Doktor Hasta Hikayeleri


                                                  SUYUN SESİ/ Civan GÖKALP

 

            Gözlerini yavaşça kapattı Doktor.  Ağlama sesleri, monitör cihazının seslerine karışıyordu. Gülümsüyordu adeta Fadıl Dayı “Boş ver hoca, boş ver!” der gibi.

 ***                                                 

             Ambulans sireninin kulakları tırmalayan rahatsız edici sesi oldukça yakından geliyordu. Doktor, masasına bırakılan poğaçalarından birini yeni ısırmıştı ki kapının şiddetle çalınan sesiyle irkildi. “Hocam hasta geliyor!” dedi destursuz içeriye dalan özel güvenlik görevlisi. Doktor, oturduğu koltuktan hızlıca fırladı. Acil koridorunda, daha sabahın mahmurluğu üzerlerinde olan hastane personeli dolanıyordu. Kimi neşeli, kimi daha uyanamamış olmanın verdiği mahmurlukla sesleri duymazlıktan geliyordu. Kimi de yaşamın güçlüklerinden olsa gerek her zamanki gibi mutsuz ve sadece kendi işine odaklanmış halde çalışıyordu. Herkes doktorun sesiyle irkildi; “Çabuk resüsitasyon odasını hazırlayın!” Resüsitasyon odası her zaman hazırdır. Gelen ambulansın siren sesine o kadar alışıktı ki Doktor, ambulans sesini duyunca kendini o aracın içinde görürdü. Bazen ters köşe olduğu da olurdu. Hastanın telaşıyla, kendisi de telaşa kapılan yeni yetme sağlık personellerinden birinin hiçbir aciliyeti olmayan hastayı bu şekilde getirdiği de olurdu. Ama olsun, sağlık şakaya gelmez, bir defalık ihmali kabul etmez. İnsan canıyla uğraşıyorlardı. Doktor olanca hızıyla acil servisi alarma geçirip acil kapısına koşarak gitti. Kapının dışına çıkmasıyla ambulansın hastane acil kapısına gelmesi bir oldu. Ambulans şoförü büyük bir telaşla inip, otomatiğe bağlanmış gibi ambulansın arka kapısına doğru koştu. Kapıda bekleyenlere dönerek “Çabuk Doktoru çağırın, kötü bir hasta var!” diye bağırdı.

   ***

 

Doktor; 2020 Haziran ayının son günü öğlene doğru, bahar mevsiminin doğum kokularını bütün yeryüzüne saldığı o ilk yaz serinliğinde 24 saatlik dehşet verici bir acil servis nöbetini bitirmenin yorgunluğu içindeydi. Uyku uyumamış şiş gözlerle kendini eve hızlıca atabilme telaşıyla asansöre bindi.  Sıkı sıkıya kapatmıştı maskelerini. Covid19 pandemisi nedeniyle iki cerrahi maskeyi üst üste takıyordu. Asansör gökdelenin tam ortasına doğru tırmanırken hiç soluk almamaya çalışıyordu içerde. Evi 8. kattaydı. Binanın ilk inşaatında eşiyle gelip ev beğendiklerinde o 16. katta bir evi beğenmişti. Eşinin yükseklik korkusundan dolayı o yükseklikten vazgeçmeleri uzun sürmemişti. Kadıncağız da en fazla 8. kat için ikna olabilmişti. Şimdi asansördeyken iyi ki daha yüksek katta ev almadığına seviniyordu. Gerçi asansörleri oldukça hızlıydı ancak 16. kata kadar nefesini tutması biraz zor olabilirdi. Asansör kayışlarının susması ve kapının otomatik açılma sesi zihnini jilet gibi kesti, düşüncelerinden uyandı. Kendini hemen dışarı attı ve soluğunu verdi. Adeta bir otelin koridorlarını anımsatıyordu binanın koridorları. Spot ışıklar altında, genişlikleri en fazla iki adım boyunda, bej renkli dar koridordan hızlı adımlarla yürüdü. Karşı komşusunun, koridoru gören yan duvara görenleri rahatlatması için ama daha çok, modern olduklarını gelen insanlara gösterme görgüsüzlüğü ile astıkları iki Salvador Dali tablosu onu her zaman olduğu gibi yine rahatsız etti. Her seferinde aklında ne olursa olsun bu görüntü onu düşüncelerinden alır, İsa’nın çarmıha gerilmesi gibi onu adeta bu resimlere çivilerdi. “Dali’ye hakaret gibi!” diye düşünürdü. Hikayesi, kahramanı, hayali, hatta sesi ve kokusu olan bir roman gibiydi resim. Doktor ressamların eşsiz eserlerine çok değer verirdi. Her türlü saygıyı hak ediyorlardı ama Dali’nin tablolarını karanlık ve havasız koridora asanlara bunu nasıl anlatacaktı! 

 

Doktor evin kapısını önceden çantasından alıp hazırladığı anahtarla hızlıca açtı. Ayakkabısını dışarıda bırakarak eşikten geçti ve yine hızlı hareketlerle çelikten yapılmış ancak beyaz ahşap giydirilmiş ağır kapıyı kapattı. Kapının kapanma sesi ormanda avcısından az evvel kaçabilmiş bir geyiğin sığındığı o korunaklı sığınağın ferahlığını verdi doktora. Çantasını her zaman olduğu gibi ayakkabılığın kenarına bıraktı. Anahtarını, cebindeki paraları, kalemini ve yıllardır ayrılmaz bir parçası olan ışık kaynağını çantasının ön gözüne bıraktı. Çorabını ayağından çıkarıp formasının cebine koydu. Evin sessizliği evde kimsenin olmadığını gösteriyordu. Eşi işe gitmiş, küçük kızıyla abisini teyzelerine bırakmıştı. Pandemiden dolayı bakıcıları işi bırakmıştı, kimse doktor ebeveynlerin çocuklarına bakmak istemiyordu. Bakmayı kabul edenler de fahiş fiyatlar istiyordu.  Doktor dış kapının tam karşısındaki, balkona açılan mutfağa geçti. Mutfağı her zaman olduğu gibi temiz ve düzenliydi. Bulaşıklar yıkanmış ve raflarına yerleştirilmişti. El havlusu fırının kapı koluna asılmış, ekmek ise mutfak masasında poşetinde duruyordu. Her şey yerli yerindeydi. Doktor maskesini, dış tarafına hiç dokunmadan çöp kutusunun içindeki poşete attı. Bunları yaparken o kadar hızlı yapıyordu ki, onu gören hız ve ritüellerden oluşan bir sınava girmiş olduğunu sanırdı. Gerçekten de doktor, ritüelleri severdi. Çantasını aynı yere bırakırdı örneğin. Çocukları bunu bilirdi ve çantasının yerini oynatmazdı. Temizlik meraklısı eşinin evi temizlerken tüm kuralları askıya aldığı anlar dışında bu çiğnenmezdi. Temizlik yapılırken bu evde bütün kurallar geçici bir süreliğine geçerliliğini yitirirdi. Ancak temizlik bittiği andan sonra herkes yerinden göçertilmiş eşyalarını eski yerlerine koyabilirdi. Bunun aksine bir hareket, yüksek oktavlı bir bağırmaya veya uzun sürebilecek bir söylenmeye yol açabilirdi. Kimse bunu istemezdi, değil mi?

 

Evin sessizliği içerisinde, az önce hekim arkadaşına devrettiği nöbette yaşadığı olaylar beyninde takılmış bir kaset gibi kendi kendilerini tekrar ediyordu. Son yaşadığı üç saati kimi insan bütün ömrü boyunca belki bir defa bile yaşayamazdı. 

 

Doktor evin dar koridorundan banyoya doğru yürürken 6 yıldır tanıdığı, hastanenin yakınında bir fotoğrafçı dükkanını işleten, hiperaktif, şakacı Fadıl Dayıyı, namı diğer Foto Fadıl’ı (resüsitasyon odasındaki halini) düşünüyordu. Foto Fadıl 60 yaşlarını biraz geçmişti. Orta boylarda, biraz tıknaz, uzun zamandır teninin esmerliğini artık örtmeyen saçları önden dökülmüştü. Yeni yaptırdığı dişlerinin beyazlığı kendisini olduğu kadar, gülmeyi, espri yapmayı da ne çok sevdiğini kanıtlar gibiydi. Kendini çok sevdiği giydiği pantolonun her zaman ütülü olmasından ve yeni gömleğinden de anlaşılabilirdi. O yaştaki insanlara göre bayağı şık ve bakımlı sayılırdı. Abdest alırken zorunlu olarak giydiği terlik dışında hiçbir zaman yeni boyanmış “marka” ayakkabılarını giymeyi ihmal etmezdi. Diyarbakır’ın yerlisi olmaktan gurur duyan ve bunu her yerde söyleyen Foto Fadıl’ın 5 çocuğu vardı. Dükkanının olduğu sokağa paralel, hastanenin üç üst sokağında oturuyordu. Meydana açılan sokakta, yıkılmaya yüz tutmuş bir binanın 3, katında oturuyordu. Küçük bir balkonu olan üç odalı evini ve gülerek şakayla karışık “Görüyor musun hoca, yaşlandı artık bu kadın. Yeniden evlenmem gerekiyor” dediği karısını çok severdi. 

 

Foto Fadıl çok hızlı bir gençlik geçirmiş, o yıllarda pavyonlardan, meyhanelerden çıkmamış, çok şey kazanıp, çok şeyini kaybettiği kumar masalarının “iyi” bir kumar oyuncusuydu. Yaşı ilerledikçe elini ayağını bu hayattan çekmiş, hacca gitmiş ve “tövbe” etmişti. Artık namazında niyazında olan Foto Fadıl çok az insana bahsettiği bu yıllardaki fotoğraflarından bazılarını Doktora göstermişti. Çok gizli bir bilgi paylaşıyor gibi olurdu böyle zamanlarda. Ses tonunu alçaltır, başını hafif öne eğer, Doktorun kulaklarına doğru eğilir ve Diyarbakır şivesiyle: “O zaman Fadıl Dayin çok içerdi. Wallahi bir keresinde üç tene yüzlüq Raki içmiştiq. Yarısını tek başıma içtim ha. Rakidan sonra Kasap Remo ve Suriçinde dükkânı olan Ciğerci Süloyu eve arabayla da Fadıl Dayın bırakti” der ve aniden bütün ön dişlerinin beyazlığını ortaya çıkaran bir kahkaha atarak “Remo pert olmuşti, önüni göremidi. Heyyy gidi günler heey...!” derdi. Bu son hikâyeyi döne döne anlatırdı. Kasap Remo ve Ciğerci Sülo dükkanının önünden geçerken onlara takılır, sonra da gelip bunu Doktora fısıltı şeklinde kıkırdayarak anlatırdı.

 

Şen şakrak Foto Fadıl Covid-19 Pandemisi başladıktan sonra, herkes mutsuz ve hastalıktan korkarken bile bu neşesini kaybetmedi. Herkesin korktuğu virüse inanmıyordu. Kaç kere Doktora virüsün gerçekten olup olmadığını sormuştu. Doktor ona ayrıntılı bir şekilde anlatmış, Doktor sözlerini bitirir bitirmez de kahkahayı basıp “Yaw yok lo Hoca, bunlar hep Bill Gates ve Amerikanın oyunları” diyerek pandeminin bir düzmece olduğuna inandığını belli ederdi. Yine de çok ileri gitmez, Doktorun üzülmesini istemezdi. Doktor da kızar ama Foto Fadıl’ın yaşına hürmeten bir şey demezdi.

 

            Doktor evin arkasında sanki sonradan eve eklenmiş veya müteahhitin ilk başta unutmuş olduğu, sonradan aklına geldiğinde ek olarak yaptırdığı hissi veren yatak odasına, oradan da hiç pencerenin olmadığı banyoya geçti. Işığı açar açmaz çalışan küçücük havalandırma pervanesinin sesi sinek gibi vızıldadı. Kapıyı kapattı. Formasının üstünü çıkardı, formanın cebine bıraktığı çorabı alarak, formayı hızlı bir hareketle ters çevirdi ve çorapla birlikte iyice katladı. Ardından formanın altını da aynı şekilde çıkarıp katladı. Bütün giysilerini, atleti en altta bohça vazifesi görecek şekilde çıkardı ve küçük kızının lavaboya yetişmesi için aldıkları küçük mavi taburenin üzerine bıraktı. Diğer günlerin aksine bugün banyodaki koca dev aynaya bakmadı. Coronavirüsün cansız yüzeylerde uzun süre yaşayabildiğini kanıtlayan yayınlar yayınlanmıştı son zamanlarda. Bu yayınları okuduğu günden beri bir dizi ritüeli kendisine adet edinmişti. Dezenfektanını elinden düşürmez, bütün yüzeylere, elbiselere sıkardı. Elleri hastanede yıkanmaktan egzema olmuştu, aldığı bir sürü yağlı kremi sürer ancak hiçbirinin bir işe yaradığı yoktu. Ellerinin cildi yenilenmeye fırsat bulamadan yeniden yıkılıyordu ve yaşlı insanların ellerini andırıyordu. Yaşlı anacığı ve babasına da hastalığı bulaştırmamak için azami çabayı gösteriyordu. Gerçi anne babası bahçeli bir evde yalnız oturuyorlardı, tehlike altında sayılmazlardı ama onları ziyaret ettiği ve bahçede mesafeli bir şekilde görüştüğü zamanlarda da bir elbiseye bulaşmış virüsle onların hastalanmasına göz yumamazdı. O nedenle tüm bu ritüeller onun için vazgeçilmezdi. 

 

Banyo musluğunu sıcağa çevirip açtı Doktor.  Bir süre sıcak suyun akmasını bekledi. Suyun şırıl şırıl sesi bütün banyoyu kaplıyordu. Suyun sıcaklığını ayaklarıyla kontrol etti. Su ılıyınca duşun üstteki kısmına sıcak suyu veren vanayı çevirdi. Adeta yeryüzünün bütün acılarının vanasını çevirdi. Tüm acıları tüketti birer birer, tüm çareleri. Hepsi üzerine yağdı Doktorun. Bütün ilaç isimlerini unuttu. Sevdiği bütün kadınları, bütün çocukları, bütün çiçek adlarını unuttu. Adını unuttu Doktor. Bütün kokuları, renkleri. Utanmayı unuttu, direnmeyi... Damlaya damlaya denize dönmüş bir göle büyük, kocaman delikler açıldı. Gözlerinde adeta didinip duran bir gözyaşı şelalesi aktı başından aşağı. Doktor ağlayamazdı, dayanılmaz olmadan her şey. İşte bugün her şey bir musluğun açılmasıyla başladı, karanlık, mahrem, penceresiz banyosunun duşunda. Suyun altında ağlamak da güçtü. Göz yaşlarıyla mı, suyla mı duş aldığını bilemezdi insan. Su sesi örter bütün sesleri, toprağın her şeyi örtüp kendine benzettiği gibi. O yüzden rahatça ağlayabilirsin suyun altında, hıçkıra hıçkıra. Elleriyle yüzünü kapattı Doktor. Suyun altında, istemsizce yere oturdu. Musallaya az sonra uzanacak gibi, üzerine sular dökülüyordu.

***

 

Sedye ambulanstan iner inmez Doktor Foto Fadılın, yüzü oksijensizlikten kararmış, gözleri kapalı, sedyeye uzanmış halini gördü. Kemerlerle sedyeye bağlanmış, başında duran hemşire telaşla damar yolunu açmaya çalışıyordu. Sedye olancaya hızıyla ambulanstan indirilip hastanenin içine alınırken Doktor sedyeyle birlikte koşar adımlarla yürüyordu. Oğlunun “Hocam babam ölüyor!” sesini duydu ancak ona bakmadı.  Foto Fadıl’a yanaştı, omuzlarını silkip seslendi. Göğsünün solunum hareketlerini izlemeye çalışırken, elleriyle Foto Fadıl’ın nabzına baktı, nabzı atmıyordu. “Arrest!” diye bağırdı Doktor. Sedye resüsitasyon odasına hızla alındı. Hızlıca endotrakeal tüp, laringoskop seti çıktı ortaya. Bu odada her şey o kadar hızlı yapılırdı ki, kimin ne zaman ne yaptığı ancak odadan çıktıktan çok sonra konuşulabilir ve anlaşılabilirdi. Kalbinin çarpıntısından elleri titrerken hastasını entübe etti. “Ahh Fadıl Dayı ahh, ne olurdu maskeni düzgün taksaydın, bizleri dinleseydin de lanet olası virüsü ciddiye alsaydın!” Doktor bağırdı hemşiresine; “Maskeni tak! Maskeni tak çabuk!” Hemşire tek cerrahi maske takmıştı. Resüsitasyon odasından maske getirmek üzere biri dışarı fırladı.  Foto Fadıl ağır bir Covid enfeksiyonu geçiriyordu, evinde istirahatteydi, ilaçlarını kullanıyordu. Aniden evde fenalaşmış, oğlu üç sokak arkada olan evlerine ambulans çağırmış ve Fadıl Dayı hastaneye apar topar getirilmişti. Doktor hareketsiz, nefes nefese, elindeki laringoskopla, az önce entübe ettiği Fadıl Dayısının göğüs kafesinin üzerinde kalp masajı yapmaya başlayan sağlık personeline bakarak donakalmıştı. “Hemşire Hanım, buyrun maskeniz” dedi bir ses. Dışarıdan ağlama ve bağrışma sesleri geliyordu kapı açıldığında. Doktor hiç oraya bakmadı. Çoğu tanıdık olan bu seslerin kimden geldiğini bilmek istemiyordu. Uzun yıllardır tanıdığı Foto Fadıl’ın hemen hemen tüm ailesini tanıyordu. Ailesi Doktoru çok sever, aynı şekilde Doktor da onlara gerektiği sevgi ve saygıyı gösterirdi. Bir gün bu odaya Foto Fadıl’ın alınacağını ve kendisinin ona müdahale edeceğini söyleseler asla inanmazdı.  “Hey gidi günler hey!”

***

 

Suyun damlaları süzülüyordu Doktorun başından bütün vücuduna. İstemsiz hıçkırıklarıyla genzine su kaçtı. Su, hiçbir şeyi dinlemez. Akmak isteyen suya kimse engel olamaz, bir de ölüme. Çocukluğunda bir keresinde bir Nisan ayının sonlarına doğru evlerinden epey uzakta bir çaya gitmişlerdi arkadaşlarıyla. Evden ilk defa habersiz ayrılmanın verdiği anlatılmaz “büyüme duygusu, sahte özgüven” ve bir o kadar da telaşla yürürken apansız bir Nisan yağmuru yakalayıvermişti onları. Yağmurda ıslanarak çaya giderken arkadaşı sormuştu “yüzme biliyor musun?” diye. “Bilmem, belki biliyorumdur, belki de bilmiyorumdur” demişti gülerek. Arkadaşının şaşkın bakışlarına karşılık “az sonra görürsün acele etme” diye cevap vermişti. İlk defa suya giren birinin yüzmeyi bilip bilmediği az sonra belli olurdu. Islanmışlardı yağmurda ama daha suya girmemişlerdi ki, neydi arkadaşının bu telaşı böyle? Çayı görür görmez yarı yolda soyunmuş, üzerinde kalan ıslak külotuyla havaya zıplayıp suya atılmıştı.  Suya atlar atlamaz genzine su kaçmış ve şimdi olduğu gibi suyun kulaklarına bıraktığı o boğuk sesin ölümü ona hatırlatması çok sürmemişti. Evinden uzaktaydı, annesinden izin almamıştı ve yüzmeyi bilmiyordu. Nisan ayıydı ve az önce yağmur yağmıştı. Boğulmanın bu kadar kötü olduğunu kimseden duymamıştı. Hatta boğulmayla ilgili hiçbir şey duymamıştı. Bu kadar hızlı düşünmesi, son düşünceleri olabileceğini aklına getirdi. Çok pişmandı, su çok tehlikeliydi. Annesinden izin alması gerekirdi. Belki de hiç buraya gelmemesi gerekirdi. Birkaç defa elini sudan çıkarmaya çalıştı. Su onu kendine doğru çekiyordu. Yuttuğu suyun sesini duyuyordu. Artık her şey bitmişti.  Son nefesini verme kararını ve son soluğunu vererek kendini suya bıraktı. Bir anda omuzlarından iki elin tuttuğunu hissetti. Arkadaşının elleriydi. Sudan çıkınca yüzüstü yatıverdi. Arkadaşı sırtına vurdu yumuşak bir şekilde; “İyi misin?”

