İlk Öpüşme

                                           İlk Öpüşme

“Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı..."   
                                           Franz Kafka

Günseli ile karanfil kokulu bir teklif sonrası çıkmaya başladıktan sonra üniversite sınavına hazırlık sürecine daha fazla ağırlık vermeye ve Günseli’yi de bu sürece ortak etmeye karar verdim. Başka bir şehirde onunla daha rahat hareket edebilirdik. Ben, lise iki gibi sonunda bir eğitim psikoloğunun yazıları da bulunan haftalık dergilerden ders çalışmaya ve elli dakika konu çalışıp on dakika ara vermeye başlamıştım bile. Hukuk fakültesinde okuyup avukat olmak istiyordum. Bunu, çocukken babamın memur olan sol görüşlü kadın bir çalışma arkadaşı kulağıma fısıldamıştı. Bu fısıltı tuhaf bir şekilde büyümüş ve zihnimde yer edinmişti.
O yıllarda ve tabii sonrasında, ilgili hükümetlerin bir oyun alanı olarak görmeleri nedeniyle yapboz tahtası gibi hiç durmadan değişen eğitim sistemimizde kredili sisteme geçilmesi sonucu liseyi iki buçuk yıl gibi kısa bir sürede bitirecek ve yarım dönem de sadece ders çalışmak için bana kalacaktı. Üstüne üstlük Türkçe öğretmenimin, Hukuk Fakültesine girmek için yapılması gereken asgari soru sayılarını açık ve net bir şekilde ifade etmesi ile görünür olan bu hedefime daha sıkı bir şekilde sarılacaktım. Günseli’ye gelince o öğretmen olmak istiyor ama bir türlü kapanıp ders çalışma işini yerine getiremiyordu. Tüm totaliter rejimlerde işkenceciler bunu bir iş olarak görüp yerine getirirken Günseli ders çalışma sürecini hayata geçiremiyordu. Bu anlamda onu benim motive etmem gerekecekti.
Tüm bu anlatılanların dışında bir de bir nehir gibi kabına sığmayan duygularım ile de baş etmem gerekecekti. Üniversitede okuyan bir arkadaşımın sınava hazırlık sürecinde âşık olunmaması yönünde telkinde bulunmasına rağmen köpek gibi âşık olmuştum. Üstüne üstlük Günseli ile daha fazla yakınlaşmak istememe rağmen bunu bir türlü hayata geçirememiştim. Şu gerçekliğin farkındaydım: Romanlarındaki bazı resesif romantik karakterler gibi bakirdim ve bu ‘ilk öpüşme’ benim için çok özel bir biçimde hayata geçmeliydi.
Her şeye rağmen okul bahçesinde gezinmek, bağımsızlık isteyen ülkeler gibi ellerimizin, birbirlerine sokulmalarını izlemek, sonra oluşan kelebek sarısı elektrik akımını kalplerimizde hissetmek, hayaline sarılıp tüm gece gökyüzünü seyretmek… Tüm bunlar güzeldi ama başka bir şehre olan zorunlu göçümüz öncesi onun daha sıkı bir şekilde ders çalışması gerekmekteydi. Her ne kadar insan nereye giderse gitsin içindeki taşrayı beraberinde götürür gibi bir önermeyi kabul etsem de ben içimdeki taşra ile birlikte içinde bulunduğum kasabadan kurtulmak ve büyük, başka bir şehirde hayata gözlerimi açmak istiyordum. Ailemi seviyordum ama bilinçdışı bir bilinçle de Günseli ile birlikte kendi hayatımı kurmak istiyordum. Tüm bunları yerine getirmem için de mümkün olduğunca duygularımı işin dışında bırakıp mantığım ile hareket etmem gerekecekti. Yani sizin anlayacağınız işim çok zordu.
