Kanatları Karlı Kelebek
“Ama kabil yaşadı, çocukları oldu. Habil ise sadece öyküde yaşıyor. Biz Kabil’in evlatlarıyız."
Cennetin Doğusu
Acil servisin bir başka özelliği, insan denen varlığı ve hayat denen saçmayı tüm çıplaklığıyla tecrübe edebilmenizdir. Bu, tren istasyonlarında, otobüs terminallerinde, mahkeme salonlarında, hastane koridorlarında da böyledir. Büyük salgın döneminde kaldığım hastane odasında yükselen savaş uçakları ile birlikte sessiz koridorları izlerken fark ettiğim bu gerçeği sonrasında defalarca deneyimleme imkânı bulacaktım. Burnumda oksijen kanülü o hastane odasında aldığım kararlar bir tarafa, acil serviste son nöbetimde esrik bir turuncu olarak görünür olan bu gerçekliğin altını çizmek ister gibi sessiz ambulanslar boşluğa bakıyor ve dışarıda kar yağıyordu. Kar taneleri sokak lambalarının altında hüzünlü kelebekler gibi yükselip alçalıyor, sonra yerküreyi kaplayan yumuşak kar tabakasının içinde sonsuzluğa karışıyorlardı. Kar ışığı ile birlikte sır olan bu kar tanelerinin sırra ermeden hemen önce sesi hapsettiğini ve karlı havalarda hayatın bundan daha huzurla aktığını lise yıllarında Günseli bana öğretmişti. Bir kadının uçları kısacık kesilmiş saçlarının ruhumda nasıl bu kadar güçlü bir asimetri bir savrulma yarattığını düşünürken gök kubbeden salınan alımlı kar tanesinin hikâyesini bana anlatmıştı.
Günseli’ye göre derin bir sessizliğe bakan bu kar tanesi kendini bilinmezin güçlü kollarına bıraktığı ilk an içi bir hoş olmuş, ardından salına salına inmeye başlamıştı. Çevresinde hareket eden kar tanelerinin güçlü ışığı altında kendi gerçekliğini anlamlandırmaya çalışırken ve özgür çingene misali oradan oraya savrulurken rüzgârla arkadaş olmuş ve onun koruyucu elleriyle kanatlarına dokunmasına müsaade etmişti. Çiçek tozları gibi süzüle süzüle inen binlerce kardeşinin arasında daha bir güçlenerek hareket eden bu kar tanesi, yerkürenin turuncu mor boyalı dağları kılcal damarlar gibi hareket eden akarsuları, ıslak birer göz gibi görünür olan gölleri ve ovalarına hayranlıkla bakarken rüzgâr sürüsünü koruyan çoban köpeği gibi onu ve diğer kar tanelerini izlemeye devam etmişti. Kelebek misali kısacık ömrü olan bu kar tanesi, zemindeki kardeşleri ile tekinsiz bir huzurun kollarında bir bütün oluşturmaya hazırlandığı sırada onu son bir defa havaya kaldıran rüzgâra “Her şeye rağmen çok güzeldi.” diye seslenmişti.
Ben Günseli ile birlikte hayatın tüm kirini ve kederini içinde hapseden kar tanesinden yükselen son cümle üzerine düşünürken dünyanın derinliklerinde zincirlenen ölüm, bu durumdan rahatsız olsa gerek, sırtında taşıdığı dağları ve ovaları sallamaya başladı. O yorulana kadar aç ve kambur bir hayvan gibi güçlü bir şekilde gövdesini sağa sola hareket ettirirken içinde bulunduğumuz hastane bezuvarlar, dağ aslanları ya da asırlık zeytin ağaçları gibi değil de binlerce oğlunu kaybeden yaşlı ve yorgun bir kadın gibi zemine sıkı sıkı tutunmuş, bu sırada insanlar da kapılarından kendilerini dışarı bırakmışlardı. Bu uzun sallantı bittikten ve ölüm zincirleri ile birlikte aç köpeklerinin arasına geri döndükten sonra kuvözlerde bekleyen bebeklere sıkı sıkı sarılan yeni doğan hemşireleri bebekler ile resüstasyon odasında kalp yetmezlikli hastalarına sonda takan sağlık çalışanları ise sedye üzerinde oturan ve burnunda oksijen kanülü bulunan hastaları ile dışarı çıkmışlardı.