***


Doktorun sırtına vurdu biri yumuşak bir şekilde, “Hocam!” dedi.  Doktor yarı gövdesini çevirip arkasına baktı aniden. Hastane güvenlik görevlisi Bahattin Abiydi. Güvenlik Bahattin, Doktoru çok sever ve Foto Fadıl ile Doktorun arasındaki samimiyeti bilirdi. Hocanın maskesinin arkasında gizlemeye çalıştığı yüzünü görmüş, hocaya teselli ve güç vermek istemişti. Bu odadan kimler gelip kimler geçmişti ki. Ölüme çok alışmışlardı. Ama Doktorun hassas biri olduğunu biliyor, bu yüzden de onu bir başka seviyordu. Doktor cevap vermeden yüzünü yatakta yatan hastasına, Foto Fadıl’a çevirdi. Bir yandan gerekli ilaçları yaptırıyor, bir yandan da anılarının yoğunluğunu yaşıyordu zihninde. Üst üste takılmış yüzündeki iki maske, üst üste binmiş ve birbirinin zıttı iki yaşam gibiydi. Kendi yaşamı gibi. “Monitör açılmadı mı?” diye sordu boğazından zorla çıkan bir çığlıkla, yüzünü monitöre çevirirken. Monitör açıktı. Düz çizen kalp çizgisini ve bu çizginin hemşirenin göğüs masajıyla dalgalanmasını gördü. Çalışmayı unutan bir kalbe, adeta nasıl çalışması gerektiğini hatırlatır gibi yapılıyordu kalp masajı. Kalp bile unutuyor nasıl çalıştığını. Doktor o anda her şeyi unutmayı istedi. Her şeyi ama her şeyi. Sonra kızı geldi aklına. Acı bir bıçak saplandı kalbinin derinliklerine. “Hocam ikinci doz adrenalini yapıyorum” dedi bir hemşire. Elindeki Laringoskobu ilaç dolabının üzerine bıraktı. İlk defa görüyor gibiydi içeridekileri. Üç hemşire, anestezi teknikeri, sorumlu süpervizör hemşiresi, acil sorumlusu hemşire, hasta bakıcı ve Güvenlik Bahattin içerdeydi. Bunlar ne zaman geldiler diye düşünmeye çalıştı, sonra hemen vazgeçti bu düşünceden. “Evet, 1 miligram Adrenalin, ikinci doz yapalım hemen! Kardiyoversiyon cihazını açalım, şarj edelim” dedi diğer hemşireye bakarak. Talimatları hızlı ve netti. Tüm çalışanlar bunu biliyor ve bu yüzden de onunla ressüsitasyona girdiklerinde rahatlıyorlardı. İşini bilen bir duvar ustasının inceliğiyle çalışıyor ve bu odada çok ciddi oluyordu Doktor. İçerisini bilmeyen birine Doktorun bu halini anlatsalar asla inanmazdı.  Yorulan hemşiresi, arkadaşına kalp masajını devretti. Anestezi teknikeri hastanın başında, elinde ambusu, yavaş yavaş oksijen veriyordu Fadıl Dayının yorulan akciğerine. Yüzü kaldığı hipoksiden dolayı siyaha çalıyordu hastaneye getirdiklerinde birkaç dakika önce. Şimdi rengi açılmış, ilk tanıştığı andaki Foto Fadıl’ın yüzünün rengini almıştı. Yine el değiştirdi kalp masajı. Üçüncü doz adrenalin de hızlıca süzüldü damarlarına.

***

 

“Akan kirdir başımdan aşağı, yaşamdır. Hayat da bu su gibi akıp geçiyor. Son anına tanıklık ettiklerim gibi ben de öleceğim. Belki de kimse benim için ağlamayacak. Oğlum ve kızım da mı? Kızım ağlar. Ağlamak, ne saçma bir şey! Ölüme, korkuya, sevince, üzüntüye her şeye ağlıyor insan. Ama ben çok zor ağlarım ve kimsenin ağlamasını istemem. Bazen ağlamak gerekiyor oysaki, hiç ağlamamak da normal bir şey değil ki. Ağlamak yaşamanın bir göstergesidir. Ağlayabilen yaşıyordur. Ben de yaşıyorum ama ağlayamıyorum çoğu zaman. Bak bugün ağladım. Tamam.  Hey gidi Fadıl Dayı hey!”

 

Doktor elleriyle yüzünü sildi. Akan suyun altındaki ağlama nöbeti geçmişti. Şampuanı aldı sağ eliyle. Sol avucuna bolca döktü. Elleriyle saçlarını ovarak, şampuanı köpürtmeye başladı. Aynı anda yıkanıyorlardı Fadıl Dayıyla. 

***

 

Resüsitasyon odasında ikinci saatin sonunda artık tüm umutlar tükendiğinde, Fadıl Dayının oğluna ölüm haberini vermek için kapıyı açtı. Kapının arkasında mahşeri bir kalabalık vardı. Bütün bağırış çağırışlar kesildi. Ortalık zifiri bir sessizliğe büründü. Fadıl Dayının büyük oğlu Mesut ile Doktor yüz yüze geldiler. Birkaç saniyeliğine bakıştılar.  Birbirlerini anladılar konuşmadan. Hiçbir şey söylemeden Doktor, Mesut’a sarıldı. Mesut’un hıçkırıklarla ağlamaya başlaması ve “Babam öldü!” demesiyle hastane koridorunda bekleyen tüm kalabalık aynı anda bağırmaya başladı. Ağlamalarla birbiri içine geçen çığlıklar… İşte Doktorun mesleğinin musikisi! Dayısı Mesut’u Doktordan zorla ayırıp kendisine sarıldıktan sonra Doktor ağlayan o büyük kalabalığın içinde yalnız kaldı. Tanıdığı, sevdiği bir kalabalığın ağlama seslerini dinledi kızaran gözlerle. Yüzlerine baktı tek tek, Fadıl Dayının bayılan kızına, fenalaşan karısına baktı. Güvenlik görevlisi Bahattin Abinin yere doğrulmuş üzüntülü yüzüne baktı. Bağıranlar içindeyken sessiz kalabilmek, ağlayanlar içindeyken ağlamamak ölümdür biraz da. Doktor her ölüm haberi verdiğinde, kendisi de ölürdü aslında.

 

Müdahale odasına geçti. Monitörün ve oksijen tüpünün sesinden başka ses yoktu. Az önceki mahşer yeri değilmiş gibiydi oda. Hemşireler donmuş gibi Doktora bakıyorlardı. Doktorun vereceği karara. 30 dakika yapılması gereken müdahaleyi iki saate yakın yapmışlardı. Göğüs masajını yapan hemşire işini bırakmış ancak elleri hala Fadıl Dayının göğüs kafesindeydi. Anestezi teknisyeni ise ambu yapmaya devam ediyordu. Doktor Foto Fadıl’a yanaştı, yanaklarına dokundu. Ölümün soğukluğu ile kullandıkları ilaçların mücadelesinin verdiği o değişik sıcaklığı hissetti yanağında. 

 

Gözlerini yavaşça kapattı Doktor.  Ağlama sesleri, monitör cihazının seslerine karışıyordu... Gülümsüyordu adeta Foto Fadıl, “Boş ver hoca, boş ver!” der gibi. Doktor saatine baktı. “Ölüm saati 10:40” dedi.

***

 

Musluğu kapattı. Nisan yağmurları dindi. Su yine eski sessizliğine büründü.

 

                                                                                                               

 

GERİDE KALAN/Erdal Yanbuloğlu

 

Her başlangıcın bir sonu olduğunu biliyorum. Bu kısa hikâye için Hasan Amca’nın günlüklerini okumama, sayfa sayfa not almama izin veren değerli oğlu İsa Abi’ye çok teşekkür ediyorum. Eğer o gün, yani acil servise geldikleri gün, Hasan Amca’nın yanında olan defteri olmasaydı aşağıdaki satırlar yazılamazdı. Ben de bir o kadar soylu, kalabalıklar arasında kaybolan, içi özlem ve sevgiyle dolu Hasan Amca’yı tanımamış olurdum. Bu kısa öz yaşam günlüklerinde Hasan Amca’nın yazdığı notları hiçbir imla düzeltmesi yapmadan olduğu gibi hikâyeye ekledim. Bu şekilde sizin de o günleri dolaysız bir şekilde yaşayıp, o derin duyguları hissedeceğinizi düşündüm.

‘’Üşüdüğümü fark ettiğimde saat sekiz bile olmamıştı. Dışardan yağmurun sepkeni cama fena vuruyordu. Dalgalar yeni bir şeylerin işaret fişeği gibi dur durak bilmeden çağıldıyor, çekiliyor, tekrar yükselip upuzun sahilin her yerini dövüyordu. Evin içi aydınlıkla karanlık arasında şimşeklerin başrolde oynadığı düğün alayı gibiydi. Uykusuz baykuş gibi dışardan gelecek bir sesi bir ışığı bekliyordum. Sürekli tetikte bekleme halini bilirsiniz. Ayaktayken oturur, mutfaktayken banyoya gidersin. Kendini kaybetme duygusu mu bu? Biraz uyumayı denemek iyi fikir, ‘’denemek’’ dedim. Bunu her denediğimde daha ağır bir uykusuzluk hali çekmek... Pencereye uzanan yaprak gölgelerinin duvardaki yankısını seyretmek… Çok rahatsan insanı dinlendiren bir oyun ama için huzursuzluk doluysa tam bir işkence.

Gece hiç durmadan rüzgâr esti, açık pencereden içeriye giren rüzgâr evin her tarafını salladı. Çatıdan gelen gürültü bir an susmadı. Çinko dama çarpan dut dallarının gıcırtısı, rüzgârın sızlaması, pencereye çarpan yapraklar kalbimi avucunun içine alıp alıp taşa çevirdi. İçim daraldı. Yatak odasına gidip demir karyola ile yatağın arasına koyduğum tabancaya koştum hemen. Silah çok sevdiğim bir şey değil, kabzasını tutup aşağı doğru sıyırdım. Pürtüklü metali ne soğuktu, ölüm gibi Serap’ımın son yüzü gibi... Saat ikiyi on geçiyor. Oturma odasına geçip pencereden ormanı seyrettim. Acı biriken bir şey, kendi kendine üreyen. İnsan zihni, yeniden yeniden doğurup duruyor.

Gecelerim genellikle böyle yarı uykusuz geçiyor. Korkuyor muyum? Hayır. Sabah kalktım yan odaya geçtim. Serap’ın dürülü pijamaları yatağın üstünde duruyor. Alıp kokladım. Onun gülen yüzü geldi aklıma, böyle yaptığımı duysa bana çok kızardı. “Ölüm karşısında direncini kaybetme” derdi. Ben böyleyim işte bir rüzgâr esse narin bir şeftali dalı gibi kırılırım. Konuştum onunla, her sabah aynı konuşmalar. Sonra onun sabah uyanıp baktığı yerden denizi seyrettim. Birazdan güneş tam yüzüme vurur. Bakıcı kadın gelip kahvaltımı hazırlar. Balkonda çiçeklerini suladım. Eski dolabımıza güvercinler yuva yapmış, içinde üç yumurta var. Her sabah kalkıp bakıyorum, doğdular mı diye. Yok hala yerinde yumurtalar, güvercin üstünde yatıyor.

Günlük rutin koşturmaca hiç bitmiyor. Takım elbisemi, ütülü pantolonumu, kravatımı giyip fötr şapkamı taktım. Aynada birkaç kez kendime baktım. 92 yaşında birisi için hiç fena görünmüyorum. Sakallar hafif uzamış mı sanki? Banyoya geçip sinek kaydı tıraşımı olayım. Gece olunca içimi büyük bir boşluk kaplıyor. Serap olmadan uyumak mı? Yok, o iş olmuyor. Sıcacık eline bir kerecik olsa dokunabilseydim. Özlemek değil benimki, diğer yarımı kaybetmek. Sonra çok düşündüm. Bir insana bu kadar bağlanmamalı, işte böyle suda tek başına akan yaprağa dönüyorsun.

Serap öldüğünden beri günlük ritüellerim hiç değişmedi. Kalkış, kahvaltı, ajans haberleri, parka gidip kuşları seyretme eve dönüş. Başkalarına kolay bir hayat gibi gelebilir, benim için epeyce zor bir hayat. İlaçlarımı almayı ara ara unutsam da düzenli almaya çalışıyorum. Şeker, tansiyon, kalp, kemik erimesi ne söyleseniz var. Bir tek tutup götürecek ölüm yok. Serap birden gitti. Kalp dediler. Ama daha önce hiç de böyle şikayetleri yoktu. Bir akşam üstü, nefesim daralıyor dedi. Hastanede çok küçük bir an göz göze geldik. İşte o an içim eridi. Gidiyor dedim içimden… Gitti. Onun nefesi hep daralır zaten, ben biraz savruk adamım, elimde para kalmaz mutlak verilecek yer bulurum. Ara ara öfke patlaması geçirirdi, o günde küçük bir tartışmamız olmuştu. Ama sebep bu olamaz değil mi?

Ajans haberlerinde sağlık bakanı Türkiye’de ilk Covid19 vakası görüldü diyor. Oh, dedim içimden belki bir umut. Nasıl bir şeymiş ki bu hastalık? Çin’in Hubai eyaletinde bulunan Wuhan şehrinde ilk defa ortaya çıkmış. Torunların okul haritasını açıp Çin’in Wuhan şehrini aradım. Kuzey Çin denizine yakın, Çin’in büyük bir endüstri ve teknoloji merkeziymiş. Kalabalık bir şehir. Çin denilince aklıma küçük insanların yarattığı dev şehirler geliyor. Wuhan balık pazarından bahsediyorlar. Küçücük bir canlının o kadar uzaktan buralara gelip hayatı felç etmesi bana çok ilginç geliyor. Bakan tedbirlerin alındığı, dikkatli olduklarını söylüyor. Sanmam, doksan yaşım bu ülkede şans eseri yaşadığımın resmi gibidir. Yakında hastalık sokaklarımızda dolaşmaya başlar.

Hava Mart ayına yakışır şekilde serin. Dışarıya şehrin kaybolmuş şarkısını aramaya çıkıyorum. Parka gidip kuşları seyredeceğim, evde de bülbülüm var. İmkân olsa daha fazla kuş alırım. Ama kendime bile zor bakıyorum. Parkın bakıp büyüttüğü kuşları uzaktan da olsa sevmek çok güzel. Çay hemen geldi. Artık kimse çayına şeker atmıyor. Bu yaştan sonra en büyük keyfimden vazgeçecek değilim. Ben iki şekeri üçe çıkardım. Bakıcı kadın iyi çay yapamıyor. Her seferinde suyu iyi kaynat, kettleda ısıtılan suyla iyi dem tutmuyor diyorum. O, ben hiç dememişim gibi her seferinde köpüklü çayı içiriyor.  Sokaklarda salgının hiç izi yok. İnsanlar gündelik hayatlarını yaşamaya devam ediyor. Park yerinde duruyor. Kuşlarım telaşsız. Sabah yemlerini attım. Kuşların canı da çok az. Kısa bir soğukta yok olup gidiyorlar. Göremediklerim var aralarında, göğsünde bir madalya gibi şal taşıyan kızıl gerdanları çok seviyorum. Serçeler onlara göre daha cesaretliler. Güvercinler hele sanki ev ahalisi gibiler. Artık yıllar oldu hepsi bana alıştılar.

Sabah uyanıp aynaya baktım. Nerede ise bir haftadır sakallarımı kesmemiştim. Saçlar da uzamış. Boyum mu kısalmış biraz, yüzüm küçülmüş. Bir fareye benziyorum. Kendimden bu sabah pek hoşlanmadım. Serap görse, biraz çık gez hava al, ferin solmuş, değişik bir şey olmuşsun, derdi. Ajans haberlerine baktım. Salgın artık her yerde bazıları maske takıyor, bazıları maskesiz. Bana ne ki maskeden, hastalık hiç de korkunç gelmiyor. Bakıcı kadın akşam yatak odasında yediğim ekmek kırıntılarını gösterip, “yaşını başını almış adamsın yatak içinde yemek yenir mi?” dedi. Çocuk gibi azarladı, içerlendim biraz. Bakıcıysan bakıcılığını bil kadın, diyeceğim beni bırakıp gider diye korkuyorum. Kış kış birini bulana kadar ne yaparım. Bir yaz olsun, ben ona yapacağımı biliyorum. Uykusuzluk beni artık iyice kötü yapıyor. Serap’ımın yastığına, yorganına sarılıp uyuyorum. Öldüğünden beri yıkatmadım. Çok özlüyorum. Bugün mezarına gideceğim.

Mezarlıkta hiçbir yerde olmayacak kadar ağır bir sessizlik var. Serap’a yaklaştım, orda mısın? Rüzgâr cevap verdi. Yakında yanındayım, dedim. Toprağını okşadım. Ne güzeldi. Serapım.

Otobüs şoförü Memet var. Herkes Covid hastalığına tutulduğunu konuşuyor. Merak da etmiyor değilim. Nasıl acaba? Karantina varmış evlerinde, giriş yasak. Başka yollar bulmalıyım.

Her zamanki gibi bu sabah da altıda dipçik gibi ayaktayım. Geceleri zaten doğru dürüst uyuyamıyorum. Benim uyku işim arap saçına döndü. Neyse ki gündüzleri öğle vakti iki saat kestiriyorum. O uyku her şeye değiyor. Sabah banyoda fark ettim. Kulaklarım daha da büyümüş, hafif kamburum çıkmış, epeyce bir kelim var. Yüzüm kadar burnum var. Allah’ım bana ne olmuş böyle? Hazırlandım. Bakıcı hala gelmedi. Ekmek arası peynir yaptım. Bu sabah da böyle olsun. Allahtan hastaneye tek minibüsle gidilebiliyor. Uzun yolculukları sevmiyorum, yol başımı döndürüyor.

Geldin nihayet. Covid hastalarının bakıldığı yeri gösteren işaretler tüm yol boyunca dizilmiş. Ben yine de emin olmak için sordum. Koridor boyunca epeyce öksüren de var, ateşi olup titreyen de. Maskesiz olduğum için orta yaşlarda kel bir hasta beni uyardı. O tarafa bakmadım bile, sakin sakin kalabalığın içinde bekliyorum. Herkes öksürüyor. Tek bir penceresi var koridorun, ışıksız, kapalı ve uzun. Test odasından çıkanların yerini hemen yenileri dolduruyor. Hastaların yüzü acı içinde, kimse kimseyle ilgilenmiyor. Kuyruk aslında hızlı ilerliyor sadece ben yerimde sabitim. O gün öğleye kadar orada bekledim. Sonra eve döndüm.

