa gerekir.
Peki. O uzak adamın gözetiminde üç gün soluksuz yürüdükten sonra dağlar, dereler içinde sıkışmış o şehre ulaştık. Yol uzun, yol karanlık… Tıpkı insanlar gibi… Meydanda balık istifi gibi bir araya getirildiğimiz zaman ateş böcekleri gibi yükselen şehrin evlerinde toplanan insanlar akan ırmağın yaralı hırıltıları eşliğinde hep bir ağızdan şöyle sesleniyorlardı: “Bakırcılar, kuyumcular, terziler, Beyliği Fırat'ın dibinde sandılar, Atlar geme çeke çeke bezdiler, Kahpe Rus'un sözlerine kandılar…” Onlar böyle seslenirken kesif bir sessizlik oldu ve nereden geldiği belli olmayan kurşun yağmurunun altında yurttaşlarım dolu vurmuş başak taneleri gibi yere düşmeye başladılar. Yere düşen bu insanlar karanlık eller tarafından nehre sürüklendi, ırmağın sesine karışan iniltiler gök kubbede yaralı birer nefese dönüştü ve yaralıları ayrık otları gibi ayıklanan kervan tortop olup daha korunaklı bir bütün oluşturmaya çalıştı.
Sabahın ayazında sevdiklerimizin taze cesetleri içinden geçerek o uzak kanyona doğru yola çıktığımız sırada bize yaklaşan zabıtalar saldırganları yakaladıklarını söylediler, dikkatli olmamız konusunda bizi uyardılar. Her şey ne kadar da anlamsız… Tıpkı gökyüzü gibi… Sonra zabıtaların gözetiminde kervan hareket etti. İnsanlar iç kısımlarında yer almak için umutsuz bir çaba içerisinde sağa sola savrulurken arka sıralarda kadın çığlıklarına tüfek sesleri eşlik ediyordu. Bu sırada uzak dağlarda başka bir çapulcu sürüsü bulut gibi kanyona doğru akmaya başladı. Onlar yer tutmak ve alıcı kuş misali paylarını almak için ilerlerken biliyorum belki inanmayacaksınız ama ben de İsa’nın çilesi ile bizim golgotamızı karşılaştırma işi ile uğraşıyordum.
Coğrafyaya eklenecek hayali bir parça ile şehri dik kesen uzak o kanyona yedi gün süren çileli bir yolculuk sonrasında kuyruğunu kaybeden yaralı bir yılan gibi ulaştığımızda sonu belli bu oyuna neden en başından son vermediğim üzerine düşünüyordum. Büyülü bir ırmak tarafından kutsanan bu kanyonun parlak ve ıslak kaya parçaları arasında aç susuz kaybettiğim yakınlarımın yüzlerini anlamlandırmaya çalışırken kesif bir sessizlik oldu ve sürü kalabalığa saldırmaya başladı. Her taraf kapkaranlık... Bacaklarımda kaya kesikleri… Adam kendinden emin… Saçlarım ellerinde…
Dingo sürüsü gibi kalabalığa saldıran çeteler baltalarını toprağa gömüp acımasızca kılıçlarını kullanırken uzak bir köşede beliren kısa boylu, kısa boyunlu adam şöyle konuşmaya başladı: “Bastığım toprakların her tutamından kan fışkıracak. Taş üstünde taş bırakırsam, arkada kalan ocağım sönsün. Gülistanları süngümle kabristan edeceğim. Tarihe dümdüz bir harabe bırakacağım ki, üstüne, on asır bir medeniyet kuramasın...” O böyle konuşurken kadınlar uçurum kenarlarından kendilerini nehrin korunaklı bağrına bıraktı. Bu kadınlara bakan adam gülerek konuşmaya devam etti. Çeteler ve zabıtalar kayalara vurdukları çocukların kafalarının karpuz gibi parçalara ayrılmasını izledi. Ayaklarına nal çakılan yaşlı adamların sesi oğlunu diri diri gömen ve tekmelenen kadınla birlikte gaz dökülerek yakılan kadınların sesine karıştı. Sonra uzun çizmeli bir adamın bacağını kestikten sonra buradaki çil çil altınları toplayan kısa boyunlu bir başka adam gülerek hançerini sürgünlerin boyunlarında denemek ve yüz sürgün öldürmekle övünen adama uçurumdan atıldıktan sonra karnı patlayan çocukların bağırsaklarını bir refleksle neden geri yerleştirmeye çalıştıklarını sordu.
O meraklı bir biçimde yapılan açıklamayı dinlerken -yüzündeki derin kılıç izini kaşımaya başlamıştı- bir dev edası ile üzerimde dikilen adam kanlı iç çamaşırım ile erkeklik organını temizledi. Gövdem ellerim… Sonra gökyüzü uçan kuşlar… Yanımda akan nehir… İnsanlar sessiz… Her şey ne kadar da yabancı… Soğuk ve belirsiz… Adam anlamsız hırıltılar eşliğinde... Siz… Keşke oğlum yanımda olsaydı. Sonra belki annem… İç çamaşırımı suratıma bırakan adam “Demek kadınlarımızın memelerini kesecektiniz” diye söylendikten sonra nehre doğru yöneldi. O erkeklik organını aşağı yukarı sallarken –omuzları tuhaf ve senkronize bir biçimde hareket ediyordu- uçurumdan atılan çocuklar gibi karnımı tuttum ve tüm gücümü toplayarak ayağa kalktım. Bana kübik bir cisim gibi görünmeye başlayan adamın yarı saydam bedeni ile birlikte kendimi boşluğa bıraktım. Gözlerindeki şaşkınlık görülmeye değerdi. Geometrinin sınırlarını zorlayan üçgenimsi, tuhaf bir cisme dönüşen adamla birlikte Suşehri’nin içinde gökyüzüne bakarken sessizce akan ırmağın büyülü yalnızlığına karıştım.
Yorumlar
Yorum Gönder