Anestezi yoğun bakımda hastasını entübe eden anestezi teknisyeni ile birlikte semptomatik kanser hastalarının da bulunduğu ameliyathanede jeneratörlerin devreye girmesini bekleyen cerrahları, sonra çocuk acil, diyaliz, koroner yoğun bakım ve yanık ünitesi çalışanlarını daha fazla meşgul etmeden işlerinin başında bırakalım ve şöyle devam edelim: Tüm bu keşmekeş içinde önüne baraj kurulan bir nehir gibi kısa bir an duraksayan insanlar haber kanallarından depremin ana üssü ile birlikte yakınlarının durumunu sorgulamaya başladılar. Onlar bu sorgulamalarını yaparken soğukkanlı bir şahmeran gibi olan biteni izledim, ardından hizmet içi eğitim kurslarında öğrendiğim gibi kendi güvenli alanım ile birlikte hastanenin son durumunu değerlendirdim. Genel anlamda çevremdeki insanların sağ ve sağlıklı olduğunu fark edince Tunceli’deki annem ile birlikte Günseli’ye ulaşmaya karar verdim. Bu sırada her deprem döneminde telefon operatörleri üzerine yapılan uzun konuşmaları hatırladım. Yıkılan binalar, okullar, hastaneler, sonra hallaç pamuğu gibi dağılan kışla ve otoyolları anımsayınca yün yumağı ile oynayan kurttan uzaklaşan avcıyı değil de ipteki o meşhur cambaza bir şehvet, bir tutku, bilinçli bir koma hâlinde bakan kitleleri ve bu kitlelerden yükselen esrimenin etkisi altında terfi bekleyen asker ve sivil bürokrasiyi hatırladım.
Aktif üniteleri çalışan ve hastane şartlarında takip edilmesi gereken hastalar dışında kalan elektif vakaları taburcu edilen hastanede normal şartlarda saat sekiz gibi devretmem gereken nöbetimi saat on üç gibi devrettim, ardı sıra yemek yemek için karşı caddede bulunan alışveriş merkezine yöneldim. Uğursuz sayılan on üç sayısının Zodyak Kuşağı’nı daha objektif yorumlayan Maya toplumu tarafından uğurlu sayılması, sonra bu dünyada bir simetri, anlamlı bir bütün oluşturma umudu ile on iki takımyıldızı üzerinden yerküreyi anlamlandırmak isteyen insanlığın on iki havari, on iki imam gibi kavramlar ile inşa ettikleri kültürel gerçekler bir tarafa, incitmekten korkar gibi yumuşak karın üzerinde ilerlerken yeniden Günseli’yi düşündüm. Onun buz saçakları gibi süzülen güzel saçlarının altından geçtim ve Amida şehrinin en güzel iskender'inin yapıldığı iş merkezinden içeri girdim.
Dört bloktan oluşan bu iş merkezinin yürüyen merdivenlerinde hareket etmeden hareket eden insanları izlerken bir çeyrek yüzyıl kadar önce ölen eski başbakanı suçlayan deprem uzmanının bizi gece yakalayan depremin artçıları üzerine olan konuşmalarını hatırlayınca yemek yedikten hemen sonra eve dönmeye karar verdim. Gerçi Amida şehrinin zemini sağlamdı. Bunu içindeki zehri akıtmak ister gibi patlayan Karacadağ’dan çevreye yayılan bazalt taşlarından yapılan surlar, kiliseler, camiler ve evler yüzlerce yıldır ayakta kalarak ispat ediyorlardı. Üstüne üstlük içinde bulunduğum iş merkezi şehrin ilk ve en gösterişli merkezlerinden biriydi. Yürüyen merdivenleri ile görünür olan bu merkezin kolonlarının dükkân ve komplekslere yer açmak için budandığını bilemezdim. Değil artçı, ikinci güçlü bir depremin yaşanacağını ise hayal bile edemezdim.