Üç mü dört gün mü tam bilmiyorum. Hafiften baş ağrım başladı, biraz halsizim. Covid bu muymuş? Pek bir şeyim yok. Bakıcı geldi, ona pek yaklaşmadım. Kahvaltımı hazırlayıp bırak, “çamaşırlarımı makineye at, sonra gidebilirsin” dedim.

Gece ateşim çıktı, halsizliğim arttı. Serap’ın odasına gittim. Onun yatağında yattım. Sürekli su içtim. İkinci gün yerimden kalkamıyorum. Bakıcı “neyin var?” diye sordu. “Biraz üşütmüşüm” dedim ama her tarafım ağrıyor. Saçımdan tırnak ucuma kadar her tarafım santim santim ağrıyor. Göz kapaklarımı indirip kaldırınca bile ağrı var. Bol su içiyorum. Ateşim var.

Bakıcı geldi. Beni görünce biraz irkildi. Covid hastası olmamdan şüphelendiğini söyledi. Evde maskeyle dolaşıyor. Onu odama almadım. Kahvaltıyı hazırlayıp gitti. Hafif hafif nefesimin daraldığını hissediyorum. Şeker ve tansiyon ilaçlarımı almadım, daha doğrusu alamadım, onları almaya bile takatim yok. İki gündür ilaçlarımı almıyorum.

Bugün kaçıncı gündü? Onu bile hatırlamıyorum. Nefesim epeyce daralıyor. Ağrılarımdan konuşamıyorum. Bakıcı geldi. İyi görünmediğimi söyledi. Doktora gitmeliymişim. Ambulans çağırmak istedi. Ben karşı çıktım. Yarın gelmesini istemediğimi söyledim. Oğluma haber vereceğini söyledi. Ona da karşı çıktım. Sadece kuşlarıma yemlerini koymasını istedim. Parktaki kuşlarımın yanına bir haftadır gidemiyorum. Onları çok özledim. Acaba benim için gidip onlara da yem koyar mı?

Çok şiddetli öksürüğüm var. Mutfağa gidip su alacak gücüm yok. Artık Serap’ımın yatağında yatıyorum. Tüm pencereleri açtım, içeriye deniz rüzgârı doluyor. Mesut’um. Ayaklarımı ellerimle kaldırıp yürümeye çalıştım birkaç defa pek başarılı olamadım. Artık halüsinasyonlar da görüyorum. Ya Serap’ımla konuşuyorum ya da kuşlarıma yem verip seviyorum. Arada kısa uykularım oluyor. Bakıcı yine geldi. Oğluma haber vermiş. Ankara’dan buraya gelmesi bir gün sürer. Oh bir gün kazandım.

Oğlum bakıcı ile içeri girdi. Onunla ilgilenecek halim yok. “Baba hemen hastaneye gidiyoruz” diyor. Sessizce onu izliyorum. Bugün nefes de alamıyorum konuşamıyorum da. Sadece izliyorum. Gücüm yok. Ağrım korkunç, acı çekiyorum ama neşem yerinde, “Serap’ım geliyorum”. Ona itiraz edemem. Hastaneye gidiyoruz.

Acildeki doktor odasına ilk girdiğimde, etrafı uzunca bir süre süzdüğümü hatırlıyorum. Hayatımda ilk defa nöbet tutacaktım. Odada, kenarı kırık, içinde binlerce iğne varmış gibi pürtüklü yeşil çekyata ilk oturduğumda, bu küçük ve izbe yerde daha ne kadar zaman geçireceğimi ben de bilmiyordum. Kısa dinlenme aralarında odanın rengi artık iyice çürümüş yeşile dönen duvarına yüzümü her döndüğümde aldığım ağır sigara kokusu, başımı döndürecek kadar ağırdı. Orada geçirdiğim yıllar boyunca başımı hiç duvara çevirip uyumuş değilim. Çekyatın hemen önünde, bir orta sehpası vardı. İçi sigara izmariti dolu bardakların yanlarında ekmek kırıntıları, peynir, zeytin ve akşamdan kaldığı belli ağzı açılıp yarım yenilmiş plastik reçel kapları vardı. Kalktım. Bir an önce gürültülü kalabalığın içine dalmak istiyordum.

Acil müdahale odasının kapısı yarı açıktı, içeride iki-üç yaşlarında yüzü soluk, hafifçe mora dönmüş bir çocuk yatıyordu. Kapının önünde de feryat figan bir anne kendini yerden yere atıyordu. İşin daha ilginç tarafı diğer hasta yakınları sanki bu anne hiç yokmuş gibi ilgisiz, kendi muayene sıralarının gelmesini bekliyorlardı. İçerde, dört kişi çocuğu soyuyor, üzerine ıslak bezler koyuyorlardı. Saçı başı dağılmış gözleri kan çanağı doktor, cüssesi irice olan hemşireye “Rektal diazem, hemen!” diye bağırdı. Çocuk ellerini ayaklarını karnında toplayıp kasılma nöbetlerine giriyor, bunu gören anne daha da hırçınlaşıp duvarları, kapıları tekmeliyordu. Baba ise “Bu çocuğa bir şey olursa sizi yaşatmam” diye tehditler savuruyordu. Tüm bu bağırtıları, tehditleri ve dağ sırası gibi yığılan hastaları hiç görmeden, umursamadan çalışan doktorları, hemşireleri görünce, bunun nasıl mümkün olabildiğini düşünmüştüm. Benim de her acil nöbetinden çıktığımda, savaşı kaybetmiş ama gururlu bir komutan edasıyla dolaşmam bundandı herhalde.

Acillerde çalışmak sadece yoğun hasta muayenelerinden ibaret değil tabii ki. Orta yaşlarda bir amca, koridorda aralıksız bağırarak konuşuyor. Bileğinde tesbihi, elini de sallayarak: “Benim ödediğim vergilerle burada çalışıyorsunuz. Hepiniz şerefsizsiniz. Sizin devriniz geçti. Bu çocuğa eşek gibi bakacaksınız. Aldığınız paralar size haram olsun” diye bağırıyor. Bir ara da muayenehanenin kapısını yumrukladı. “Bu amca niye böyle bağırıyor?” diye sordum. Amcanın torununun ateşi yüksekmiş ve tüm sıraları atlayıp muayene olmak istiyormuş. “İyi ya” dedim “alsaydınız önden.” “Ama” dediler, “ateşi yüksek bir o yok ki, buraya gelen hemen her çocuğun ateşi yüksektir zaten.”

Zaman ilerledikçe alıştım bu karmaşaya, hatta fark etmiyorsun bile gelip geçene. Hiçbir şey yokmuş gibi işine bakıyorsun...

O gün de acil kalabalık değil, bildiğiniz mahşer yeri gibiydi. Bağıranlar çağıranlar, öncelik isteyenler, şikâyet edenler, tehdit edenler, işte tüm bu gürültünün içinde Hasan Amca’yı fark ettim. Süklüm püklüm oturmuş sırasını bekliyordu. Ama uzaktan bile solgun, hırıltılı nefesi ile kendini belli ediyordu. Bazı suratlarda kendimden çok şey bulurum Hasan Amca’nın küçük, içine çekilmiş suratında kendime dair izleri görüyordum. Bir taraftan ateşli çocuklar, sıkıntılı yaşlılar, diğer taraftan hiçbir şeye aldırmadan kendini hekimlere teslim etmeyi bekleyenler. Acil serviste en sevmediğim hastalar, sürekli öfkeyle sağa sola emirler yağdırıp bağıran hastalardır. Hasan Amca’nın o sakinliği, beni kendine daha da çekti. O gün Nesrin hemşire ile nöbetteydik. Ekipte sağlık memuru Osman da vardı. Bu ekiple her türlü başarırsın hissi oluyor insanda… İki cihan birbirine girse sen aradan galip kumandan gibi çıkarsın. “Nesrin bir bakar mısın” dedim. O gürültünün içinde sesimi tanıyıp bakması saliseler içinde oldu. Acil ekibinin böyle insanüstü tarafları vardır. Bir mimik, bakış, duruş, el hareketinden birbirlerinin ne dediklerini anlarlar.

Muayene odasında bir taraftan hasta muayene ederken, diğer taraftan Nesrin hemşireyi izliyordum. Amcanın yanında uzun boylu, sarışın, gözleri yeşil, büyükçe burunlu daha sonra oğlu olduğunu öğrendiğim biri bekliyordu. Hemşire hanıma alevli alevli bir şeyler söylüyordu. Olayın daha da karmaşık hal aldığını odamdan görebiliyordum. Aradan uzun zaman geçmeden hemşire hanım eliyle beni işaret etti.  Amcayı alıp müdahale odasına mı geçecekler derken aynen düşündüğüm gibi oldu. Masamdan kalktığım gibi yanlarına gittim. Hasan Amca’nın suratı kırılmış dökülmüş bir harman yeri gibiydi. Müdahale masasına kendi uzandı. Sadece mırıltı ile ‘’eyvalllah’’ dediğini duydum. 

Gözünüzde canlandırmak için biraz acil müdahale odasından bahsedeyim. Acil servis iç içe geçmiş odalardan oluşur. Hekim muayene odasının hemen yanında ona küçük bir kapı ile bağlı müdahale odası bulunur. Acil müdahale odasına girdiğinizde, tentürdiyot ile karışık çamaşır suyu kokusunu, yapılıp atılmış ampullerin içeriye saçtığı ağır ilaç kokusunu hemen hissedersiniz. Bu odaların küçük havalandırmaları olur. Benim en son çalıştığım hastanede o da yoktu. Biz sağlık çalışanı köleler ‘’olsun’’ der, yine çalışırız. Müdahale yatağının yanındaki duvar, ayakkabı izleri ile doludur. Hastalar genellikle duvara ayakkabıları ile imzalarını atarlar.

Bugün acil müdahalede masa sırası Hasan Amcada. Ölüme doğru yaklaşan her hayatın kendine has tedirginliği vardır. Hasan Amca’da öyle bir tedirginlik de yok. “Nasılsın” diyorum. Gözleri ile “iyiyim” diyor. Ama bakmaya utanır gibi bir hali var. “Her şey güzel olacak Hasan Amca, bana güven” diyorum. Ama o hiç oralı değil, tavana bakıp ellerini ellerinin arasına alıp, susuyor.

Hiç gece bir ormanın içinden geçtiniz mi? Çok az kişinin deneyimlediği bir şeydir. Orman zifiri karanlığı yaşayabileceğiniz nadir yerlerdendir. Çalılık içinden gelen her çıtırtı, ormanın serin gece rüzgârı ile karışık uğultu ve ayağını bastığın yerde hissettiğin ürküntü. “İşte bu” dersin. Ölüme doğru yürümenin sende yarattığı his… Oksijen maskesini takmaya çalıştım, her defasında çıkardı. Oğlu epeyce kızdı bu duruma. Kanında oksijen düzeyi epeyce düşük. Artık kendi başına soluyamıyor. Makineye bağladık.

Odamdayım, radyodan bir şarkı sızıyor hastaneye koridorlarına; “mapushane duvarında bir çift güvercin bugün efkârlıyım yârime haber verin…”

 

 

 

                              SATIR ARASINI OKUMAK/ Dr. Esen Armağan Özakbaş


Başka yöne çevirdim başımı, bilgisayar ekranından uzağa. Tamam, “Yazmasam olmaz,” dediğim çok şey var ama, bu gözlere de yazık!.. Kimbilir kaç dakikadır bakışıyorduk, “Eskiden...” diye başlayıp bir türlü gerisini getiremediğim cümleyle. Bu takılıp kalma boşuna değildir tabii, bir sorun var demek ki… Söyleyebildiklerimizle, söyleyemediklerimiz arasında sıkışıp kalmış, çekip çıkarılması gereken bir şey var sanki.

En iyisi ara verip dinlenmek, ama önce bir şeyler içmeli deyip, mutfağa geçtim çay demlemeye. Bir yandan da tezgâh üstünü toparlamaya koyuldum. Derken telefonum çaldı. Duygu’nun sesini duyunca havam değişti birden, keyiflendim. Bir alt sokakta oturmasına karşın uzun zamandır sadece telefonla görüştüğüm can dostum Duygu.

Bir türlü istediğim gibi yazamadığımdan söz ediyordum ki, “Yazma zamanı değil, şöyle yüz yüze, can cana konuşma zamanı, artık yeter, hava bu kadar güzelken, dışarıda görüşelim bari,” dedi. İkimize de yürüme uzaklığındaki bir parkı seçtik görüşme için. Ne de olsa Corona pandemisinden çıkamadık henüz, kapalı ortamlardan kaçıyoruz hâlâ.

Ama ne iyi etmişiz buluşmakla! Parkın girişinde, bir yasemin kokusu işledi ki içime, kuş cıvıltısına bezeli … Hanidir öylesine mutlu olmadığımı fark ettim. E tabii, müziksiz olur mu hiç! “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey…”[1] diye mırıldana mırıldana ilerlerken, koca çınarın altındaki bankta Duygu’yu görüverdim, yanında da kızını. Benden önce gelmişler parka. Bebekliğini bildiğim Elif, tıp fakültesi dördüncü sınıfta, yani şimdiden meslektaşım sayılır. Son anda annesiyle çıkıp gelmiş, “Esen teyzeme sürpriz yapayım,” demiş. Sıkı sıkı sarılıp, öpüp koklayasım geldi ama, tuttum kendimi. Öyle ya, Corona zamanı…

Dereden tepeden söyleştik, acısını çıkardık onca zaman ayrı gayrı oluşumuzun, derken tıp eğitimine geldi konu. “Ben avukatım, anlamam bu işlerden,” deyip bir kenara çekildi Duygu, meydan Elif’le bana kaldı tabii.

Gözlerine yansıyan heyecanı, ardından at koşuşturur gibi daldan dala atlayarak, telâşla anlattıkları, hiç yabancı değil bana. Tabii pandemi nedeniyle alt üst olan eğitim programı dışında.

Yasemin kokusunu içimize çeke çeke, evden termosla getirdiğim çaylarımızı yudumlayarak, epeyce bir söyleştik. O sordu ben anlattım, ben sordum o anlattı…

En çok da sağlık ocağında çalıştığım dönemlerden konuştuk. Elif’e tuhaf geliyor tabii, şimdi sağlık ocakları yok, aile hekimlikleri var, sistem farklı. Hiç aklıma gelir miydi o zamanlar, bunca değişim olacağı?..

Anlattım da anlattım Elif’e, özleyerek anlattım. Sağlık ocaklarında hekimlerin, ebelerin, hemşirelerin, sağlık memurlarının, çevre sağlığı teknisyenlerinin, omuz omuza çalıştığı günleri.

Ne çok anı birikmiş, Elif’e hangi birini anlatacağımı bilemiyordum doğrusu. Tabii her şey toz pembe değildi. Çok mu iyiydik? Yapabileceğimizin en iyisini yapmış mıydık? Geriye bakınca, çok daha iyisini yapabilirdik diyor insan. Ama böyle işte yaşam… Deneyim kazanmak da böyle bir şey… Çocuk büyütmek gibi… Hep çabalıyorsunuz, elinizden gelen her şeyi yapıyorsunuz, bir yandan da “Yeterince iyi miyim, bir eksiğim var mı?” sorusu yiyip bitiriyor sizi.

Elif, “Anamnez[2] almada çok iyiyim Esen Teyze. Stajların hepsini bitirdiğimde, fizik muayene işini de halletmiş olurum… Ön tanılarımı, ayırıcı tanılarımı dizerim önüme, sonra gelsin tetkikler… vee kesin tanı ve tedavi, işte bu kadar!” dedi coşkuyla. Tabii onun coşkusunu söndürmek istemezdim emekli bir halk sağlığı uzmanı olarak ama, yine de her sorunun her zaman bir çırpıda çözülemeyeceğini, o kadar kolay olmadığını da anlatmak istedim.

Öğrencilik yıllarımı, mezuniyet sonrası mecburi hizmet günlerimi anımsadım. Bizler de aynı coşkuyu yaşamıştık, çözemeyeceğimiz sorun yok gibi gelmişti bize de. Çünkü onca sınavı başarıyla geçmiştik, elimizde koca bir diploma,  “Vee kesin tanı ve tedavi, işte bu kadar!” diyorduk Elif gibi.

Yıllar geçtikçe, bildiklerinin değil, bilmediklerinin çokluğunu, öğrenme eyleminin hiç bitmediğini fark ediyor insan… Ve her yerde, her zaman, her şeyden, herkesten, öğrenilecek çok şey olduğunu…

İlk görev yaptığım sağlık ocağında, poliklinik odasına halı döşenmişti. Tabii halı dediysem, uzun samur tüylü değil, mümkün olan en ucuzundan, en sadesinden. Bir gün, oraya ilk kez getirildiğini sandığım altı yaşlarında bir çocuk, terliklerini kapı eşiğinde çıkarıvermişti içeri girerken, halıyı kirletmekten çekinmiş. Elif’e de anlattım bunu, şaşırdı, “Ah canım, orayı ev sandı herhalde,” dedi. Bir de, üç dört yaşlarındaki küçük bir kızı çekiştire çekiştire muayene masasına oturtan genç kadının, “ Görümcem olur kendisi,” deyişinden söz ettiğimde yıkılırcasına güldü Elif, “Çok komiiik!” dedi.

Evet, dışarıdan ve uzaktan bakınca, ilkin komik görünüyor bu olaylar. Yaklaştıkça beliriyor, en can alıcı, gizli ayrıntılar… İşte o zaman, sadece “Çok komik” denmiyor, “Trajikomik” deniyor belki ve bazen ne diyeceğini bilemiyor insan…

Hekimlik anılarımı ilgiyle dinleyecek birini bulunca, susturabilene aşk olsun, fena kaptırmışım kendimi. Elif’le dalıp gittiğimiz hararetli konuşma sırasında Duygu’nun kalkıp gittiğini bile fark edememişim. Neyse ki, “Elif’ciğim annene bir baksak mı?” demeye kalmadan, bir ağacın ardından çıkıverdi Duygu. Meğer parkta birkaç tur atmış, ruhumuz bile duymamış bizim.

Sonra, sağlık ekibinin çalışma koşullarından, pandemiyle birlikte teletıp kavramının daha çok konuşulur olmasından, Elif’i gelecekte nelerin beklediğinden söz ettik.

Mecburi hizmetin zorluklarını anlatırken, “Daha sonra İzmir’e döndüğünde rahat etmişsindir” dedi Elif. Tabii, mecburi hizmetimi tamamladıktan sonra, Kadifekale’deki sağlık ocağına atanarak İzmir’e döndüğümü bilmiyordu Elif. Hayırsever bir kişinin bağışladığı, iki katlı eski bir evden bozma sağlık ocağında, kışın güne sobaların yakılmasıyla başlanıyordu. Baca tütmediyse ne âlâ!… Ben bunları anlattıkça, Elif’in gözleri yuvalarından oynuyordu.

Sağlık ocağının girişi, aynı zamanda bekleme salonuydu ve hemen bitişiğinde, çengelli ahşap kapıdan geçilen küçük bir avlu vardı, tuvaletimiz de oradaydı. Her tuvalete girip çıkışımızda, bekleme salonunda kimler var görürdük.

İşte o ocakta, poliklinikte hasta göreceğim ilk gündü. Birlikte çalıştığım doktor arkadaşım, geçici görevle başka bir kuruma gidecekti ertesi gün. Bir tür devir teslim töreninde gibiydim. Tam Esma Hemşire ile birlikte poliklinik odasına yönelirken, tuvaletten dönen doktor arkadaşım gülümseyerek, “Hadi size kolay gelsin, Meryem’imiz de aşağıda yerini almış,” dedi. İlk hastanın işlemleri bittikten sonra, Esma Hemşire tam Meryem’e seslenecekken, “Bir dakika, bu Meryem, o Meryem mi?” dedim. Yüz ifadesinde bıkkınlık, yorgunluk, çaresizlik birbirine karışmış biçimde “Evet o, iki güne bir buradadır,” dedi Esma. Sonra da “Seher Ebe bakıyor onun sokağına,” diye ekledi. Bu bir anlamda konuyu araştırmak isteyene kaynak göstermekti tabii. Çünkü ev ev dolaşarak hizmet sunan ebeler, herkesin işini gücünü, huyunu suyunu, akrabalık ilişkilerini, nasıl yaşadıklarını çok iyi bilirdi ve onlardan alınan ipuçları, her zaman can simidi olurdu hekimlere, özellikle de kurumda yeni olanlara.