Yukarıda anlatılanlara paralel bir şekilde, ilk yılımda üniversite sınavını kazanıp ders çalışma sürecini daha fazla uzatmak da istemiyordum. Çünkü tüm hayatım ders çalışarak geçmiş ve bu çalışma işi bir varoluş biçimi olarak ete kemiğe bürünmüştü. Artık daha farklı biçimlerde kendimi tanıtlamak istiyordum. Tanıtlama fiili her ne kadar burada yeterince pitoresk durmasa da bu fiili kullanmış olmanın verdiği huzur ve erinç içinde konuya farklı bileşenler ile devam etmek isterim: Benim gibi haftalık dergilerden ders çalışan Hasan Çınar beni bir kardeş gibi seviyordu. Anadolu Alevi inancındaki tam bir bilinç hâlinde yeni bir kardeş seçme ve seçilen bu kardeş ile de ömrünün sonuna kadar uyum içerisinde yol arkadaşlığı yapma gibi birkaç temel prensip üzerinden yükselen musahiplik kurumunun üyeleri gibiydik. Burada mevzubahis edilen ‘musahiplik kurumunun’ ifadesindeki ‘u’ ‘r’ ‘m’ ve ‘n’ harfleri kendini ve bütünü güçlendirme gibi bir potansiyele de sahipti.
Camgöz Cengiz ise daha farklı bir gerçekliğe karşılık gelecekti. Haftalık dergilerden ders çalışan Camgöz Cengiz ile teneffüslerde ve boş geçen derslerde sigara içip kadınlar üzerine uzun sohbetler edecektik. Bir elektrik kazası sonrası hayatını kaybeden ve parçalanmış cesedi İç Kanyon bölgesinin ilerisinde bulunan Abdullah Tosun gibi, Camgöz Cengiz de kadınlar konusunda pratik birçok bilgi ile donatılmış gibiydi. Mesela öpüşmeyi anlaşılır bir şeklide bana ilk anlatan ve Fransız tarzı öpüşme üzerine bilgi içeren birçok resimli dergiyi bana ilk gösteren o olmuştu. Sonra Günseli ile ilk ciddi buluşmamıza “Öpücükler kar taneleri gibidir ve her biri bir diğerinden farklıdır.” gibi süslü cümleler kurmayı seven bu arkadaşım, yardım ve yataklık edecekti. Hasan Çınar olası geleceklerimden birine, Camgöz Cengiz ise farklı bir gerçekliğime bakmama imkân tanıyacaktı.
Gözleri bir cam gibi duru bakan Camgöz Cengiz, o büyü gibi tepede parlak kuşe kâğıda basılı dergilere baktıktan bir hafta kadar sonra beni ve Günseli’yi evlerine davet etti. Cengizler bizim mahallenin kuzey yakasında, üç katlı apartmanın ikinci katında oturuyorlardı. Küçük bir yokuşla çıkılan ve bodrum katı da bulunan bu apartmanın terasında kung fu çalışacak sonra kuşları seyredip hayaller kuracak ve farkında olmadan şu gerçekleri fark edecektik: Güvercinler insanlar gibi özgürlüğün farkına varmalarına rağmen demir kafesli yuvalarına geri dönüyorlardı. Belki onlar da tıpkı bizim gibi özgürlüğü sadece bir ihtimâl olarak seviyorlardı. Ya da biz sadece sadakat duygusu için tercih ediyorduk güvercinleri.
Cengizlerin iki daire arasına sıkışmış gibi duran ve bu durumu dengelemek ister gibi odaları bahçeye açılan evlerine geldiğim zaman Günseli ile Elif Duru oraya teşrif etmemişlerdi. Türkiye’de muhtemelen bir saygınlık ile birlikte burjuvazi sınıfının nişanesi olarak görünür olan dikey mimarinin, köyden kente göç ile artması ve günümüzde de muhafazakâr iktidarlar tarafından arttırılarak devam ettirilmesi üzerine ipe sapa gelmez farklı düşüncelerim olmasına rağmen şöyle devam etmek isterim: Günseli ile çıkıyor olmama rağmen çok heyecanlıydım.
Cengiz, uyku kokan evlerinin odalarını gezdirip içinde yüksek sesle çalışan bir buzdolabı da bulunan arka odadan bahçelerini gösterirken ben de farkında olmadan mozaik beton zemin ile birlikte ilk Walkman’im, oduncu gömleğim, Erdal spor ayakkabılarım ve geri döndüğü zaman yuvasının yerinde kül bulutlarının yükseldiğini gören göçmen kuş gibi hardal sarısı montumu kaybettiğim o gün üzerine düşünmüştüm. Parlak ve yer yer yağlı bir zemini bulunan balkonda su bidonları sonra sarı yağ kutularında açan rengârenk çiçek atıkları ile birlikte çukur ve tepeciklerden oluşan düzensiz bahçeyi ve bu bahçede yükselen toza batmış kirli ağaçları izlerken küçük yaşamanın bilinçli bir tercih olduğuna karar verecektim.