İçinde bulunduğum bina, bu binanın giyotin gibi hareket eden elektrik aksanları, sonra derin bir es veren merdivenleri, duvarları, kirişleri, kolonları ve üzerinde yemek yediğim masa, tekinsiz bir huzurun esrikliğinde sallanmaya başladığı zaman ilk önce küçük kardeşimi hatırladım ve sıkı sıkı oturduğum sandalye ile birlikte yemek yediğim masaya tutundum. İnşaat mühendisi olan kardeşim üniversite yıllarında depreme amfide yakalanmış ve deprem konusunda çalışmaları olan hocaları Beyza Taşkın’ın telkinleri ile oturdukları koltuklara sıkı sıkı tutunarak depremin geçmesini beklemişlerdi. Kardeşimden defalarca dinlediğim bu hikâyedeki perspektif doğrultusunda hareket ederken alt seviyedeki zihin merkezlerim, kendilerine ait yol ve yolaklardan bir şeylerin doğru gitmediği ile ilgili daha güçlü sinyaller göndermeye başlamışlardı. İçinde bulunduğum bina kırık bir buz kütlesinin üzerinde mahsur kalan ve çevresinde gezinen katil balinalara bakan denizaslanları gibi ya da denizaslanlarına bakan imparator penguenler gibi sallanmaya devam ediyordu. Camlar patlıyor, duvar, kiriş ve kolonlarda çatlaklar oluşuyor, sonra bu çatlakların içindeki beton ve demir, tuhaf bir yarışın içinde sonsuzluğa karışıyordu. Bu sırada sağ kolum ve dirseğimle kafamın sağ tarafını korumaya çalışarak oturmaya devam ediyordum.
Size tuhaf gelecek, biliyorum ama tüm bunlar yaşanırken hiç ama hiç korkmuyordum. Hatta tüm bu anlatılanları tekinsiz bir huzur içerisinde karşılıyordum. O an orada toprağa karışabilirdim. Ya da denizaslanlarının ağzında kalan yaralı gövdeme hüzünlü bir şaşkınlık hâlinde bakabilirdim. Hiç önemli değildi. Korkmaktan yorulmuş ve yaşamam gereken tüm çöküntü, kaygı, takıntı ve saplantıları da dibine kadar yaşamıştım. Kafamda binlerce pinpon topu gibi hareket eden bu düşünce taslaklarına paralel beni harekete geçiren asıl güç, hayata olan bağlılığımdan ziyade denizaslanlarına olan hoşgörüsüzlüğüm olacaktı. Yani sizin anlayacağınız yarı nihilist zihnim bu aptal hayvanların hüküm sürdüğü dünyada sonsuzluğa karışmayı kabul etmemişti. Hizmet içi kurslarda öğretildiği gibi o meşhur üçgenin oluşması umudu ile yemek yediğim masanın güçlü ayakları önünde diz çöktüm. Boynum ile kafamı ellerimin arasına alarak beklemeye başladım. Adrenalin ile dolup taşan gövdem, sonra zemine dokunan dizlerim ve dirseklerim ile daha ağır ve dokunaklı akan zamanın sabır içinde geçmesini diliyordum. Her saniyenin bir gün gibi geçtiği bu zaman diliminde çok da mutsuz değildim. İnsan korkmaktan nasıl korkardı? Rutin gerçekten iyi bir şey miydi?
Bu karışık düşünceler içinde ve gözlerim kapalı bir biçimde kirli, soğuk, beton zemin ve ıslak toprak kokan havayı içime teneffüs ederken teneffüs kelimesinin farklı anlamları ile birlikte ‘eş anlamlı kelime’ kavramının problemli yanları üzerine düşündüm. Yani ‘siyah’ ve ‘kara’ kelimeleri aynı durumu karşılıyor olamazdı. Sonra ‘Düşsel Gerçeklik’ akımının ana mekaniği üzerine düşünmeye karar verdim. İlk olarak feminist yazar Milla Johnson tarafından ortaya atılan bu kavram, teorik olarak düşle gerçeğin füzyonuna dayanıyordu. Bu yeni gerçeklik üzerine daha derinleşme kararı aldığım sırada durumdan rahatsız olan ölüm, ağırlık merkezinin yerini değiştirdi ve içinde bulunduğum hayat üçgeni ile birlikte tavşan deliği benzeri koridorlardan aşağı düşmeme sebep oldu.