O birkaç saniye içinde, yani Meryem kapıdan içeriye girene dek, başkasının ilacını kendi sağlık karnesine zorla yazdırmaya çalışan, tedaviyi reddeden, gözünün üstünde kaşın var deyip sorun çıkaran kavgacı hasta tiplerine karşı geliştirdiğim ciddi duruşumu kalkan gibi yerleştirdim yüzüme. Kendisinden söz ediliş biçimine bakılırsa, Meryem sorun çıkaran biri olmalı diye düşündüm. “Şansa bak, buranın zorlu hastalarından biri, ilk günüme mi rastladı yoksa?” diye geçirdim içimden.

Ben bunları anlatınca Elif atıldı hemen, “ Kavgacı biriyse endokrinle ilgili bir sorunu da olabilir. Yani hormon dengesi alt üst olduysa, saldırganlık, ne bileyim, duygu durum bozuklukları filan olabilir değil mi?”  diye. Onu öyle heyecanlandırmış olmanın verdiği keyifle sürdürdüm anlatmayı.

Meryem, ne Elif’in ne de benim düşündüğüm gibiydi. Sakince açtı kapıyı, gülümseyerek girdi odaya, sanki yavaşlatılmış bir film içindeydik. Yerçekimi azalmıştı da Meryem, ben ve Esma, öylece salınıyorduk havada, konuşmuyorduk. Şaşkındım, çünkü ışıltısıyla beni hipnotize etmeye çalışan bir çift kara göz oturuyordu karşımdaki sandalyede. İçimden, “Yok canım, olamaz, Turgut Zaim’in resimlerinden kopup gelmiş olamaz buraya,” dedim. Başka türlü açıklanamazdı gözlerinin karalığı, yüzünün duruluğu.

Esma’nın saati işaret eden bakışıyla kendime geldim; “Bir an önce işimize başlayalım, işimiz çok” bakışı… Gerçi ben başlamıştım işime, daha Meryem kapıyı açmadan önce, “Hadi size kolay gelsin, Meryem’imiz de aşağıda yerini almış,” dendiğinde.

İki çocuk annesi Meryem’le aynı yaşta olduğumu öğrenmiştim konuşurken. Yakınmalarını sorduğumda, “Geçen hafta demiştir Seher Ebe, yeni doktor gelecek demiştir” dedi önce. Sonra anlattı tabii, sabahları ayak parmaklarından başlayıp boynuna dek uzanan ağrıları, tam çamaşırları asacakken, çamaşır ipine nasıl tutunup kaldığını, alnında şimşek çakmış gibi olduğunu, kocasının gömleğini ütülerken, aniden bir üşüme titreme geldiğini… O anlatırken, Esma Hemşire, “Yine aynı şeyleri anlatıyor” der gibi bir baş hareketiyle eşlik ediyordu Meryem’e.

Fizik muayenesini tamamladığımda, ”Gayet iyi durumdasın, endişelenme,” diye açıklıyorken, sözümü keserek girdi araya, “Devlet hastahanesinde, ultrasyona da koyuyorlar,” dedi. O sırada Esma Hemşire poliklinik defterinin koca sayfalarını haşır huşur karıştırıyordu.

Elif, “İnanmıyoruum, sağlık ocağında bilgisayar yok yanii!..” dedi. Elif böyle deyince elli iki yaşın ağırlığı fena çöktü üstüme. Bir an kötü hissettim kendimi. O olayları yaşadığımda sadece yirmi altı yaşımdaydım, genceciktim, Meryem gibi. Ama bana Meryem benden on beş yaş büyükmüş gibi gelmişti. Kendimi, sekiz ve beş yaşında iki çocuğu olan bir kadının yerinde düşünemiyordum asla.

Meğer önceki haftanın kayıtlarını arıyormuş poliklinik defterinde Esma, “Bak Meryem, geçen hafta Doktor Bey not düşmüş senin hastanede yapılan tetkik sonuçlarını, hepsi normal çıkmış” dedi. Meryem gerildi, huzursuzlandı. Hangi hastaneye gittiğini sorduğumda neşelendi hemen, “Uzakta çok, otobüsle gidiliyor, bahçesi hep insan doludur, çay içme yeri vardır, gazoz da satılıyor,” dedi. Baktım, vitamin verilmiş Meryem’e önceki hafta. Kaygılanmasını gerektirecek bir sorun olmadığını, vitamine devam edebileceğini söyleyerek uğurladım. Sanırım söylediklerime yeterince inanmadığım, içime sinmeyen bir şeyler olduğu yansımıştı yüzüme ve bunu anladığını belli etmişti Meryem. Boynu bükük, kırık ses tonuyla “Hoşça kalın,” diyerek, gözlerime doğrudan bakmayarak, ruhumu bir kenardan hafifçe örseleyen bir atmosfer yaratarak çekip gitmişti. Al sana tuhaf suçluluk duygularından biri daha, durduk yerde yüklendiğin …

Elif cin gibi, poliklinik defterine ne yazıldığını sordu hemen. Ne yazılacak, “Kontrol, fizik muayene normal, önerilerde bulunuldu” gibi bir not. Bu kez ben sordum Elif’e, ”Sence her şey normal mi, Meryem yeterince iyi ve sağlıklı mıydı sence?” diye. “Ben olsam, geriye dönük kayıtları tarardım,” dedi Elif.  

Ben de öyle yapmıştım, hemen o gün, poliklinik hastasının olmadığı bir saatte, Seher Ebe ile konuşmuş, 15 - 49 yaş kadın izlem kartlarını, Meryem’in çocuklarıyla ilgili kayıtları, başka ne var ne yoksa elden geçirmiştim. Tabii kayıtlarda bir sorun yok gibi. Bir yığın hastane sevkinin arasında, parıldayarak öne çıkan “Normal” sözcüğünün geçtiği fizik muayene ve tetkik sonuçları… Sözü ağzımdan aldı Elif, “Bu kadar çok gelip gittiğine göre bir şeyler de normal değilmiş demek ki, psikiyatrist görmüş mü?” diyerek.

Beş yıl önce Mardin’den İzmir’e göçmüş Meryem, kızı, kocası ve kayınvalidesiyle. Yirmi yaşındaymış henüz. Onlardan çok önce Kadifekale’ye gelen üç çocuklu kayınbiraderi ve eltisinin evine sığınmışlar ilkin. Tabii iki göz odaya sığamayınca, gecekondu avlusuna tuğlalardan bir oda çevirivermişler apar topar. Kayınbiraderi midyecilik yaparken, kocası da bir lokantada garson olmuş. İşte, İzmir’e geldikleri yıl saptamış ikinci gebeliğini Seher Ebe.

  Kocası çok kıskanç olduğundan, Meryem’in evden çıkmasına izin vermiyormuş. İkinci bebeğini sağlık ocağına aşı ve muayene için getirdiğinde gülleri açıyormuş tabii Meryem’in, Seher Ebe ile ve hekimlerle görüşmek iyi geliyormuş ona. Tabii bebek büyüdükçe, sağlık ocağına çağrıldığı günler de seyrekleşiyor. Bu kez, hasta olarak gelmeye başlamış ocağa. Klinik olarak nereye oturtulacağı bilinemeyen, bir türlü herhangi bir tanıyla açıklanamayan ve çözülemeyen sayısız yakınma üzerine, iç hastalıkları kliniğinden başlayarak, dermatoloji, jinekoloji, nöroloji, genel cerrahi, sevk edilmediği klinik kalmamış. Sonuç hep aynı. Sonunda psikiyatriye de sevk edilmiş tabii, organik bir sorun saptanamayınca.

Bunu duyunca Elif, “E somatizasyon[3] tanısını yapıştırmıştır bir çırpıda psikiyatrist,” dedi. “Sağlık ocağı kayıtlarında buna ilişkin bir not var mıydı hatırlamıyorum ama, Meryem’in canının çok ama çok sıkıldığını hatırlıyorum” dedim Elif’e. Kocasının kıskançlığından, kayınvalidesinin dırdırından, üç göz odada on kişi yaşamaktan, ancak bir sağlık sorunu olursa evden çıkabiliyor olmaktan bunalmış ve yorulmuştu Meryem. Yani onun asıl sorunu, yaşam koşullarıyla ilgiliydi ve ona verilebilecek ilaçlar mutlu etmiyordu onu.

 Tanıya odaklanan Elif, “Ama sonuçta somatizasyon değil mi Esen teyze?” deyince, “Dur bakalım, anlatacaklarım bitmedi daha,” dedim.

Seher Ebe, Meryem’le ilgili anılarını anlatırken, “Peki eltisiyle arası nasıldır? Birbirlerine destek olmazlar mı?” diye sordum. “Onun kendine hayrı yok ki, Meryem’e akran sayılır ama, sanırsın ki Meryem’in anası, öyle çökmüş kadın,” dedi Seher Ebe. Meğer onun da poliklinik defterine kayıtları ve hastane sevkleri bitmek bilmezmiş eskiden beri.

Neyse, birkaç gün sonra da eltisi geldi Meryem’in. Seher Ebe hiç abartmamış, dediği gibi, yaşının çok üstünde gösteriyor, yıpranmış kadın. Başını sıkıca sarmış bir tülbentle, iki eliyle bastırıyor yanlardan, “Başım ağrıdan çaltayacaktır, canım çıkacaktır sanki,” diyerek ağlıyordu. Hızlı bir değerlendirmenin ardından, hastane acil servisine yönlendirdim.

Ertesi gün Seher Ebe uğradı evlerine, öğrendi durumunu. Ameliyatlık bir durum olmasın diye her türlü inceleme yapılmış, neyse ki bir sorun çıkmamış. Bir süre gözlem odasında tutup çıkarmışlar hastaneden. İçim rahatladı benim de… Tüm öğleden sonrayı Meryem’in eltisinin kayıtlarını incelemekle geçirdim. Seher Ebeye de rahat vermedim sorularımla. Ama değdi bu çabaya, çok şey öğrendim. Meğer Meryem’in eltisi, dört dörtlük somatizasyon bozukluğu kliniğiyle tanı almış, devlet hastanesi psikiyatri polikliniğinde izlenmiş dönem dönem.

Bu arada Meryem’i de sordum Seher Ebeye. “Maşallah iyi görünüyordu, ama eli kulağındadır, yine çıkar gelir yakında. Eltisinde bir şey oldu mu ona da olur aynından. Bulaşıyor sanki mübarek!” dedi.

Gerçekten de sonraki hafta yine geldi Meryem, başı tülbentle sarılı. Baş ağrısından yakındı ben daha sormadan, hemen uzattı kolunu tansiyonu ölçülsün diye. Önceki hafta nedeniyle bana dargın ya da kırgın olmadığını hissetmek, yüreğime su serpti doğrusu. Başındaki tülbentin kenarındaki oyayı sordum, kendisi mi yapmış, çeyizinden miymiş? O da bilirmiş oya işini ama, kullandığı tülbentin oyasını annesi yapmış. “Annen Mardin’de mi?” diye sordum. Soruma sevindi sanki, “Öyledir...” dedi. Eltisini sordum sonra, “Bir korku vardır onun içinde, kendi de bilmez nedir, “ dedi. Anlattı biraz daha… O nasıl bir duygu yüküdür öyle, o nasıl bir gizli ozandır dedim içimden. Kocasının nasıl garson olduğunu da anlattığında, baş ağrısı geçmişti.

Hüzünlendi Elif, “Nereye gideceğini bilemeyen kararsız gölgeler gibi… hekime gelmiş demek ki,” dedi. Onca sessizliğinden sonra Duygu da katıldı bize, “Hekime, hekim olmazsa hâkime gidecekler değil mi?  Temelde hep, hak hukuk sorunu var bu dünyada,” dedi.

Elif meraklı, “Sonra ne oldu Esen Teyze? “dedi. Anlatmayı sürdürdüm ben de.

Meryem’den kendi yaptığı oyaları sağlık ocağına getirmesini rica ettim o gün. “Şimdi mi, hemen mi? Bugün tekrar gelirsem buraya, kaynanam çıngar çıkarır,” dedi. Ona hemen bir haftalık tansiyon izlem çizelgesi hazırladım, altına da kaşemi bastım, “Al bunu, her gün aynı saatte gel, tansiyonuna da bakarız, oyalarına da,” dedim.

Tansiyonunu neden takip etmek istediğime ilişkin hiçbir şey sormadı Meryem, “Her gün gelirim ben, oyaları da, ördüğüm yün çorapları da getiririm,” dedi.

“Nasıl yani, somatizasyon taklidi yapan bir akıllı ha? Anamnezle anlamak zor,” dedi Elif. Zora alışıldığını, bir süre sonra yaşam biçimi halini aldığını söyledim ona. “Ah Elif’ciğim, işte o anamnez dediğimiz şey var ya, sadece sözlü değil o, çoğu zaman satır arasını okumayı da gerektiriyor, o satır arası ki, bazen hastanın bakışlarıyla yazılıyor bazen duruşuyla, sesiyle, sessizliğiyle…” dedim.

 

  



[1] Zülfü Livaneli’nin şarkısı

[2] Anamnez: Hastalıkla ilgili yakınmaların ve öykünün sorgulanarak açığa çıkarılması

[3] Somatizasyon Bozukluğu: Tıbbi olarak açıklanamayan bedensel yakınmaların olduğu psikiyatrik durum

                   

               

            Sanma Bu Sevgimiz Sence Yaygara/Fatma BACALAN

Bölüm 1

Adım Doğancan. Mersin’de yaşıyorum. 20 yaşında okumayan, çalışmayan bir insanım. Sağlık sorunum hayatım boyunca her şeye engel oldu. Kalıtsal kan hastalığı benimkisi ve doğduğum günden beri doğru düzgün bir hayatım olmadı. Ayda en az iki ya da üç kez hastaneye yatışım olurdu. Sürekli ağrı şokları, halsizlik ve ateş bıkkınlık verirdi bana. Damar yolunu açmak çok kolay olmazdı ve bazen alnımdan bile damar yolu açılırdı. Ağrıdan daha çok korktuğum şey buydu. Damar yolum hala sıkıntılı ve bu yaşımda bile en büyük korkulu rüyamdır. Diğer hasta çocuklar birbirleriyle anında kaynaşırlardı, fakat ben onlarla konuşmazdım. Biraz içine kapanık biriydim. Kimseyle ilgilenmezdim bu nedenle. Hastanede bir oyun odası vardı ve annem sürekli oradan kitap alıp bana okurdu.

    Hastanede uyumak da çok zordur. Tek taraflı uyumak zorunda kalırsın çünkü. Bununla da kalmaz, sürekli öten cihaz sesleri nedeniyle de uyanırsın. Küçükken bu cihazların sesi çok korkutucu gelirdi. Eve gidince de bu sesleri duyar gibi olurdum. Sonra çarpıntım başlardı. Sekiz yaşındayken, ağır hastalandığımı ve beni yoğun bakıma aldıklarını anımsıyorum. Annemi almadılar yoğun bakıma. Tek kalmak korkutucuydu.  Bir gün yoğun bakımın perdesi açık kaldı. Annem, perdesi açık camdan beni izliyordu. Hemşirenin biri, annem ile bakışırken aniden perdeyi çekiverdi. “Yapma!” diye bağıramadım ama çok üzülmüş, hemşireye çok kızmıştım.

Babam mobilyacı ve Cizre’de çalışıyor. Biz de 12 sene orada yaşadık. O kadar zordu ki bizim için. Ağrım olduğu zaman o kadar yolu nasıl geldiğimizi anlayamadan Mersin’e hastaneye geliyorduk. Bir gün yine Cizre’de evde fenalaştım ve Cizre Devlet hastanesine kaldırıldım. Ama nafile… Orada yapılanlar yetmiyordu ağrımı dindirmeye. En sonunda ambulans ile Diyarbakır’da bir hastaneye yatırdılar beni. Asıl hikâye burada başlıyor.

Yatırıldığım günün ertesi, odamıza bir kadın geldi. Acaba neden geldi diye soruyoruz annemle kendi kendimize. Tanıştıktan sonra kan merkezinde çalışan bir doktor olduğunu öğrendik. Sohbet ederken bana, “En büyük hayalin nedir?” diye sordu. “Cem Adrian ile görüşmek,” dedim. Ki gerçekten her şeyden çok istiyordum. Bana, “Seni onunla görüştüreceğim,” dedi ve o sözden sonra daha fazla hırslandım. Bir yandan da, “Ben kim Cem Adrian ile görüşmek kim,” imkânsız falan diyorum kendi kendime.  

                                                                                             Doğancan Saldıray

 

            Bölüm 2

Her gün yüzlerce isim gelir bilgisayar ekranıma, onaylanır ve devam ederler dijital yollarına. Kimi çocuğun ismi atasından gelir, kimininki dokuz ay boyunca derin arayışlarla bulunur, kimininki de o kış izledikleri dizinin başrol oyuncusunun dizideki ismidir. Hastalıklar ve isimlerin arkasında gölgelenmiş nice hikâyelerdir bunlar.

Her zamanki rutin işler, hastanedeydim. Arada bir ruhum daralınca ki benim ruhum çoğunlukla dardadır, hematoloji servisine gider, hastaları ziyaret ederdim. Çocuklarla konuşup hikâyelerini dinler, hüzünlü ama huzurlu resimler çizerdik onlarla. Peşi sıra suskunluk olur ve hastanede olduğumuz hatırlanırdı. Hastane odasında bulunduğunu hatırlamak, hasta çocukların gözlerindeki ışığın sönmesine yeterdi. Yüzlerini ekşitir, sonra kafalarını televizyona doğru çevirirlerdi. Bazen servisin ortak kumandası olur, en son kim almış ise o odada kalan kumanda diğer hastaların aynı TV kanalına hapsolmalarına sebep olurdu. Seçilen kanalda çizgi film oynuyorsa kendilerini şanslı hissedebilirlerdi, ama hastalardan ziyade şanslı olan anneleriydi. Çünkü çizgi filme dalan çocuk, ağrısını biraz da olsa unutabilen çocuk demekti, bu da annenin az da olsa rahatlamasına vesile olurdu.

Hastanede yan dal servisi demek; bilinci açık olup acı çeken çocukların servisi demektir. Onkoloji, Nefroloji ve Gastroloji hastalarımız bu serviste kalır, doğal olarak burada çalışan sağlıkçının iş yükü de beraberinde artardı. Çocuklarda Nefrolojinin ne demek olduğunu, yine bir hafta sonu yan dal ziyaretimde öğrendim. Servisin ortasında tekerlekli sandalyede ağrıdan iki büklüm olan Destan’ı görünce nedenini sordum kaygılı bir şekilde. Bir gün önce periton diyalizi için kateter yerleştirilmişti batınına. Akut safhada çok ağrılı olurdu bu işlem. Bizler için, bilgisayarda barkottan ibaret olan o isimler, bir kat yukarıda acılar içinde kıvranıp duran insanlar olurdu. Bu acı içinde kıvranan çocukları gördüğümden midir nedir bilmem ama uzun süredir yetişkinin acısı çocuğa kıyasla, yok hükmündedir bana kalırsa.