Sonra zihnimde walkman’imin kapağını açıp büyük bir gürültü ile içine kasetimi yerleştirirken ve kadifemsi kulaklıkları kulağımda, Bendeniz’in buğulu sesi ile farklı bir evrene göç ederken küçük yaşamanın anlamsızlığı üzerine düşünecektim. Ara bir form olan CD çalarların gereksizliği ile birlikte daha özgür hissetmeme neden olan oduncu gömleğim üzerine düşünürken bilinçli tercih kavramı üzerine kafa yoracaktım. Sihirli bir pelerin misali beni sarıp sarmalayan koruyucu hardal sarısı montumu kaybettiğim o gün üzerine düşünürken ise tüm bunların yaralayıcı tarafları üzerine düşünecektim. Ben böyle düşünceler arasında gezinirken mekanik zil sesi ile kapı çalmaya başladı.
Kapıyı açtığımız zaman özgürlüğe açılan bir başka kapı misali Günseli ve tabi ki Elif Duru ayakta durmuş bize bakıyorlardı. Kısa tekinsiz bir konuşmanın ardından kadınlara özgü bir zarafet içerisinde ayakkabılarını çıkarıp terli gövdeleri ile içeri girdikleri sırada ben de çevreye yayılan küçük koku zerreciklerinin etkisi altında bir hoş olmuştum. Sonra östrojen yüklü bu zerreciklerden oluşan yoğunluğun içerisinde bahçeye değil de caddeye bakan odaya geçip küçük kıkırdamalar eşliğinde sohbet etmeye başladık. İçinde bir üçgen oluşturma çabası içinde olan iki kanepe, boş ve kederli bir odun sobası, tüplü bir televizyon üzerinde danteller olan meşe rengi bir sandık ve bilardo oynayan köpeklerle yüklü duvar halısı bulunan bu odada Cengiz konuşuyor, kadınlar gülüyor, ben ise kısa cümleler kurarak onlara eşlik etmeye çalışıyordum. İleriki yıllarda bu âna ait kendi tutukluğumu açıklarken bana tezat, kadınlarla konuşurken hep daha rahat olan Cengiz’in su gibi akan konuşmalarını, kadınlardan herhangi bir beklentisi olmaması gibi eril bir gerekçe ile gerekçelendirmeye çalışacaktım. Ardından “içindeki erilliği öldürmek” gibi bir cümle okuyacak sonra kendi gerçekliğim üzerine yoğunlaşıp ilk öpücüğü kondurduğum bu ev gibi arada sıkışıp kalan benliğim üzerine düşünecektim.
Cengiz ve Elif Duru ipe sapa gelmez bir gerekçe ile mutfak tarafına gittikleri zaman ben de tüm bu anlatılanlara yakın şeylerle birlikte daha rahat olmam gerekliliği üzerine düşünüyordum. İnsan aşkta da kavgada da ne kadar rahat olursa o kadar sonuç alıcı olur gibi paradoksal bir doğruya değindikten sonra şöyle devam etmek isterim: İçten gelen bir bilgi ile Edgar Allan Poe’nun öyküsündeki gibi Günseli’yi izlemeye başladım. Bunu, nefes alıp verir gibi yerine getiriyordum. Günseli’nin yüzü ile birlikte hareketlenen gövdesine, bacaklarına, dizlerine ve kalın dudaklarına odaklanıyordum. Sonra o konuşurken dudak kenarlarından güzel gözleri ile birlikte tüm evrene yayılan mutlu huzura ortak oluyordum. Tüm bunlarla birlikte turuncumsu bir elektrik sarmalının içinden birbirimize doğru çekildiğimizi hissediyordum. Aşk, nefret, kin ve yıkımdan oluşan gerilim yüklü güzel bu sarmalın etkisi altında birbirimize doğru sürüklenirken onun yüzündeki her bir kasın seğirtmelerini daha ayrıntılı bir biçimde görmeyi deneyimliyordum.