Gözlerimi açtığım ilk an “Bu bir şaka olmalıydı, çok gençtim ve hayat devam ediyordu.” gibi bir düşünceden ziyade içinde bulunduğum yaşam alanının gerçekte nasıl bir geometrik şekle sahip olduğunu düşündüm. Bunda vücudumun sağ ve sağlıklı olmasının etkisi de vardı. Her ne kadar sol ayağımın üst 1/3 kısmı ile birlikte parmaklarım enkaz altında kalsa da ve keskin bir demir parçası güçlü sağ omuz kaslarımı delip oradaki kemiğe dayansa da hayatî hiçbir organ, sinir, boşluk ya da damar yaralanması hissetmiyordum. Tüm bu görece iyi durum değerlendirmelerime rağmen hava çok soğuktu ve ayağımı sabitlendiği aralıktan kurtarmam gerekiyordu. Havanın soğuk olması hipotermi gibi olumsuz bir duruma sebep olacağı gibi bir paradoksla metabolizmamı yavaşlatarak sağ kalım süremi de uzatabilirdi. Ülkemizde arama kurtarma çalışmalarının ilerleme hızını düşünecek olursak bu sağ kalım süresi hayatî bir öneme haizdi. Yaptıkları yeni buluşlar sonrası yetenekli taşralı yazarların yaşadıkları anlamsız kibir bir tarafa, gemide askerlik yaptığım dönemde suyun içinde kalan denizcilerin hipotermiden korunmak için koltuk altlarına ve kasıklarına zift benzeri izole edici maddeler sürdüğünü duymuştum. Enkaz altında kalan ayağıma gelince. Yanık eğitimi aldığım süreçte kursiyerler ile ilgilenen hocamız enkaz altında kalan vücut bölgesinde biriken zararlı maddelerin kurtarılma sonrası kana karışarak ölümcül organ hasarlarına neden olacağını söylemişti. Tuhaf bir boş vermişlik duygusu içinde ilerleyen zamanlarda bu yaralanma biçimi ile ilgili hiçbir yayın okumamam, sonra hocanın bu vakalarda kurtarmadan hemen önce ilgili uzvun kesilmesi ile ilgili görüşleri, Çinlilerin yanık alanını küçültmek için vakalarda kol ve bacakları ampüte etmesi ve tarih öncesi zamanlarda yanan insanların iyi koşamadıkları için vahşi hayvanlar tarafından yenmesi üzerine olan düşünceleri bir tarafa, bir an önce ayağımı sabitlendiği aralıktan çıkarmam gerekiyordu.
Sağ omzumu saplı olduğu keskin demirden hafif sola kayarak kurtardıktan sonra bu demirden uzaklaştım ve sol tarafıma yaklaştım. Omuz kemiğimim kırılmaması travmanın enerjisinin değil, metalin keskinliğinin etkin olduğunu gösteriyordu. Sırtım engebeli bir alana yaslanıyordu. Sol tarafımda bir kol mesafesinde bulunan duvar benzeri yapıya dokunduğum zaman oranın da benzer şekilde olduğunu fark ettim. Üzerine oturduğum zemin görece daha düz bir yapıya sahipti. Kafamın üstündeki yarım kol mesafesindeki çatı ise düz bir beton blok gibi ele geliyordu. Tüm alanı hızlıca taradıktan ve geometrik bir açlık içinde inşa edilen bu alanın paslı demir ve ıslak beton kokusunu içime çektikten sonra ayağımı kurtarmak için harekete geçtim.