İnsanın her gece çocuklarının ateşi, ağrı sızısı olmadan evde, kendi yastığıyla buluşması ne büyük bir şanstı. Kirli tuvalete dokundu dokunmadı, çarşaf temiz mi değil mi, yandaki hasta anlayışlı mı anlayışsız mı, dertleri, üzerine ateş, titreme nöbetleri, pelte gibi olan çocuklar… Önceleri kendi çocuğum sağlıklıysa bulunduğum mutluluk hali, bu çocukların vaziyetlerini gördükten sonra tuhaf bir hal alırdı. Şükür içinde olmam olağandı, lakin bir üst kattaki çocukların acı çektiklerini bilme halim, bana bu dünyada mutluluk kavramının ne kadar bencilce olduğunu öğretti. Bencillik, murdar bir eti görünce tiksinen insanın suratı gibi ekşitiyordu ruhumu.

Yine bir gün kalbimi cendereden çıkarmak adına ayaklarım beni kliniğe götürdü. Hemşirenin verdiği temiz çarşafı yatağa sermeye çalışan bir anne ve ağrılı yüzüyle bekleyen Doğancan ile karşılaştım. Üzerimde önlüğüm yoktu. Selam verip birkaç soru sordum. Doğancan’ın annesi beni meraklı bir hasta yakını zannetmiş olacak ki, biraz da kızgınlıkla sorularımı cevaplamıştı. Bana, “Bizim derdimiz bize yeter sen de nereden çıktın!” der gibi bakıyordu. Doğancan, orak hücreli anemisi olan, 16 yaşında dünya tatlısı bir gençti. Esmer, kendinden emin, ifadesi gayet netti.

Tanışmamızdan sonra her sabah işe gelir gelmez kapıdan Doğancan’a günaydın der, sonra işlerime dönerdim. Gün içinde mutlaka birkaç kez uğrar, muhabbet ederdik. Sinemadan, yabancı dizilerden en çok da müzikten konuşurduk. Hafta sonu nöbetime gelince de bu ziyaretler devam ederdi.

Hastalığından dolayı okulu bırakmak zorunda kaldığını, sürekli hastane ev arası gelip giden bir hayatının olduğunu, biraz da kabullenmiş bir şekilde anlattı. Kabullenmeyip ne yapabilirdi ki. Çok sıkıldığını, bu nedenle gününün çoğunu müzik dinleyerek geçirdiğini de aktarıyordu.

Aslen Mersin’liydi Doğancan. Esma adında bir de kız kardeşi vardı. Esma deyince gözleri parlıyordu. Babası mobilyacıydı ve babasının işi nedeniyle Cizre’ye taşınmışlardı. Cizre ve çevresi, coğrafyasını bildiğim bir bölgeydi. Bildiğim alanda top sektirmek daha kolay oldu. Cizre’nin sıcağını, insanının sıcaklığını, içinden geçen Dicle Nehri’ni, nehrin kenarındaki kocaman parkı konuştuk. Cizrelilerin “Dicle akar Cizre bakar,” cümlesini sık sık tekrarladıklarından başlayıp Kasrik Boğazı’nda balık yiyip yemediğinden dem vurduk.

Kasrik Boğazı, Cudi ile Gabar Dağı arasında kalan, Şırnak ve ilçelerine giden araçların mola verdikleri güzelce bir mekândı. Tayincilerin sık gittikleri bu yeşil ve serin boğaz, o bölgeden ayrıldıktan sonra da insanda orayı tekrar ziyaret etme hissi uyandırırdı. Konu konuyu açardı doğal olarak. Cizre’deki komşularımdan bahsederdim. Komşu dediysem de öyle sıradan insanlar değillerdi benim komşular. Hz. Nuh peygamberin türbesi, diğer tarafta kırmızı medrese, arkada Ahmet El Cezerî ve az ötede Mem û Zin’in türbesi bulunmaktaydı.

Doğancan, Cizre devlet hastanesinden, ağrı şokunda, ambulans ile hastanemize getirilmişti. Son zamanlarda çok fazla ağrı şokuna girdiğini, bazen yapılan güçlü ağrı kesicilerin bile kâfi gelmediğinden sitem ediyordu. Tüm ömrünün ağrıdan ibaret olduğunu bıkkınlıkla anlatıvermişti. İnsan, hele de anne olunca bir çocuğun ağrısını, cildinin tüm coğrafyasında, var olan gözeneklerinin hepsi pütür pütür oluncaya dek hissediyor sanki. Dünyanın en zor mesleğinin annelik olduğunu, insan bu servise uğradıktan sonra çok daha kolay anlar oluyor. Annem ne zaman sitem etse çocuklarına, “Analığın ne tatili var, ne istifası ne de yıllık izni,” derdi.  

Orhan Veli belki aşk şiiri yazmıştır, lakin ben de bu şiirin karşılığı başkadır:

dünyanın en ağır işçisi benim

gün 24 saat

seni düşünüyorum…

Biraz da hastalıktan uzaklaşsın diye konu arardım. Sevdiği uğraşların neler olduğunu sorunca müzik dinlemeyi çok sevdiğini ve bilhassa Cem Adrian’a bayıldığını anlattı. O günlerde ben de “öf öf,” şarkısını dinliyor, Ankara kışının kış olduğu yıllarıma dönüyordum.

“Hayalin nedir?” dedim.

“Cem Adrian ile tanışmak,” dedi.

“Kolay,” dedim aniden, “Cem Adrian Diyarbakır’a konser vermek için sık sık gelir.”

Kolay dedim demesine de sonrasının bu kadar meşakkatli olacağını bilememiştim. Benimkisi de cahil cesareti işte. Ne konser bilirim, ne ünlü tanırım, ne de gittikleri mekânlardan haberdarım. Ama Doğancan için tüm bu bilinmezlik algoritmasını öğrenmeye hazırdım. Sonuçtan değil belki ama inadımdan emindim. Ne de olsa inat da bir murattı.

Doğancan, hastanemizde yaklaşık iki hafta konakladıktan sonra taburcu olup Cizre’ye döndü. Cizre’ye dönüş sonrası telefon trafiğimiz neredeyse her gün devam etti. Bu arada, ara sıra sosyal medya üzerinden Cem Adrian’ı etiketleyip mesaj atmayı öğrendim ve eyleme geçtim. Bu sürecin ayrıca bana da çok katkısı oldu. Etiketlemek nedir, bir ünlüye ulaşmanın yolları nelerdir, ara ara ben neydim, ne oldum demeler, ortaya çıkan inadımın şiddeti…

En çok da buna şaşırıyordum. Demek ki insanın da kendine sır yanları olabiliyormuş. İnadın da hayırlısı deyip kendimi daha fazla kurcalamadan her gün yeni yöntemler deniyordum. Her denediğim yeni yöntemi Doğancan ile paylaşıyordum. Çok sonraları Cem Adrian’ın elektrik direğine asılı konser ilanını gördüm. Kendi kendime, gider tanışırım, bir hastamızın hayalisiniz derim, o da halden anlar, bir alo der ne olacak ki, diye iç sesimle dolanıp durdum. Ara sıra Doğancan ile telefon trafiğimiz, şayet arama gerçekleşirse neler konuşulacağı ve hayaller hayaller...  

Küçük bir araştırma ile bağlantı yollarını bulduk. Yeni bir hedefimiz vardı artık: Doğancan ile Cem Adrian’ın telefonda görüntülü görüşmeleri.

Cem Adrian’ın konser vereceği tarih ve mekân belli olunca mekânın sahibine nasıl ulaşırım arayışları başladı. Tango kursuna giden arkadaşım,  tango hocalarının konserin olacağı mekânın sahibini tanıyor olabileceğini söyleyince, tango hocasının telefonunu aldım ve de her gün onu arar oldum. Beni tanımadığı halde tüm telefonlarımı anında yanıtlar, sorunu çözmek için çok uğraşırdı. Konuşmalarımızın arasına “Fatma doktor, bu çok iyi bir şey,” cümlesini de eklerdi. Tango hocamız, benim izleyeceğim yolları belirledikten sonra, konser gecesi gösterilerinin olacağını, telefonlara bakmasının mümkün olmayacağını da söyledi. Nitekim yapması gereken her şey ile fazlasıyla ilgilenmişti. Üstelik bizleri de tanımıyordu.

Cem Adrian’ın Diyarbakır’da konser vereceği gün gelip çattı. İşyerinden hızlıca eve geldim. Çocukların yemek, ödev, vesaire işlerinin organizasyonlarını jet hızıyla yapıp onlara öğütler verdim. Bu gecenin mühim bir gece olduğunu, bana yardımcı olmaları gerektiğini hatırlattım.

“Kızın olacağıma hastan olsaydım keşke,” dedi Zeynebim.

“Neden” diye sorunca

“Beni de Arka sokaklardaki Hüsnü ve Mesut ile tanıştırsaydın keşke”

“Onlar da kim” dedim.

“Boş ver anne ya” deyip ardımdan kapıyı kapatarak gündemi de kapamış oldu.

Arkadaşlarım Mehtap ve Rumeysa’yı sırayla evlerinden alıp hedefe doğru yüksek adrenalin seviyesiyle uça uça gittik. Konserin olduğu mekâna geldik. Cem Adrian’ın muhteşem sesi karşıladı bizi. Mekân sahibi ile görüşmek istediğimi söyledim. Kapıdaki güvenlik bizi görüştüremeyeceğini söyledi. Aha bu yoktu planladığım yolda. Ara bağlantıları bir gün öncesinden halletmiştim oysaki. Kapıdaki güvenlikçiye, “Benim ünlülerle tanışayım gibi bir derdim yok, hastam için olmasaydı hayatta bu kapılara gelmezdim” deyip durdum. Fakir ama gururlu halimle biçareydim o an. Yine de içeriye iletildi varlığım. Mekânın sahibi benimle görüşmeyi kabul etti. Durumu kızgın bir vaziyette izah edip, çocuğun çok hasta olduğunu vurguladım. O an, beni çok da anlar gibi durmadıklarını hissedip olayı biraz daha ajite etmeye başladım. Doğancan’ın telefon numarasını biraz da zorlayarak verdim. Çantamdaki küçük defterimden bir sayfa koparıp yine çantamda her daim bulunan kurşun kalemimle Doğancan’ın telefon numarasını yazdım. Kolum kanadım kırık yavru bir kuş misali dışarıya doğru yürüyüp arkadaşlarımın yanına geldim ve onlara, “Bu iş yattı gibi, arayacağını da sanmam, pankart mı açsak acaba?” dedim acı acı gülümseyerek. Pankart açamadım tabii ki.

Dilimde, “Yine gönlüm karardı, oysa çok umutluyduk, kaderimde mi vardı, beyhude miydi her şey,”[2] şarkısı döndü durdu. Gece boyunca, kıvrana kıvrana, yerçekimine teslim ettim kendimi.

Güneşli bir Diyarbakır sabahına uyandım. Balkona geçip çiçeklerimle bakıştım ve makineden çıkardığım çamaşırları astım. Oysaki tüm mandalların yayını attıracak kaba bir pikeydim bu sabah. Huzursuz bu ruhu teskin etmek için çay demleyip gökyüzünü seyre daldım. Dinmedi sızım. Öğlene doğru telefonuma bir mesaj geldi. Mesaj Doğancan’dan geliyordu. Ekranda, sağ üstte Cem Adrian’ı görüntülü aradığı belli oluyordu. Hemen Doğancan’ı aradım.

“Heyecandan konuşamadım abla,” dedi.

Çok mutluydu. Çok güzeldi sesi ve çok umutluydu. Demli kaçak çayın üzerine Doğancan’ın coşkulu sesi yetti bana. Sırtımı yaslayıp, diğer sandalyeye ayaklarımı uzattım. Sıcak çayımdan yudumlayıp maviliklere göz kırptım. Bana da sorsalar keşke, “Hayalin ne?”  diye. Ardından, “Kiminle bir araya gelmek istersin?” deseler sonra, “Cengiz Güleç,” desem, “Ahmet İnam ve bir de M. Ali Kılıçbay.” 

Bugün, Doğancan yirmi  yaşında. Her hafta konuşuyoruz. Elim, yüreğimdedir her telefon görüşmemizde Aradığımda, sesinden hastanede mi evde mi olup olmadığını anlıyorum. Bazen müzik videoları atıyoruz birbirimize ama en güzeli de telefonu kapatırken “Abla dikkat et kendine,” demesi 

Bulut geçti

Gözyaşları kaldı çimende

Gül rengi şarap

İçilmez mi böyle günde

Seher yeli eser yırtar eteğini gülün

Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün

Bu yıldızlı gökler

Ne zaman başladı dönmeye

Kimse bilmez[3]

Kimse bilmez acılarını Doğancan’ın. Bugünlerde, bu şarkıyı dinleyip notalarda buluşuyoruz. Ben biliyorum…

 

 

 

 

 



[1] Cem Adrian: “Sen gel diyorsun”

 

[2] Barış Diri: “Dine gönlüm karardı.”

[3] Cem Adrian: “Mehmet Güreli-Kimse bilmez”

 


YAĞMURDAN ÖNCE – YAĞMUR – AĞAÇLAR DA… – PALET/Fikret Sürekçi

 

Yağmurdan önce

1.01.2020:

Sevgili günlük… her aklıma geldiğinde ertelediğim günlük tutma işini nihayet 2020’ye girerken hayata geçiriyorum. Mektuplarımızın açılıp okunduğu yatılı okul yıllarını hatırlıyorum. Günlüğün de izinsiz okunması, hele bir de idare ile –okulun müdür, belletmen dahil yönetici kadrosuna idare diyorduk-  ilgili düşüncelerimizi yazıyorsak. Korku nesnesini kaybettikten sonra da sürermiş. Kaybedilen bir bacağın kendini duyurması gibi... Neyse geçti. Geçti mi ne.

Artık yazmak, aslında yazmak değil de kağıda yazmak demode. Ama bu biçim desek. Bilgisayardan da günlük tutulabilir. Tabi ilkindeki doğallığı bulmak zor. Kağıda yazılan karalanabilir ama değiştirilemez, bilgisayar ekranı ise bitmez bir yaz boz tahtası.

Neyse yine de kendime söz vermiş olayım.

Bugün ilk gün. Havalar kış olduğunu duyurmayacak şekilde gidiyor. Haberler de aynı tempoda. Şaşırtıcı ilginç bir haber daha doğrusu klasik haber sunuşlarını sevmediğim için kulak vermediğim haberlerde Çin’de maskeli insanları, büyük hastaneleri gösteriyordu. Daha önceki salgınlara benzeyen şiddetli solunum yetmezliği ile giden bir durummuş. Çin yeni yılı sebebiyle salgının başladığı yer dünyanın dört bir yanından gelenlerle kalabalıkmış. Bu da dünyaya dağılacak salgın anlamına geliyor.

 

12.01.2020:

Maskeli insan topluluğunu Japonya’da kuş gribi salgını sırasında görmüştüm. Termal kameralarla ateş ölçümü yapılıyordu. Doğrusu bu önlemlerin bu titizlikle uygulanmadığı bir yerden Japonya gibi bunları merasimleştirilen bir yere gelmek farklı bir aleme gitmişlik duygusu yaratıyordu.

Türkiye’de henüz sars-cov-2 yok. Resmi ismi bu. Çin virüsü gibi adlandırmalar damgalayıcı bir ton taşıdığından bu şekilde isimlendiriliyor. Herhalde yakında en çok kullanılan kelimelerden biri olacak bu. Dünya Sağlık Örgütü başkanı sıkça televizyona konuk oluyor. Birçok ülke Çin ile uçak seferlerini iptal ediyor. İstanbul’dan yayınlanan görüntüler havaalanındaki kozmopolit kalabalığı gösteriyor. Demek uçak seferleri iptal edilince İstanbul önemli bir durak haline geldi.

 

21.01.2020:

Çin’den gelen görüntüler ürkütücü. Ağır çekimle eski dönemin dialarına benzeyen haber filminde devasa hastaneler gösteriliyor. Yeni inşa edilmişler. Hastalarla solunumsal temasın engellenmesi gerekiyor. Hastaların tecrit edildiği özel koruma giysileriyle girilen odaları çağrıştırıyor. Yolda yürürken yığılan, kimsenin dönüp bakmadığı insanlar. Ölüp kalıveriyorlar. Korkunç.

Hastanelerde doktorlara temas etmenin cezalandırıldığından söz ediliyor. Hapishane hayatı gibi.

İnsan bunları düşünmek, gerçekliğine inanmak istemiyor. Kötü bir filmdeymişçesine karşılamak istiyor. 2020’yle ilgili espriler dolaşmaya başladı. Daha doğrusu Çin’in içinde düştüğü durumu tiye alan söz oyunları. Sanki insanlık Çin’de olanları kayıtsızca izlemeye devam ediyor. Tabi kapitalizm, kapitalist sitem içindeki rekabetin izleri var bunda. Sarı ırkı tanımamanın ve yabancı görmenin de kültürel arka planıyla. ABD’nin en büyük tonlayıcısı olan bu ülkenin ekonomisinin kötü gitmesi gizliden gizliye bir fırsat gibi karşılanıyor. Bu kervana Türkiye de katıldı. Avrupa ve ABD’deki tedarik zincirini bir karşılayabiliriz. Bu da ihracatı arttırmak için büyük fırsat.

Çin’in sıkıyönetim uyguladığı söyleniyor.

 

3.03.2020

Çin’de Wuhan’da başlayan salgın diğer bölgelere de yayıldı. Dünya nüfusunun neredeyse beşte birini oluşturan ülkedeki salgın dünyasal bir salgın sayılır. Peki bu Çin’le sınırlı kalabilir mi. Moda deyimiyle küreselleşme.

Küreselleşme salgının yayılmasını bir parça izah ediyor. Aslında bu yeni bir durum değil. Kolera salgınından beri bilinen, yüzyıllar süren, arada patlak verdiği ülkelerde yakından duyulan salgın.

Yazılarda veba karşılaştırması sıkça yapılıyor. Birçokları gibi Albert Camus’nün Veba’sını okuyorum. Hayret verici şekilde salgın sanki bugünün ayrıntılarıyla anlatılıyor.

 

7.03.2020

Hastanede henüz bir hareket yok. Geriye doğru dönüp tanı koyamadığımız hastalar oldu da salgını farketmedik mi acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Salgının Çin’de canlı hayvanların satıldığı –ama normalde, eti yenmeyen hayvanlar- pazarda başladığı, hayvandan insana geçiş yapan virüsten kaynaklandığı anlatılıyor. Bu arada enfeksiyonun ismi Covid-19 olarak değiştirildi. Ana kaynak bu tür virüslerle hasta olmayan yarasalarmış. Ara konakçının telaffuzu bile zor olan diğer hayvanlar (pangolin?) olduğu anlatılıyor. Enfeksiyonun, daha doğrusu hayvanlardan insana taşınan virüsün, giderek hayvanların yaşam alanına yayılan insan uygarlığının sonucu olduğu, bu tür salgınların arkasının gelebileceği söyleniyor. Bu konuları dile getirmiş, araştırma yapılmasını önermiş olan bir virologdan söz ediliyor.


Türkiye’de yaşayan bir Çinli, sanki enfeksiyon milli bir özellikmiş gibi nasıl tecrit edildiğini, çocuğunu okula gönderemediğini anlatıyor. Bu arada uçak seferleri hız kesmeden biraz da övünç vesilesi yapılarak sürüyor. Transit geçen yolcular için uçuş dahil herhangi bir önlem yok. İtalya’da, ABD’de, İran’da covid olgularından bahsediliyor.