     Dudaklarım dudaklarına değdi ve onu öpmeye başladım. Bu, iki gezegenin birbirine çarpması gibi değil de iki evrenin birbirinin içinde kaybolması ve kalan tüm evrenleri yok etmesi gibi bir şeydi. Yani çok güzeldi. Kanepede oturduğumuz için dizlerimiz birbirine değiyor ve bir akımının oluşmasına neden oluyordu. Tüm bunlara paralel sağ elimi omzuna dokundurarak arada bir güven ortamı oluşmasını sağladım. Günseli’nin güvenli bahçesine bu köprü aracılığıyla sokulurken de o yıllarda meşhur olan “Kız Tavlama Sanatı” gibi kitaplar yerine, Camgöz Cengiz’in bana sunduğu pratik bilgiler için bu arkadaşıma minnet duydum. Kaleye açılan bu köprü ile tatlı bir Truva Atı gibi içeri baktıktan sonra sağ elimle onu hafiften kendime doğru çektim. Bunu büyük bir zarafet içerisinde yerine getirdim. Kafamı doğru bir açı ile sola yatırıp onun kafasının benzer ve yumuşak bir açı ile sağa yatışını ve ana güverteye yaklaşan bir uzay gemisi gibi uzayda ve zamanda bana ilerleyişini izledim. Nemli dudaklarımız birbirine değdiği an bir ıslaklık hissetmiş ve geri çekilip dudakları ile birlikte gözlerini izlemiştim. Mutlu bir huzurla bana bakan bu gözlerin etkisi altında kendimi yeniden duygularımın girdabına bıraktım. Daha güvenli bir şekilde yeniden bu küçük kadına sokuldum. Tenlerimiz birbirini ve evreni yeniden tanımlıyor ve gövdemiz ile bacaklarımız dünyanın dönüş alanına uyumlu bir şekilde hareket ediyordu. Nefes alıp vermeler, arada zamansız kısa dinlenmeler ile desteklenen bu bir olma hâli, sağ elimin saçlarının güvenli koruması altında, kuğu misali boynuna sokulması ile devam etti. Burun kanatlarımız da soluk alıp verir gibi titreşimler eşliğinde birbirine değiyor ve onlar da bu özel ânı desteklemek ister gibi hareket ediyorlardı.
     Onun izin verdiği sınırlar içerisinde başını biraz daha kendime yaklaştırdım. Kadifemsi bir kenetlemenin orta yerinde ve bir refleks hâlinde dudaklarımız bir araya gelip ayrılmaya başladı. Elim araştırır gibi ipeksi saçlarının arasında dolaşırken burnum ile saçlarının kokusunu derinlerime hapsettim. Ardından onun dili, bin yıllık bir su altı mağarasını araştırmak ister gibi benim ağzımın içinde hareket etmeye başladı. Bu sırada bir yılan gibi benim dilim de onun dişleri ve diş etleri ile birlikte tüm ağzını tanımak ve oradan bal
toplamak için hareket ediyordu. Ellerim benden bağımsız bir şekilde omuzlarında ve saçlarında gezinirken dilini ısırmama izin veriyor ve tanımı imkânsız bir şekilde gülümseyerek üst dudağımı emiyordu. O böyle çılgın gibi beni aşka davet ederken gözlerimi kapadım, sonra bu sıcak ve ıslak derinliğin ortasında kaybolmayı diledim. Dünyanın akışını hissediyor ve onu bu özel ânın dışında tutmayı beceriyordum. Bir sınır vardı ötesi evren… Tüm reseptörlerimiz huşû içinde açılıp, kaslı dillerimiz zarif hareketler eşliğinde birbirlerine dokunarak ve yeni yollar açarak daha derinlere ilerlediği sırada, kıkırdamalar eşliğinde kapının buzlu camına vuruldu. Cengiz ve Elif içeri girdiği zaman ben bu ânın sınırsızlığı üzerine düşünüyordum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kanatları Karlı Kelebek

Sefa Karagöz