İçinde bulunduğum yapı oldukça sağlamdı. Ülkemizde asıl enerjinin enkaz kaldırma işine yoğunlaştığını düşünecek olursak kendi imkânlarımla kurtulmam ya da hızlıca dışarıdaki ekiplere haber vermem gerekecekti. Önce sol ayağımı hafifçe sağa, sonra hafifçe sola hareket ettirdim. Ardından kendime doğru çekmeye başladım. Bu sırada tüm gücümle bağırıyor ve ayağımla üstüne binen yüke kuvvet uygulamaya çalışıyordum. Kendi nefesini tutarak intihar eden insanlarla ilgili anlatılar dinlemiş ama hiçbir zaman inanmamıştım. Buna rağmen sınırlarımızın sandığımızdan daha geniş olduğunun da farkındaydım. Ayağımı kurtarıp çektikten sonra ve kendimden geçmeden hemen önce “sesimi birileri duymuş mudur?” diye düşünmekten kendini alamadım.
Rüyamda, o meşhur romandaki gibi uçuruma yaklaşan çocukları yakalıyordum. Bunu o kadar seri bir şekilde yapmama rağmen uçurumdan düşen çocuklara engel olamıyordum. Bu çocuklar parçalanan bağırsakları ile bana bakarken çavdar tarlasında oyun oynayan yeni çocuklara yaklaşıyordum. Sonra gövdemin yarısını orada bırakarak bir başka rüyaya uyandım. Bu rüyada annemin beni teslim ettiği bir Baba Mansur piri boşluğa “Uyan…” diye sesleniyordu. Binlerce duvarı hareket ettiren bu kutsanmış adam konuşurken yarım kalan yaralı gövdem umutsuz bir çaba içerisinde çocukları kurtarmak için hareket etmeye devam ediyordu.
Gövdem derin bir yalnızlık içinde ilkokulda güneş tutulmasını izleyen ya da spor salonunda yüzlerce çocuğu gözleyen ya da kuyruklu yıldızın ikinci geçişi sırasında yaşını ve yaşayıp yaşamayacağını hesaplamaya çalışan hâliyle gözlerini açtığı zaman çocuklar uçurumdan düşmeye devam ediyordu. Sonra bulunduğum alanı yeniden anlamlandırmaya çalıştım. Burası yatağım değildi. Günseli ile ilk buluştuğumuz, odaları bahçeye açılan ev de olamazdı. Peki, neredeydim? Kısa bir an bu büyülü belirsizlik hâlinde kaldıktan sonra sağ tarafımda bulunan keskin demir parçasına dokundum. İçinde bulunduğum üçgenden başka her şeye benzeyen boşluk bana daha aydınlık gelmeye başladı. Gözlerim güçlü bir uyum mekanizması ile çok az ışıkla idare etmeye çalışıyordu. Onların bu çabasını takdir ettiğim sırada sol elim sol tarafımda bulunan plastik su şişesi ile bir araya geldi. Elim bir vuslat hâli ile tanımı imkânsız bir mutluluk sağanağına tutulmuştu. Bu yemek yerken masama bırakılan su olmalıydı ve hayatî öneme sahipti. Bana kutsal Munzur Irmağı’nı anımsatan bu su ile dudaklarımı ıslattıktan sonra hafifçe ön tarafıma yaklaştım ve ayağımı kurtardığım boşluğu kazmaya başladım. Bu boşluğun yeterince genişlemediğini görünce elime aldığım bir taş parçası ile üzerimde bulunan beton bloğa vurdum. Ardından tiz çığlıklar attım. Sesimi kaybetmekten korkunca boşluğu kazmaya devam ettim. Sonra ardı ardına beton bloğa vurdum ve iki tiz çığlık daha attım.