 

Herkes merak içinde sanki. Kötü anlamda Godot’yu bekliyoruz. Biz de maskeli günler görür müyüz. Yoksa bu grip gibi –influenza- gibi mevsimsel bir enfeksiyon mu? Bugün konuyla ilgili uzman bir ağızdan virüsle ilgili bilgileri, dünyasallaşmaya başlayan salgın sürecini ve olası senaryoları dinledik. Kötü denecek senaryoya göre artık her yıl influenza gibi görülen bir enfeksiyon bizi bekliyor. Çok hızlı yayılabildiği için, kuzey yarımküre ile güney yarımküre arasındaki mevsim değişimi sebebiyle büyük ihtimalle yıl boyu hastalık görülecek.

Nasıl açıklanabilir bilemiyorum. Çevremizdeki ülkelerde covid var bizim ülkemizde yok. Hem de uçuş serbestisine karşın. Dünya Sağlık Örgütü bu konuda kesin bir açıklama yapmadıysa da ülkelerin çoğu en azından Çin’den, Asya’dan girişleri önlemeye çalışıyor. İtalya’nın ismi sıkça geçiyor. Türkiye’de yerleşik yaşayan Çinli sayısının az olması bunda etkili olabilir mi. Bu millete bir şey yapmaz, virüs Türk’e bulaşmaz yollu açıklamaları maalesef ciddi insanlardan duyuyoruz.

 

Televizyonlarda virüsle ilgili bilgilerin ve yorumların paylaşıldığı programlar artıyor. Dahası dersini iyi çalışmış televizyon programcıları uzmanlara yönelttikleri sorular yanında uzmanca yorumlar yapıyor.

 

12.03.2020

Kötü haber. Dün için Türkiye’de ilk olgu bildirimi yapıldı. Nereden geldiği, enfeksiyonu nereden getirdiği merak konusu. Avrupa biliniyor. Ama güney sınırımızdaki İran, Irak, daha ötede, Hac ve Umre mekanı Suudi Arabistan’da da olgu bildirimleri vardı. Sınır geçişleri ve ticareti, Suriye göçünü düşününce risk büyük.

Diğer ülkelerdeki seyrine bakınca olgu sayılarının katlanarak artması da ölümlerin birkaç hafta sonra olguları takip etmesi de beklenir gelişmeler. Kabus gerçek mi oluyor?

 

Maske önlemi çok yaygın olmasa da hastanelerde sıkı bir şekilde uygulanmaya başladı. Girişte termal kameralar ve şeritlerle ayrılmış yönlendirmeler var. Solunum yolu dışında yüzey teması ama özellikle yüz bölgesi önemliymiş. Göz burun ağız yani. Bir de mesafe. Sosyal mesafe deniyor. Yadırgayanlar var. Bana kalabalığı, sosyal amaçlı toplanmayı hatırlattığı için anlaşılır geliyor.

Kalabalıklaşmamaya dikkat edilmesi gerekiyormuş. Yemekhane düzenlemesi yapılıyor. Yemeği alıp gitme yalnız öğretim üyelerinin yemek yediği mekanda uygulanıyor. Çay içilen, ayaküstü yemek yenen yerlerde önlem yok.

 

Dünya sağlık örgütü kimilerine göre gecikmiş de olsa dünya çapında salgın ilan etti. Bu gecikmede geçmiş salgındaki –kuş gribi- yapılan uyarıların gerçekleşmemesinin getirdiği güvenirlik kaybıyla ilgisi olduğu söyleniyor. Hastanede şüpheli olgulara tanı testi yapılması uygulaması başladı. Bunu mümkün olduğunca Acil servisten uzak tutmaya çalışıyorlar. Bu tür birimlerde, adı üstünde hastanede kalabalığı nasıl önleyecekler. Enfekte olmasa da sıra beklerken kapalı ortamda, kalabalık içinde hastalığa yakalanmak işten bile değil.

 

25.03.2020

Yoğun bakıma yatan olgulardan söz ediliyor. Solunum zorluğu, oksijen düşmesi. Çok kısa sürede pek de uyarmadan gelen, sağlıklı görünen insanları da etkileyen bu tablo sanki daha önce tipik olarak görülen solunum yetmezliği tablosundan farklı. Nefes darlığı, ateş, öksürük. Tanı için burun boğaz sürüntüsünde pcr testi şart. Pozitif olacak. Başından beri anlamakta zorlandığım enfeksiyonun başladığı yere yolculuk yapmış olma veya buradan gelenlerle temas şartı da var. Evet ama kimin nereye gidip geldiği, kimle temas ettiği nereden bilinecek. İlk kurşun kim attı kadar zor ve belli bir noktadan sonra anlamsız bir soru bence.

 

2.04.2020

Artık günlük daha doğrusu akşamlık bazen gecelik toplantılarımız var. Sağlık bakanı değişmeyen tonla olayın ciddiyetine vahametine yakışan bir duruşla o gün tanı konan hastaları ve ölüm sayısını bildiriyor. Farklı ama nedense hangi il, hangi yaş grubu, hangi cinsiyet ayrıntılarını içermeyen bu sayılar turkuaz bir panoda sergileniyor. Bu renge takılanlar var. Yeşilin bir tonu diyerekten. Haklı olabilirler ama bana daha çok ameliyathane ve gece nöbetlerinde giyilen takımların rengini hatırlattı. Yeşilden kasıt ise yaşamın her alanına vurulmaya çalışılan dini damga.

 

24.04.2020

Sayılar, dünya üzerindeki diğer örneklerle karşılaştırılınca bir de enfeksiyon dinamiğini düşününce tuhaf görünmeye başlıyor.  Hatta bazıları günlük ölüm sayısı toplam olgu sayısı oranında altın bir sayı da buldu: yüzde 2.1. Ben de denedim. Başta söylediğim gibi tuhaflık ölüm artışının olgudaki seyri çok yakından izlemesi. Bu arada kliniklerde covid testi pozitif hafif olgular yanında yakınması ve olası temas öyküsü olan covid testi pozitif ağır olgular bir arada görülüyor. Covid polikliniklerinin önünde kıvrılan, endişeli bekleyiş içindeki hasta ve yakını kuyrukları da cabası.

 

27.04.2020

Ölüm acı soluğunu hissettiriyor. Daha bilinen isimler olmalarından mı yoksa temas riskleri daha fazla olduğundan mı bilinmez ünlü isimler, oyuncu, müzisyen, politikacı hastalar duyuluyor. Ve sağlık çalışanları. İlk olguyu muayene eden ve tanımlayan Çinli göz uzmanı da öldü. Ölüm her şeyin hiçleştiği yerde anlam kırıntılarını püskürtüyor. Yaşamı yaşamın sürekliliğini korumak için bu parçalara tutunmaya çalışıyoruz belki. Endişe artıyor. Sağlık çalışanları, nöbetleri, tecrit edilmişlik, sıkı kurallarla giyilen takılan maskele koruyucularla çalışmaya çalışıyor.

 

5.05.2020

Dolmuşlar çok hızlı adapte oldu. Ya da benim rastgeldiklerim öyle. Şoförü koruyan bir muşamba perde. Dezenfektan veya kolonya. Yolcuların da uyum sağladığı bu disiplinle nerdeyse ambulansa benziyorlar. Paranı vermesen maskesiz binmen kadar kızmayacaklar. Yalnız bugün enteresan bir şey oldu. Elinde pazar çantası ile süklüm püklüm binen yolcu utana sıkıla parasının olmadığını söyledi bir de maskesi yokmuş, maske istedi. Şoför ona maske verdi. Para ödemesi veya inmesi için diretmedi. İş aramaya gidiyormuş. İş bulacak parası olacak ki dolmuşa ödesin. Kaç aydır iş yapamayan, işinden, kazancından olan o kadar çok insan var ki.

 

7.05.2020

Yaşlı, uzun yoldan gelmiş insanların, şaşkınlık içinde oradan oraya götürülmesi. Sanki toplama kampına götürülüyorlar. Niyet iyi, önlem sağlık için gerekli olabilir ama ne bileyim deney hayvanları ile çalışma için bile çok anlaşılır kurallar ve en önemlisi hayvanla tanışma, onu tedirgin etmememe varken insanın hemcinsine yaptığı. Bu tür girişimler ürettiği tepkilerin birikerek sağlık çalışanlarına kusulmasına zemin hazırlıyor. Yaşlı dedeler, nineler Umre dönüşü otobüslere konup farklı illere yurtlara götürülüyor. Temas riski olduğundan yeterince yardım alamadıkları gibi ve fiziksel olanakların kıtlığından dolayı toplu ortamlarda barınıyorlar. Gazete haberiydi en çok şikayet ettikleri yemeklermiş.

 

3.06.2020

Lise arkadaşımla konuştum. Onun da benzer bir yakınması vardı. Oğlu Kanada’da okuyormuş. Salgın sonrası eğitim sekteye uğramış. Türkiye’ye getirmişler. Karantinada beklemesi gerekmiş. Arkadaşımın kızdığı aynı uçakla gelip de karantina yüzü görmeden evine rahatça ulaşanlardı. Uçak yolculuğu başlı başına bir risk oysa. Bugüne kadar herhangi bir kısıtlama getirilmeden uçak yolculukları yapıldı halbuki.

 

9.06.2020

Doors. Jim Morrison kısaca. Ya da Aldous Huxley’in kült kitabı Algı Kapıları. Büyümemiş bir ergeni andıran, sesi bir parça ürperti veren Morrison’u sıkça dinliyorum bu sıralar. Kaotik duruma iyi uyduğundan mı ne? Vaktiyle onun kertenkele tutkusunu, kendini kertenkele kral gibi gördüğünü okumuştum- bir dergiydi ama hangisi. Çünkü kertenkelelerin efendisi olmazmış. Arkalarında bir boşluk bırakmazlarmış. Sadece yenilenen derileri. Her şey çok düzenli değil ama öyle olmaya çalışıyor. Kısıtlamaların özgürlüklere müdahale olduğunu, devlet otoritesine yarayışlı olduğunu söyleyen yorumlar da var. Ben temelde bu tehlikeyi farketsem de önce yaşamı koruyalım derdim. Denenen çok ama henüz covid’e etkili bir ilaç yok. Aşı için en az iki yıl deniyor. Dolayısıyla klasik korunma önlemleri merkezi bir yerde. Bu insanda güdülme duygusu da uyandırıyor, hele batılı insanda. Çin’de enfeksiyon hızı azaldı. Ölümler de. İyi kötü disiplinle, katı kurallarla kazanılan bu başarı salgın sürerken toplanan, yiyip içen, gezen, hatta geçen de İtalya’da bir hekimin veryansın ettiği şekilde daha önce yürüyüş bile yapmazken koşuya çıkanların olduğu hürriyetler ülkesinde, ülkelerinde aynı şekilde kazanılabilir miydi? Aşı veya tedavi bulunan dek bu sorunun yanıtı yok. Alan Badiou’nun ilginç bir yazısını okudum. Daha doğrusu bu kadim muhalif felsefecinin salgının gerçekleri konusunda devlete çok iş düşüyor, bunlar gerekli ve doğrusunu yapıyorlar yorumunda yukarıda söylediğime benzer yaklaşımı benimsemesi beni şaşırttı. Evet önce yaşamı koruyalım. Sonra tartışabiliriz.

Morrison bir itirazın odağında duruyor. Militaristleşen bir dile olan itirazın derdim kısaca, Foucault’nun şiir yazan, şarkı söyleyen (hayır bağıran) bir türevi. Sürecin doğası belki ama beni doğallaşan savaş söylemi ürkütüyor. Düşmanlar, mikroplar, yok edilmeleri gerek, eradike edilmeleri gerek, mücadele ediyoruz, savaşıyoruz… tedavi ediliyoruz değil. Terbiyenin tımardan geldiğini düşünecek okursak, uyulması gereken kuralların hayati olduğunu da hatırlayacak olursak bu doğallaştırmaya hak verilebilir elbet. Ama bu gerekçelendirme toplumu gütmek için iktidara da yardımcı olabilecek, iktidarı akılcılaştırabilecek, dahası şiddeti kabul edilebilir kılacak bir yüze de sahip. Said’in bir kitabında okumuştum, ders verdiği bir öğrenci grubunun düşmana dalıyoruz gibi bir cümleyi kullanmasındaki rahatlık onu rahatsız etmişti. Tabi genel önlemlerin, koruyucu mantığın ardında ne kadar korundukları hiç de hesabedilmeden omuz mesafesinde bir arada çalışan, çalıştırılan, çalışma zorunda kalan yığınlar var. Topluca yolculuk ediyorlar. Gelirleri düzeyinde kendilerini ve ailelerini koruyabiliyorlar. Daha acımasızı hastalansalar işten olmasa bile bir süre gelirlerinden olacaklar. Tazminat mı, iş kazası mı…. Daha iyi korunduğu düşünülen, en azından daha yakından incelenebilen sağlık çalışanlarının salgın sırasındaki şüpheli enfeksiyon durumlarını izleyen birimin bir raporunu gördüm. Evet sıkı durun: çoğunlukla iş dışı zamanlarda, diyelim yemek yerken, çay içerken ve evde enfekte oluyorlarmış. Tabi bu evin, ailenin nasıl bir aile olduğunu, ne koşullarda yaşadığını, çalışma gücünün nasıl idame edildiğini sorgulayan yok. Dinlenme için uygun koşul sağlanmayan çalışanların neyi nasıl yiyip içeceklerini düşünen de.

 

Yağmur

Yağmuru unutmak mı istemişim, tarih kayıtları yok.

Annem uzakta. Tek başına. Yanımıza gelse bizler ona enfeksiyon taşırız endişesi. Zor. Her şekilde. Sanki arasam bir büyüyü bozacağım. İyidir ve ben arasam kötü haber almaktan korkuyorum. Arada farklı yakınmaları için önerilerde bulunuyorum. Çok sıkı şekilde korunuyor. Daha doğrusu hapis hayatı yaşıyor. Bir seferinde apartmanlarında karantina uygulandığını söyledi. Endişelendim. Ne yalan söyleyeyim o komşu kimse onla herhangi bir karşılaşması, teması olmasın diye.

Ben sayamadım. Eşim daha iyi takip ediyor. Dokuz. Evet, apartman dokuz kez karantinaya alındı. Her seferinde üzülüp endişelenmemize karşın sinirden gülüyorduk. Apartman çalışan insanların, geniş aile düzeninde yaşadıkları bir yer. Yaşam tatil edilebilir miydi? Çalışmak eğitim topluca bir yerlerde bulunmak dahil dondurulamaz, kısıtlanamaz mıydı? Yine aynı soruya geliyoruz. Evde kal, izolasyon, teması kısıtlama hepsi iyi de izolasyonda kalan insanın ihtiyaçlarını, o kişi izolasyondayken ona muhtaç olanların bakımını kim karşılayacak? Maske dahil tüm koruyucu önlemlerin maliyeti var. Öyle web sayfalarından kodla dağıtılan allı güllü torbalara sığdırılan bir iki maskeyle (bir de kolonya var) halledilecek bir sorun mu? Neyse annem iyi. Alışverişini bile anladığım kadarıyla kapıya bırakılanlarla yaptırıyor. Arada çıksa kısa da olsa dolaşsa. Çekiniyor. Attila İlhan’ın ihtiyarların baladı gibi, yaşlı insanlar, annelerimiz, babalarımız, büyükler kendi kaderlerine bırakıldı. Halen söyleyecekleri sözleri var. Bu onların yaşamı. Nasıl yaşayacaklarını nasıl korunacaklarını da bilmek kendi istekleriyle düzenlemek istiyorlar. Bizler de elimiz kolumuz bağlı seyrediyoruz sanki. Tüm bunlar gençlik, yaşlılık, yaş, heves, tutku, enerji konusundaki ezberlerimizi bozuyor. Annem kendisini sıkışmış, kötü, endişelenecek durumda duyumsamayı sevmiyor. Bizim onu merak etmemiz gibi o da bizi merak ediyor.

Kelimeler nasıl ağzımızda ve kulaklarımızda tuz buz oluyor. Yazının gücünü simgesellikle arttırmak için bazen büyük harfle, kiminin koyu puntolarla, kiminin altını çizerek yazdıkları olur. İşte böyleydi. Annem bu sefer covid’den ölen genç bir kadını anlattı. Arkadaşının gelini, ikizlerin annesi. Çocuklar öksüz kaldı. Onlara şimdi babaanne bakıyor. Koca bir dram bu kadar. Telgraf çekmek gibi. Bitti. Stop. Daha doğrusu kalanlar için hayat yeni başlıyor.

 

İnsan olmanın daha doğrusu toplum içinde insan olmanın en önemli kurallarından biri geleneklerine göre ölüyü merasimle uğurlama. Kimi toplumlar çıkarıp dağın tepesine bırakıyor, kimi yakıyor, kimi gömüyor. Enfeksiyon önlemleri uyarınca ölülerin gömülmesi temas kontrolleriyle, törensiz yapılıyor. Dahası insanlar uzakta ise kayıplarının başına gidemiyor. Bir arkadaşımız amcasını covidden kaybetti. En çok naaşını, son kez olsun onu görememenin çaresizliği ve acısı içindeydi.

 

Ben de bir akrabamı kaybettim. Kanser tanılı idi. Tedaviye yanıt vermiyordu. İpincecik kalmıştı. Covidden olmadığı düşünülüyordu. Ancak enfeksiyon önlemleri kapsamında tören yapılmasına izin verilmedi. Bence doğrusu buydu. Büyük kardeşlerine bu durumu anlatmaya açıklamaya çalıştım. Üzüntülü de olsa anlayışla karşıladılar. Ne yapılabilirdi ki. Sonradan çevredeki dedikodu güruhunun,  “Bu çocuğun (evet ölen en küçük kardeş olduğu için çocuk oluyormuş) kardeşleri, kimi, kimsesi yok muydu? Böyle sahipsiz gömüldü. Gerekli ibadet yapılmadı” demişler. Ağabeyler müteessir olmuşlar. Dilimin döndüğünce bu sözlerin yanlış, insafsız olduğunu anlatmaya çalıştım. İnsanlar neden enerjilerini yıkıcı şekilde kullanırlar. Hem dayanışma,  fiziken yanında olmasan da duyguların, düşüncelerinle yanında olduğunu duyurmak değil mi?

 

Hep genç haliyle hatırladığım bir akrabamın öldüğünü öğrendim. Yaşı ve kronik hastalıkları sebebiyle risk altındaydı. Başsağlığı için eşini aradım. Sesi o kadar bitkin o kadar üzüntülüydü ki. Ne diyeceğimi bilemedim. Geçmişten ortak anılardan konuştuk. Bizleri sordu. O güzel yakınlıkları, o yakınlıkların güzelleştirdiği günleri andı. Trajik olan şuydu: Oğlunu sordum. O da hastanede yatıyordu. Haberi bile yoktu. Babasına enfeksiyonu o bulaştırmıştı.

Yine başa dönüyoruz. Savaş söylemi, enfeksiyon ile suçu, kötülüğü bir tutma. Söylemesek de böyle anlamaya eğilimliydik. Ben trajedi dediğim (dram mı demeliydim) durumun çıkmazlığını, oğulun çilesini anlayabildiğimi sanıyordum. Üzerinde nasıl konuşulabilir, nasıl çözümleme yapılabilirdi? Aile arası önlemlerin, korunmanın mümkün olmadığı yerdi. Kontrolsüz gelişen salgın, yayılmayı kolaylaştıran adacıklarla bu tür dramları hazırlıyordu. Sağlık çalışanları ve ailede bulaşı derken anlatmaya çalıştığım buydu. Bütünü anlamadan parça anlaşılamıyordu. Anlaşılamıyor, anlatılamıyor ve onulmuyor.

 

Şimdi bambaşka bir insandan söz etmek istiyorum. Onlar farklı bir kuşaktır. Batıda savaş sonrası çocuklara sayıca çok olmaları, biraz protest takılmaları sebebiyle “boomer” benzeri adlandırmalar yapılmıştır. Savaşa girmeden yokluğu, kıtlığı, karaborsayı yaşamış olan ülkemiz için bu kuşağa ağabeylik yapacak kuşak mucizeler sonucu ayakta kalmış, tutunmak için çok çalışmış, her şeyi kıt kanaat idare etmeyi öğrenmiştir. İlginç olarak tüm bu zorluklardan seçilip gelen bu kuşağın uzun yaşayabilmiş -70’lerini görebilmiş- bireylerinde yaşama tutkulu bir bağlılık vardır. Ben dedemden biliyorum, genç görünmek hoşuna gider, yaşamayı severdi. Bu kuşağın oğullarında kızlarında daha çok sinizm, onların evlatları olan benim kuşağımda ise yorgunluk, bıkkınlık, umutsuzluk diyebileceğim uçlara varan bu tutumların (tabi ki benim gözlemim veya bu gözlemleri seçerek yaptığım bir yakıştırma olabilir) incelenmesi ilginç olurdu. Bu kuşağın okumuş –öyle uzun bir eğitim değil, kimi yerde okuma yazma bilmek, kimi yerde ortaokulu bitirmek bile eğitimli sayılabilirdi- ve devlet ricaliyle tanışmış kesimi yaşamlarının sonuna kadar çalışma döneminde edindikleri alışkanlıkları korudular. Örneğin bizlerin çoğunun evde giydiği rahat kıyafetleri görseler pijama ile oturulur mu diyebilirlerdi. Hafta sonu dahil –erkekler tabi- sakal tıraşı olurdu. Bunu daha ileri götüren dedem son yıllarına dek kravatını çıkarmamıştı. Onlar için edindikleri devler terbiyesi, görgüsü önemliydi. Korunması gerekliydi. Bunu anlamayanı da hiç anlayamazlardı. Bu dile de yansır, muntazam İstanbul Türkçesi konuşmaya özen gösterirlerdi. Dedemin köyden gelen telefonlar dışında şiveli konuştuğuna rastlamadım. Arkadaşımın babası, mesai dışındaki zamanlarda jeton satmak dahil bir sürü iş yaptığını, şikayet eder veya yaptıklarının karşılığını bekler gibi değil doğalmışçasına gülümseyerek, sanki biraz da bir sırrı ifşa edercesine anlattı. Kronik bir solunum hastasıydı. Duruşunu bozmadığı gibi sağlık durumu da hep sabit kaldı sanki. İşte bu büyük insan şimdi covid enfeksiyonu ile yoğun bakımda yatıyordu. Çaresizlik hissi ikiye, beşe, ona katlandı. Laboratuvar değerlerinden, akciğer filminden izlediğim kötü gidişi kabullenmek istemiyordum. Korktuğum haberi aldım sonunda: arkadaşımın babası bu enfeksiyon sonucu ölmüştü. Arkadaşımla nasıl konuştuğumu, başsağlığı dilediğimi hatırlamıyorum. Babasının sanki bir masal kahramanı gibi ceketinin bir düğmesi ilikli, o dik duruşluyla gülümseyerek, vaktiniz var mı ben geldim demesini bekledim…

 

Ağaçlar da…

İki yıllık senaryoya olur mu derken iki yıl geçti. Maskeli yaşama, hareketsiz rutinlere alışmak bir tarafa bezdik. Sosyal medya temel iletişim biçimi oldu. Televizyon ekranlarında hemen her gün birkaç kanalda covid programları yapıldı. Aynı yüzler, yeni bir şey söyleyemeyecekken kanal kanal gezmekten usandılar mı, kimisi sorgu odasıyla amiyane tabirle geyik yapmak arasında bir yeri andıran uzun programlara katıldılar. Uzmanlık dernekleri farklı alanlara uzanan ağları ile webinar üstüne webinar yaptılar, ilk başlarda büyük heyecan yaratan, belli bir boşluğu dolduran bu tür medya etkinliklerin etkisi ne oldu? Tek ölçüt değilse de “tıklanma” sayıları binli rakamları aşmadı. Benim gibi düşünenlerde bıkkınlık oluşturdu.

Sıkça Pierre Bourdieu’nun Televizyon Üzerine kitabını hatırladım. Televizyona çıkmak kendi koymadığınız kurallarla oynanan bir oyunu kabul etmek demekti. Elbette yazıldığı dönemdeki başat medya aracı televizyondu. Sosyal medya için farklı çözümlemeler yapılabilirdi. Ana anlamda Bourdieu’nun uyarılarının geçerli olduğunu düşünüyorum. Twitter, facebook gibi türevleriyle kullanılan sosyal medya için ise tekrarlama, dar bir gurubun içinde tüketilme, diğer kaynaklara, görüşlere kapalı olma gibi risklerden söz ediliyordu. Peki, bunun bir testi, sosyal deneyi olabilir mi? İstanbul’da haftasonu sokağa çıkma yasağının uygulanacağının –nedense- akşam saatlerinde duyurulması ile yolları ışıklı konvoylara çevirerek şehri terkeden araç kalabalığı ve marketlere hücum eden topluluk bence bunun tersten kanıtıydı.

İki yıl oldu covid kök saldı. Sanki bizler de dönüştük. Hareketsizliğimizle ağaçlara dönüştük. Orman olamayan ağaçlar.

Ağaç benzetmesini eşim beni iş çıkışı arabayla almaya gelirken iki kollarımı dal misali çaprazlama uzatarak hareketsiz ağaç taklidi yaparken, ona nerde kaldın dercesine takılmak için kullanıyordum. Ağaç olduk denir ya. Sonra merak edip bakınca aslında ağaçların hiç de hareketsiz durmadıklarını, iletişim ağına, beslenme ve yaşamı koruma güdülerine –denebilirse davranışlarına- sahip olduğunu ileri süren bir kitapla tanışacaktım (Ağaçların Gizli Yaşamı, Yazar: Peter Wohlleben, Çevirmen: Ali Sinan Çulhaoğlu, Yayınevi : Kitap Kurdu). Bu ağaçlar acı de çekiyordu, acıya tepki de veriyorlardı. Okuyalım: “Batı Avustralya Üniversitesi’nden Monica Gagliano, bir araştırmada toprağa kulak verdi. Ağaçları laboratuvar ortamında incelemek mümkün olmadığı için tahıl fideleri kullandı. Bu dinleyişte ölçüm cihazlarının 220 Hertz frekansında sessizce çıtırdayan kökleri algılamaları uzun sürmedi. Tamam, ölü ağaçlar sobada yanarken de çıtırdıyor ama deneyde yer almayan fide köklerinin de sese tepki verdiği ortaya çıktı. Ne zaman 220 Hertz’deki çıtırdamayı algılasalar, uçlarını o yöne çevirdiler. Ağaçlar da insanlar gibi ses dalgalarıyla iletişim mi kuruyor yoksa?”

(https://www.haberturk.com/peter-wohlleben-agaclar-elbette-aci-cekiyor-1850793)

Dolayısıyla ağaç olduğumuz kabul etsek –olumsuz anlam yükleyerek bile- duyumsanacak, yapılacak çok şey var…

 

Palet

Aşağıdaki resmi, İspanyol ressam Juan lucena, torunlarıyla vedalaşmadan giden dedeler, nineler için yapmış. Cam duvarın ardında toplanmış çocuklar, diğer uçta yürüteçle bastonla yürüyen, sol tarafta görülen akbabanın getirdikleri ile eklenen yaşlılar. En arkada duran kadın camın ötesine, çocuklara ya da resme bakanlara bakıyordu. Hüzünlü bir veda resmi. Çekirdek aile, ailenin yok oluşu derken farklı bir düzeyde ailenin en genç ve en yaşlı üyeleriyle hatırlanması. Bu iki uçtaki bireyler daha geniş bir etkileşimde bulunuyorlardı. Salgın dolayısıyla çarklar dönerken iki kesim de kendi hallerine terk edildi. Resim özlem, hüzün, çaresizlik ve bir saygı duruşu olmanın yanında bunları da çağrıştırdı.

Peki, kalanların resmini yapmaya kalkışsaydım nasıl yapardım? Kuyucukların her biri kalın, artık kurumuş, yer yer çatlamış boya tabakası ile kaplı bir palet çizerdim. İçine dönmüş, sosyalliğini unutmuş, tekrar girdabına düşmüş adacıklar.

Çıkış? Belki ağaç olmayı hatırlamak lazım. Kayıplar için çıtır çıtır ağlayan, karşısında kendini gören, besinini paylaşan, yaşamı koruyan, orman olmayı bilen birer ağaç…

Nazım Hikmet’in, bağlamı farklı olsa da, Davet şiirinin sonunda söylediği gibi:

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim...






                             EĞER ANNEN YOKSA /Filiz Güneş

  İstanbul’un varoşlarında bir sağlık ocağında çalışıyordum. 2005 yılıydı sanırım. Bu sağlık ocağını kuran hekim olarak, bölgede çok emeğim vardı. Anadolu’dan yoğun göç alan ve bu nedenle hizmete çok ihtiyacı olan bir bölgeydi. Ben mecburi hizmetimi bile böyle yokluk içindeki bir yerde yapmamıştım. Sağlık ocağını kurma görevi teklif edildiğinde, fikrim olsun diye mahalleyi gezmiş ve gördüğüm manzara karşısında, İstanbul’un bir mahallesi olduğuna inanamamıştım. Tamamen gecekondudan oluşması, göçün ilk gelip yerleştiği lokasyonlardan olması, Anadolu’daki bir il kadar nüfusu olması sebebiyle pek çok alanda olduğu gibi halk sağlığı açısından da çözülmeyi bekleyen sorunlar yumağının olduğu daha ilk anda göze çarpıyordu. Kendimi işime kaptıracağımı ve çok yıpranacağımı tahmin ediyordum ama buraya vereceğim hizmet de beni cezbediyordu. Çünkü çizik atılmamış bir hamur parçası gibiydi buralar ve ne hizmet yapsan gelişimi görüp gurur duyacağın bir yerdi. Hemen halk sağlığı açısından durum değerlendirmesi yapıp sağlık ocağını bağışlayan şirkete, hemogram ölçüm cihazı, kan biyokimya otoanalizörü aldırmıştım. Bölge halkının ekonomik durumu göz önüne alınınca anemi sıklığının bile ne kadar fazla olacağını tahmin edebiliyordum. Hastaneye gitme konusunda hele de çocuklarını rutin sağlık kontrollerine götürme konusunda hiç duyarlı değillerdi. O nedenle hiç değilse bu sorunları, sağlık ocağında çözebilmeliydim. Bu nedenle civardaki hiçbir sağlık ocağı, tetkik yapamazken yöre insanına bu hizmeti verebiliyordum. Sağlıklarını önemseyen ve hizmet vermeye çalışan bu doktoru sevmişler ve değer vermişlerdi. Bu öyle bir hale gelmişti ki her sorunlarında beni arar olmuşlardı.

   Mahalle öyle yoksul ve sorunluydu ki her yeni gün, başka bir şaşırtıcı durumla karşılaşmak artık şaşırtmıyordu. Çalıştığım süre boyunca neler görmedim ki burada. Bırakın dış boyasını, içinin sıvası bile olmayan çocuklu ailelerin yaşadığı evler gördüm. Dükkânların ev olarak kullanıldığını gördüm. Sobanın, sadece paraları olup da odun alabildikleri nadir günlerde yaktıkları, kenarda öylece duran bir eşya olduğunu gördüm. Zeytinli, peynirli kahvaltının ne kadar lüks olduğunu gördüm. Ayakları sıcacık tutacak uyduruk da olsa bir bot giymenin, zenginlik olduğunu gördüm. Yağmurdan ve soğuktan koruyacak bir kabanın, nasıl hora geçtiğini gördüm. İlk gördüğümde şaşırdığım bu durumların sonraki günlerde beni şaşırtmadığını bölge için sıradan olduğunu gördüm. Bu gördüklerimle belki de ben de gelişip olgunlaştım. Anlayacağınız hayatımda olup da, bazılarına göre lüks olabileceğini hiç düşünmediğim pek çok duruma şahit oldum. Yokluk, eğitimsizlik diz boyu olsa da çocuklarına hakkıyla bakamasalar da ailelerini genişletmekten çekinmediklerini izliyor ve her yeni doğan çocuğun yaşayacaklarını öngörüp üzülüyordum.

  Bölgenin başka sorunları da vardı. Şehir planlamasından uzak, kontolsüz büyüyen bu bölgede, evler gece konduydu, ruhsatları yoktu ama elektrik ve su bağlanmıştı, kurumlardan faturalar geliyordu. Haritada imara açık olmayan bu bölgenin, bin öğrencili okulu bile vardı. Bu benim gibi Ege’de doğup büyümüş birisi için anlaşılır bir durum değildi. Daha da enteresanı burası İstanbul’du.

  Bölge halkı ilgiye hasretti ve benim onlara gösterdiğim sevgi, saygı ve alaka onları fazlasıyla mutlu ediyordu. Farklı bir dünya tanıyordum, İstanbul’un ortasında ama İstanbul olmayan. Dünya görüşüm değişiyordu gördüklerimle. Olaylara bakışım değişiyordu. Eskiden gecekondu yıkım haberlerinde etkilenmez hatta onların haksız olarak bu yerlere sahip olduklarını düşünürdüm ama buradaki yokluğa, yaşamak için nelere katlandıklarına şahit olunca fikrim değişmişti, kızamıyordum onlara. Başka şansları yoktu çünkü bir yolunu bulup en kısa sürede ev sahibi olmaları zorunluluktu.  Ellerinde avuçlarındaki ile dört duvar yapıp, alçısı sıvası olmasa da “Başımızı sokacak evimiz var.” deyip her ay gelen kira yükünden kurtuldukları için seviniyorlardı. Kahvaltılık alacak parası olmayandan, “Hocam bizi hastaneye sevk etme çünkü dolmuş param bile yok.” diyene kadar her türlü fakirliği gördüm. Gördüm ve gelir dağılımındaki adaletsizliğe üzüldüm.

      Burada benimle birlikte çalışan hemşire, ebe, laboratuvar teknisyeni, sağlık memuru arkadaşlarım da diğer sağlık ocaklarında çalışan arkadaşlarından daha fazla iş yüküne sahipti. Ama o kadar şevkle çalışıyorlar ve birbirlerine destek oluyorlardı ki anlatamam. Biz harika bir ekiptik. Zaman geçtikçe, bölge halkı bizi iyice benimsedi. Artık sağlık problemleri dışındaki sorunlarında bile bana gelmeye ve yol göstermemi istemeye başlamışlardı. Bazen kocası tarafından dövülen bir kadın, bazen is bulamamış bir adam yardım istemeye geliyordu. Bu tarz sorunlarla ilgilenmemem gerektiğini, bunun benim enerjimi tükettiğini ve fazla empati yaptığımı bilmeme rağmen engel olamıyordum. Kayıtsız kalamıyor ve yapabileceğim bir şey varsa yapmaya çalışıyordum.

     Bir gün poliklinik yaparken, bir bey, benimle görüşmek istediğini söyledi. Kılık kıyafetinden çok yoksul olduğu belliydi. Pantolonu, ceketi hem çok eski hem de pek temiz değildi. Hasta koltuğunu göstererek oturmasını söyledim ve “Buyurun, dinliyorum.” dedim. Pek çok yere gittiğini ama sorununa kimsenin çözüm bulamadığını ve son şans olarak bana geldiğini söyledi. Kendisini dinledim. Meğer on beş yaşında bir oğlu varmış. Bir sene önce arkadaşları ile yüzmeye gitmiş ve balıklama atladığında servikal travma

 oluşmuş. Son bir senedir paraplejik olarak yatağa bağımlı halde yaşıyormuş. Trakeostomi ile nefes alıp vermesi sağlanmış. Konuşamıyor ancak söylenenleri ve her şeyi anlayabiliyormuş. Mehmet Bey’in anlattığına göre; tüm talihsizlikler iki yıl önce eşinin ölümü ile başlamış. Oğlunun felç olması ile devam etmiş. Hem çalışıp hem de felçli oğluna bakamayacağı için komşuların önerdiği kimsesiz bir hanımla imam nikâhlı yaşamaya başlamış. Felçli oğluna bakması karşılığında onun da başını sokacak bir evi olmuş. Benden evlerine gidip oğlunu görmemi ve yardımcı olmamı istedi.  Mehmet Bey’e aslında bunun benim görevim olmadığını söyledim çünkü ben hastane şartlarında çalışıp hastayı hospitalize edebilecek bir hekim değildim. İçimden bir ses bu işin beni çok aştığını ve gidip durumu görürsem çözüm bulmadan huzur bulamayacağımı söylüyor ve uzak dur diyordu. Ama ben Mehmet Bey’in sesine kulak verdim. Bir baba olarak çok çaresizdi ve benden medet umuyordu. Bunu görmezden gelemezdim. Eğer yapabileceğim bir şey var da sırf benim umursamazlığım yüzünden yapılamazsa bunun vebali çok büyük olurdu. Sonuçta bir genç söz konusuydu. Ve bana duyduğu güven, beni çok etkilemişti. Gittiği, kapısını çaldığı kimsenin çözemediği bu durumu çözerim umudu ile bana gelmişti. Bu bile bir babanın son umudunu söndürmemem için, bir sebepti. En azından gidip bir görmem gerektiğine inandım. Hastalarımın azaldığı, uygun bir saate randevu vererek babayı gönderdim.

  Randevulaştığımız saate on dakika kala Mehmet Bey geldi. Arabamla evlerine gittik. Daha önceki konuşmamızda yaralar nedeni ile evde kokunun çok olduğunu ve artık komşuların bile şikâyetçi olduğunu söylemişti. Benim her zaman sağ kolum olan, Elif Hemşirem akıllı davranıp maske ve eldiven almıştı yanımıza. Mehmet Bey, arabadan inince tek katlı ve çok eski bir evi gösterdi. Evin giriş kapısına gelince, inanılmaz ağır bir koku duyulmaya başladı. Evin kapısı küçük bir girişe açılıyordu, oradan iki odaya ve mutfak, banyo karışımı bir yere geçiliyordu. Kaba sıva halde bırakılmış zeminde küçücük paspasımsı bir kilim seriliydi. Ortada da küçücük teneke bir soba vardı. Ancak evin soğuk ve rutubetinden o sobanın hiç yanmadığını anlamıştım.

  Çocuk, bizi görünce yalvaran gözlerle baktı. Babasına, ismini sordum. Adı Gökhan’mış. Gökhan’a yaklaştım, omzuna dokunarak, kendimi tanıttım. Bazı durumlarda insanlara temas etmeyi severim, güven verir. “Ben buradayım.” demeye gelir. Yapabileceğim bir şeyler var mı diye bakmaya geldiğimi anlattım. Ancak koku maskeden bile geçip insanın nefesini tüketiyordu. Gökhan’ın üstünü battaniye ile örtmüşlerdi. Vücuduna ve yatak yaralarına bakmak için battaniyeyi kaldırmalarını istedim. Üzerindeki örtü kalkınca gördüğüm görüntü, hayatım boyunca hafızamdan silinmedi. Çocuk miksiyon yapmış ve o yatakta bir göl oluşmuş. O birikintinin içinde kim bilir ne kadar zamandır uyuyordu? Keşke bilinci açık olmasa ve olanın bitenin farkında olmasaydı diye düşündüm, çünkü bu durum katlanılır gibi değildi. Hayretler içerisinde kadına dönüp “Bu nedir böyle?” diye sordum. Kadın panikle, daha az önce altını aldığını, bununla baş edemediğini söyledi. Gökhan’ı biraz çevirdiğimde ise; daha dehşet verici bir manzara beni bekliyordu. Defekasyonunu da bu birikintinin içerisine yapmıştı. Kadına ses tonumu kontrol edemeden  “Madem daha az önce altını temizledin, bu pislikler nedir? Burada bir insan yatıyor.” diye çıkıştım. Gökhan’ın gözlerine bakamıyordum. Beynimin içinde uğultular başladı. Sanırım tansiyonum gördüğüm görüntüye dayanamamıştı. İliac bölgede, büyükçe bir alanda yatak yarası açılmıştı, üstelik de el ayası kadar doku kaybı vardı. Hatta öyle kötüydü ki neredeyse kemiğe kadar dayanıyordu doku kaybının sınırı. Evre dört dekübit ülseri denilen durum mevcuttu. Biraz alt kısmında da yine ona benzer ama ondan biraz daha küçük bir bölge vardı. Allahım bu manzara aklı başı yerinde bir gencin yaşayabileceği bir şey değildi ve bu, durumu daha da vahim hale getiriyordu.