Çocukluğumda arkadaşlarım ile girdiğim masa altları gibi görünür olan bu yaşam alanında ‘kazma’, ‘vurma’ ve ‘çığlıktan’ oluşan gerçek bir üçgen oluştururken yeter derecede yeni anılar yaratıyor ve sıkılmadan vakit geçirmeye çalışıyordum. Sınırları yukarıda çizilen bu yaşam alanında bir kreşendo de kreşendo müzik parçası misali delirmeden yeni gerçeklikler yaratmak su gibi hayatî öneme sahipti. Bu sırada kısa süren kendinden geçme hâlleri dışında uyumamam da gerekiyordu. Engel olamadığım bu kendinden geçme hâllerinin birinde kanatları karlı bir kelebek beni benden aldı ve farklı bir diyara bıraktı. Uçarak ve gökyüzünde kederli bulutlara dokunarak geldiğim bu diyarda irili ufaklı bir grup insan meraklı gözlerle bana bakıyorlardı. Bu insanlar hep birlikte yere bakmaya başladıkları zaman şimdiye kadar bahsetmediğim için büyük bir hicap duyduğum büyük ağabeyim, rüyalarıma takılan aynı pijama takımlı hâli ile ağlamaya başladı. Ben hep üç yaşında kalan ağabeyimi kucağımda sakinleştirmeye çalışırken dedem kendinden yaşça küçük dedesi ile tartışıyor, kanatları karlı kelebek ise hiç var olmayan bir dilde konuşmaya çalışıyordu. Kelebek konuşurken soğuk ve tuhaf eski bir gecede horlayan babaannesinin yanında sıcacık yorganına sarılan bir başka ben, tatlı bir huzurla içinde bulunduğu karanlık odanın katmanlarını anlamlandırmaya başladı. Bana ait farklı bu ben, yarattığı aydınlık biçimlerin köşe ve kenarlarını daha bir belirginleştirmeye çalışırken ağabeyime baktı ve “O küçük gövdesine sığmayan ruhundan dolayı ağlıyor.” diye seslendi.
Kulağımda ağabeyimin çığlıkları ile uyandığım ilk an ıslak toprak kokan havayı içime çektim. Dudaklarımı ıslattıktan sonra üzerimde bir çatı gibi duran beton bloğa vurdum ve karlı bir başka şubat öğleden sonrası sinemanın yan tarafındaki o köşede korsan kaset satan kasetçide aldığım Hasan Hüseyin Demirel kasetini hatırladım. Devletler hazırda bekleyen alet çantalarından çıkardıkları ve nereye gideceği belli olan araçlarla toplum mühendisliği yapadursun, büyük caddeden yukarı doğru süzülürken o yıllarda kışların nasıl bu kadar soğuk geçebileceği üzerine düşündüm. Sonra kulağımda Hasan Hüseyin Demirel parçası Günseli ile birlikte ilk çocukluk aşkımı hatırladım. Fecire okulun spor salonunda neden beni erkek arkadaşının arkadaşlarına dövdürtmüştü?
Kendini vuran tıbbî deontoloji hocamızı ve ikinci sınıfta öldüğünü bilmemize rağmen hiç kimsenin anımsamadığı sınıf arkadaşımızı, sonra tuhaf bir yabancılık, bir boş vermişlik duygusu içinde aynı dersliklerde komite sınavlarına girdiğim arkadaşlarımın önemli bir kısmı ile tek bir sefer bile konuşmadığımı hatırladım. Üniversite yıllarında okuduğum bir kitapta Frederick Perls adında bir psikiyatrist, bilincimizin iç katman, dış katman ve kavramsal ara katmandan oluştuğundan bahsetmişti. Dil ve kültürden oluşan bu kavramsal dünya zamanla o kadar genleşir ki onun dışında kalan hiçbir şeyi algılayamaz hâle geliriz. Kitap farklı düzlemlerde Frantz Fanon, Michel Foucault, Arthur Schopenhauer ve Ali Şeriati’nin de bahsettiği hapishane benzeri bu yapıdan çıkabilmek için yani dış dünyayı olduğu gibi görebilmek için birçok şeyle birlikte iç konuşmayı nasıl durdurabileceğimizi anlatıyordu. Elimde bu kitap, caddenin tam orta yerinde durarak enkaz altında kalan gövdeme baktım. Dedem kendinden yaşça küçük dedesi ile tartışmaya devam ediyordu. Hava soğuktu ve her şey çok güzeldi. Gökyüzünde parlak bir kış güneşi içimi ısıtmak ister gibi bana bakıyordu.
Devlet televizyonlarında görev alan ilgili bürokratlar, Amerikan filmlerini seslendiren Türk ses sanatçıları üzerinden yerel belgesellere dublaj yapınca aynı etkiyi yaratmasını nasıl bekleyebilirlerdi? İlkokulda elimdeki oyuncakla farklı ülkelere sıçramama neden olan filmle birlikte “dandi…” diye bağırmama sebep olan, sarı taş adamın oynadığı çizgi filmin adı neydi? Bir uyumsuzluk hâlinde Avrupalıların çocuklarını ergenlik sonrası evden attığını iddia eden gurbetçiler, televizyon ekranlarında seksen yaşındaki oğlunun saçını tarayan İtalyan anneyi gördükleri zaman ne hissettiler? Bir duygudaşlık içinde herkesin aynı filmi izlediği sessiz sokaklardan farklı ekranlara bakan daha parçalı bir hâle nasıl geçtik? Birçok anakonda tarafından suretlerin yutulduğu bu yeni durum gerçekten kötü bir şey miydi? Postane önlerinde kar ışığı ile birlikte turuncu sokak lambalarının aydınlattığı simli kart postallar İskandinav masallarına açılırken içinde bir cin de gördüğüm baharat ve balık kokan o pazar nasıl ve neden Orta Doğu masallarına açılmazdı? Ülkemizde yaşam gerçekten kontrollü bir anarşi şeklinde mi devam etmektedir? Tüm aynılık ve sıradanlık içinde insanlar geçmişi gerçekten iyi olduğu için mi yâd ederler? Sigara üstüne sigara, ardı sıra şişe şişe bira, sonra depresyon ilacı üstüne anksiyolitik ilaç içtiğim belirsiz o zaman diliminde bir krater gibi görünür olan içimdeki o kesif boşluğu nasıl ve neden dolduramadım? Orta Doğulu olmanın oryantalistler tarafından bir ötekileştirme ifadesi olarak kullanılması bir tarafa, Ortadoğulu olmadığı gibi batılıda olmayan içinde yaşadığım bu topluluk daha zorlayıcı ve daha karmaşık duygular içinde hareket ediyor olabilir miydi? İnsanlar neden psikiyatrist değil de psikiyatr diye konuşurlar? Para sayarken tanıdık biriyle karşılaşınca neden çıplak yakalanmış gibi hissederiz? Arkamda akan insan kalabalığına rağmen acil servisin üçüncü odasındaki pencereden hayatı nasıl anlamlandırabilirdim? Fecire neden bana bunu yapmıştı? Bu pencereden bakınca gördüğüm kadın doğum hastanesi, sonra bu hastanenin yerinde yükselen çok katlı otopark, karanlık ağaçlar, kantin, plastik şişe, peçete, izmarit ve kemik rengi aydınlık ağaçlar şimdi neredeydi? Hemşire, sonra otomasyonda çalışan o kadın niçin intihar etmişlerdi? Hayat çirkindi ve yaşamam gerekliydi.
Gözlerimi yeniden açtığımda ayağımın sıkıştığı aralığın genişlediğini ve içerinin bir el feneri marifetiyle aydınlatıldığını fark ettim. Her ne kadar nokta ve virgüllerden oluşan fener ışığı tekinsiz bir ruh hâliyle bir görünüp bir kaybolsa da içimde melodramik bir mutluluk duygusunun oluşmasını tetiklemişti. Bu ışığın arkasında beliren kafalar içeri baktıktan sonra aralığı genişletmeye devam ettiler. Sonra onunla kalmamı salık veren bir kadın, arkasındaki arkadaşına seslendi. Dünyalar güzeli bu kadın boynuma boyunluk taktı ve bir kalıp hâlinde dışarı sürüklenmeme yardım etti. Açılan uzunca bir koridorla bulunduğum alana teşrif eden bu insanlar sağ koluma damar yolu açarken kanatları karlı o kelebek bana bakarak konuşmaya devam ediyordu.
Yorumlar
Yorum Gönder