   Hayatımda hiç böyle bir hasta ve de hiç böyle insanlık dışı bir durum görmemiştim. Öyle etkilenmiş, öyle sarsılmıştım ki ayakta durmakta güçlük çektiğimi fark ettim. Hemşirem ile göz göze geldiğim de onun da benden farklı olmadığını gördüm. Fazlasıyla bilgi sahibi olduğumuzu düşündüğüm için, hemşiremle evden ayrıldık. İkimiz de dağılmış durumdaydık.  Eğer fakirseniz, hastalık bile sizi daha çok eziyordu. Hele de annesizseniz. Annesi olsa, ne yapar eder, ona yoklukta bile mis gibi bakardı diye içimden geçirdim. Her nefesimde, o evde duyduğum kokuyu genzimde hissediyordum ve başım çatlayacak gibi ağrımaya başlamıştı. Başka hiçbir şey düşünemiyordum. Bu konuya ve aklımdan hiç çıkmayan o görüntüye kilitlenmiş gibiydim. Ne yapmalı, nereden başlamalıydım? Ne yapacağımı bilemeden refleks olarak önce yatak almak için bir yere gittim. Kullanılan her şeyin atılması gerekiyordu. Birlikte çalıştığım arkadaşlarım, ihtiyaç olan şeyleri almak için seferber olmuştu. İlk iş, bu malzemeleri onların evine bıraktık ki Gökhan’ın bir dakika daha o yatakta, idrarın ve dışkının içinde yatmasına tahammülüm yoktu. Ama bu sadece bir, iki günlük bir çözümdü. Esas Gökhan’ın yaralarının greftleme gibi cerrahi ile tedavi edilebilme ihtimali var mıydı ve uzun süreli hospitalizasyonunu nasıl sağlayabilirdik? İstanbul’a geleli henüz iki yıl olmuştu ve burada okumamıştım dolayısı ile Tıp camiasından çok kimseyi tanımıyordum. Ve böyle bir sorunla ilk kez karşılaşıyordum. Ama çözmeye niyetliydim.

  Ne yapabileceğimi bilemediğim için, sağlık ocaklarının ilçede bağlı bulunduğu sağlık grup başkanlığına gittim. Belki grup başkanımız bana yol gösterebilir, belki sağlık müdürlüğü devreye girebilirdi. Kafamda görüntüler ve sorular ile grup başkanlığındaydım. Grup başkanımızın yanında misafiri vardı ancak yine de beni, odasına davet etti. Misafiri ile tanıştım, ilçemizin eczacılarından biriymiş. Öylesine sabırsızdım ki misafirinin orada oluşuna aldırmayarak geliş sebebimi hemen anlatmaya başladım. Durumun vahameti beni çok üzmüştü. Bir an önce bir şeyler yapmalıydım. Allah ya da kimilerine göre de evren, Gökhan’a yardım etmeme destek vermeye hazırdı sanırım ki Eczacı Bey, Omurilik Felçlileri Derneğine üye olduğunu söyledi. Kulaklarıma inanamamıştım, az önce nasıl çözeceğimi bilemediğim bir sorun varken, şimdi Gökhan için bir umut mu belirmişti? Eczacı Bey hemen derneği aradı.  Ben sevinç içerisindeydim. Allah yardım ediyordu bana ve Gökhan’a.  Dernek yönetimi iletişimleri sağladı ve doktorlar ile yapılan telefon, faks trafiği sonucunda raporlarla muayene sonuçları gönderildi ve kısa bir süre içerisinde ambulansla gelip Gökhan’ı aldılar, hospitalizasyonu sağlandı.

  İleriki günlerde doktorlarından ara ara haberleri aldım. Bir dizi greftleme, flepleme operasyonları geçirdi ve hospitalizasyonu uzunca süre devam etti. Sonrasını bilemiyorum çünkü hastane bana yakın bir bölgede olmadığı için ziyaretine gidemediğim gibi zamanla bilgi almak için aramalarım da azaldı. Ancak Gökhan’a biraz olsun yardımcı olabildiğim için kendimi vicdanen rahatlamış hissediyordum. En azından biliyordum ki onu gördüğüm ilk durumundan, çok daha iyi bir şekilde bakılıp tedavi edilmeye çalışılıyordu. Bir kişinin hayatına dokunmuştum. Sadece bireylerin duyarlılığına ve ulaşılabilirliğine bağlı bir sağlık sistemimiz vardı. Ne yazık ki, o babanın sesine kulak vermemiş olsaydım, bu sonucu alamazdık. Ben, bir doktorum ve sadece yapabileceğim tıbbi tedaviden sorumluyum, bu hasta benim koşullarımı aşıyor diyebilirdim ki gerçekler de böyleydi zaten. Ancak gördüğüm manzara, yaşanan yoksulluk beni öylesine etkilemişti ki duyarsız kalamamıştım ve şansım da bana destek olmuş, sonuca ulaşabilmiştim. İyi ki de duyarsız davranmadım. Gökhan belki felçli olarak hayata devam edecek ama en azından yaraları geçecek ve temiz bir yatakta yatacaktı. Bu bile, beni rahatlatmıştı.

   Eminim sadece ben değil, pek çok meslektaşım da perde arkasını bilmediği, görevi olmayan sayısız olayla ilgilenmek zorunda kalıyordur. Sistemde öyle çok açık noktalar ve yetersizlikler var ki onları kapatmak sağlık çalışanlarına kalıyor. Tabii seneler içinde bunların bir kısmına çözüm bulundu ancak büyük çoğunluğu hala çözülmeyi bekliyor. Sorunların kaynağını bilmeyen halkımız da bunca fedakarlığı görmeyip yaşadıkları ilk sorunun sorumlusu olarak çalışanları görüyorlar. Umarım, sistemsel sorunlar tümüyle çözülür ve bizler sadece görevimizi yapmaya odaklanabiliriz.




                                  KAYIP/Hülya Tosun

Günler… Haftalar… Aylar… Yıllar… Hangisi kaybetmenin acısının azaldığı zaman birimidir? Böyle bir zaman birimi var mıdır?

 Mesela kaybolduğunu zannettiğin kedinin aslında öldüğünü hangi zaman birimi sonrası öğrenirsen üzülmezsin?

            Geçen yıl Sağlık Merkezimizin bahçesinde yaşayan bir yarı zamanlı kedim vardı: Kedi Zeze. Bazen 1-2 gün ortalarda görünmez “İkinci bir evi var bu haylazın kesin” dedirtirdi. Sonra bol çizikler ve berelerle dolu ama keyfi yerinde bir halde çıkar gelirdi. Ta ki geçen yıl baharda, tam biz maskesiz günlerimize veda edip, pandemi gerçeğiyle yüzleşirken ve sokaklar insansızlaşmayı öğrenip kadim sahipleri kedilere teslim edilmişken, ortadan kayboldu Kedi Zeze. Günlerce aradım, gelen hastalara sordum. "Gelir Doktor hanım, gelir o" diyen yaşlı hastalarım da mutlu ediyordu beni, "bizim bahçedeki kedi senin kedin değil mi acaba, hadi gel bakalım" diyerek beni ev ev dolaştıran çocuk hastalarım da.

Yine böyle bir "aranan kedi bulundu" ihbarıyla önümde 3 neşeli çocukla koşturarak girdiğim bir bahçede, hastalarımdan Bedri Amca fesleğen ekerken karşıladı beni. "Hoş geldin Doktor kızım" diyerek yerinden doğrulup elindeki çamurları sıyırmaya çalıştığında ayaklarının dibindeki kediyi gördüm. Çocuklar "bak bak doktor teyze, kedin burada" diye seslenince kahkahayı attı Bedri amca. “Bizim bu Pakize'nin senin kedin olduğuna inanacaksan ben bu odur derim kızım, gel bi bak, ama bu Pakize, ben barsak kanseri ameliyatı olup da eve döndüğüm gün gelmişti ilk kez bizim eve. Hani yendim yenmesine ya, o meretten geriye bana yeni doğmuş bir kedinin önündeki ömrü kadar ömür kalmış diyorlardı. Gel bakalım kedicik, hangimiz daha uzun yaşayacaz, ömürlerimizi beraber sürelim hele dediydim de o gün bu gündür benle hanımın kahrını çeker, gitmez burdan biyere, senlen gelir mi bilmem, biliyon 2 yıl oldu daha ama bak ikimiz de iyiyiz sanki burada" dedi kekre kekre gülerek. Yanındaki kedi, tüylerini dikip sırtını kamburlaştırarak miyavlayınca "o da cevabını verdi sanırım" dedim. Çocukların ihbarı yine asılsız çıkmıştı tabii, Pakize parlak siyah sırtı ve bacakları, bembeyaz karnıyla ve uzun beyaz kaşların altında merakla kısılan siyah gözleriyle çok tatlı olsa da, benim beyaz, gri çizgili, koca göbekli, yeşil gözlü tekir Kedi Zezem ile akraba bile olamazdı. Bedri Amcayla biraz sohbet edip çay ikram etmek isteyince "salgın var biliyorsun Bedri Amca, kimseye çay filan ikram etme, misafir alma eve, beni de alma, senin kronik hastalıkların var, eşinin de durumu malum, siz daha dikkatli olmalısınız" dedim. Bedri Amca gülümseyip önünde durduğumuz evin açık penceresini eliyle gösterip "hanım zaten çıkamıyodu dışarı biliyosun ya, şimdi ona teselli oldu, bak kimse çıkmıyor sokaklara diyorum, oturuyoruz evde beraber" dedi. “Haklısın Bedri Amca” diyerek felçli eşi Zeliha Teyze'ye de pencereden el sallayıp hal hatır sordum ve “bana müsaade” dedim.

Takip muayeneleri için geldiği bir gün anlatmıştı 5 çocuğu, 14 torunu olduğunu. Çocukları büyüyüp kendi yollarını çizdikten sonra Zeliha teyzeyle baş başa kaldıklarını. "Tam rahat edecektik, hanıma felç indi, kısmet deilmiş bize rahatlık" demişti. “Kim bakıyor teyzeye, kim ilgileniyor bakımıyla” diye sorduğumda “Ben felç olsam o bakardı bana, kimseye bırakmazdı beni biliyom, o yüzden şimdi ben ona bakıyorum, kimseye bırakmam, biz yeteriz birbirimize. A bu şekerim yormasa beni iyi, ben çökemem şimdi kızım, ben bana da hanıma da bakmak zorundayım" demişti.

O sırada çamurunu yıkadığı ellerini kuruladığı havluyu gölgesinde durduğumuz ağacın dallarından birine atan Bedri Amca, “Hele bi gel bakalım, hikayesi olan bir bardak su iç de öyle git bari” dedi.

-“Hikayesi olan su nedir ki?” derken çoktan oturmuştum sedire.

-“Az dur hele anlatacam” diyen Bedri Amca dönüp küçük toprak eve girdi.

            Oturduğum sedirin serinliğinde bu küçük toprak evin gıcırdayarak açılan kapısına bakakaldım. Kapının eskimiş tahtalarının dağılmadan hala nasıl bir arada durduğuna şaşırıyorum. Tahtaları birarada tutmak için üst üste çakılan çiviler adeta takvim yaprakları gibiydi. Mavi boya ise nispeten yeni, tahtaların yorgunluğunu gizleyecek kadar yeniydi en azından.

          Ben Nemrut Dağı'nın dibine kurulmuş küçük bi ilçede aile hekimiyim. İlçenin arka mahallesi olarak anılan yoksulluk ve eksiklik kokusu sinmiş bir bölgenin dört bin nüfusu “benim” hastalarımdır. Evet, aile hekimliğinde böyle bir ifade var; benim hastam. Her sağlık işleminde ilk durak ve genelde son durak olan aile hekimlerine hastalar da benim doktorum diyorlar. Birbirini sahiplenmeye, bir yerlere ait olmaya, bir şeylere sahip olmaya aç olduğundan belki, yoksul ve yoksun hastalarımda daha çok şahit olurum bu ifade edişe ve benimsenmeye. En çok sahiplenen en yoksun olan mıdır acaba? Bunu düşününce aklıma gelen ilk hastamdır Bedri Amca. 76 yaşında, diyabeti ve hipertansiyonu olan, kalıcı kolostomili hastam. 71 yaşındaki felçli eşi Zeliha Teyze'yi sadece birkaç kez gördüğüm halde, Bedri Amca'yı çok sık görürüm. Sabah herkesten önce gelip en sondaki bekleme koltuğuna otururdu. Önce sadece 6 ayda bir kez geldiği şeker hastalığı kontrollerinde görürdüm. Bedri Amcanın yaşına, o kısa boyu yada koca göbeğine hiç uymayan, küçük küçük adımlarla öyle hızlı bir yürüyüşü vardır ki "gençlere taş çıkarırsın sen" dediğimde güldüğü zamanki kadar mutlu eder insanı izlemesi. İlk şeker hastalığı kontrolünde HbA1c[1]*'si yüksek çıkınca kızmıştım “bu ne böyle amca, sen şeker ilaçlarını kullanmıyor musun yoksa” diyerek. Hemen itiraf etmişti, mahcup bir edayla “kızım o iğneleri sevemediydim ben, e bi ağrım sızım da yok iyiyim diye vurmuyom ben onları aylardır, iyi değil miymişim…” İnsülin iğnelerini düzenli yapmaya başlaması, tedavisine uyumu da itirafı kadar kolay ve hızlı oldu. Bi sonraki takibinde şekerini kontrol altına almıştık. Lakin bu sefer de yaptığımız kolorektal kanser taraması testi GGK[2]* pozitif çıkmıştı. Hastaneye sevk edişimle başladığı uzun sürecin sonunda Evre-2 kolon kanseri tanısıyla tedavisini tamamlamış olarak yanıma geldiğinde kendi deyimiyle artık o illeti yenmişti. Kalıcı kolostomisi[3]* vardı ama “ne dersin kızım, bitti mi artık bizim sınav sence” derken yorgun olduğu kadar umutluydu da.

Bedri Amca yıllanmış bakır sürahiden doldurduğu bir bardak suyu uzatırken, ayaklarına dolanıp mırlayan kediyi “hatıra kokusu mu aldın Pakize, hadi gel sen de dinle” diyerek kucağına alıp anlatmaya başladı:

“Bizim çocukluğumuzda nenemiz derdi ki, Nemrut Dağının ardında iki sihirli pınar vardır, her yıl o pınarlardan birer küp su alabiliriz her birimiz. Bu pınarlardan birinin adı unutma pınarı, diğerinin adı hatırlama pınarıdır.  Bir şeye çok mu üzüldük, bi yerimiz mi acıdı, bu ağrı artık geçmez mi zannettik, işte o zaman koşup giderdik neneme, bize bi bardak unutma pınarı suyundan verirdi, e sen şimdi inanmıycan ama vallahi de geçerdi, unutuverirdik acımızı. Düğün dernek zamanları, köyümüze çerçi gelip lokum aldığımız zamanlar da koşardık “hatırlama pınarı suyundan versene biraz nene, ver ki hep hatırlayalım bu lokumun tadını” derdik.  Büyüdükçe inancımız gitti o sulara, uğramaz olduk nenemize bu umutlarla ama şimdi yaşlanınca o pınarlara yine inanasım geliyor. Hadi sen de iç bu bi bardak suyu farzet ki unutma pınarının suyudur, kedini bulamasan da üzüntüsünü unutturur belki”

         Sağlık Merkezimiz uzun çam ağaçları ve onlarla yarışan çınar ağaçlarıyla dolu büyük bahçesi ve iki katlı yeni boyanmış sarı rengiyle, derme çatma boyasız briket evlerle dolu mahallede ilk bakışta vaha gibi görünür. Bahçedeki bu kamelya ne zaman yapılmış bilinmez. Ama ben bazen çay içme bahanesiyle buraya kaçtığımda çam ağaçlarına konan kuşların sesinden daha önemli hiçbir şey yokmuş gibi dalmayı severim. Kamelyanın yanındaki ahşap, açık mavi kare şeklindeki kedi evini ise Kedi Zeze için yaptırmıştım. Kedi Zeze…Biraz önceye kadar, kayıp sandığım, Bedri Amcalar gibi pek çok eve umutla dalıp aradığım Kedi Zeze’nin aslında kaybolmadığını az önce öğrendim. Sağlık Merkezimizin önündeki yolda bir arabanın altında kalıp öldüğünü, iş arkadaşlarımın üzülmemem için benden gizlediklerini, biraz zaman geçtikten sonra söyleriz dediklerini. O zaman geçti mi bilinmez ama bugün öğrendim. Eksilmeye alışma zamanı mı, kayba üzülmeme zamanı mı, hangi zaman dilimidir ki o? Kaybetmeye alışabilir mi insan, kaybettiklerine üzülmemeyi öğrenebilir mi? Öyle olmadığını Zeliha Teyzeyle son konuşmamızda da anlamamış mıydım zaten? Ah Zeliha Teyze…Kaybetmenin acısı insanoğluna benzeseydi güzel olmaz mıydı…Yatırsaydık Procrustes Yatağı[4]*na, çok uzunsun, yok çok kısasın olmaz böyle diyerek kabul edilebilir, normal ortalama denebilir, göze batmaz olana kadar düzeltseydik ya. Bulsaydık ortalama bir üzüntü, tamam oldun sen, hadi gidebilirsin sahibine deseydik.

Bedri Amca'nın Covid19’dan vefatını duyup kalakaldığım anı hiç unutamam, şimdi hatırlarken yine ürperiyorum. Meslek hayatımın 15. yılında, pek çok vefata şahit olmuş bir hekim olarak değil, onun sadece aile hekimi değil, adlandıramadığım "bir şeyi" gibi hissettim bu kaybı ve eksildim. Belki bu yüzden, vefatını duyduğumda ağzımdan çıkan ilk cümle çok saçma olmuştu: "Ama Zeliha Teyze'ye bakıyordu o”…Evet Bedri Amca bir gece aniden ateşi çıkıp bir türlü düşmeyince sabah 112yi arıyor, hastaneye götürülüyor. Covid19 pozitif çıkan Bedri Amca o gün "iyiyim ben, bırakın eve dönecem" dese de diğer gün yoğun bakıma alınıp entübe edilmesi gerekiyor ve maalesef kurtarılamıyor. Zeliha Teyze'yi bu haberden 5 ay sonra, Covid19 aşısının 1. dozunu yapmak için tekrar, yorgun mavi kapılı evine gittiğimde gördüm. "Keşke..." dedi sadece duyulur duyulmaz bir sesle... Ne o tamamlamaya güç buldu o cümleyi, ne ben duymaya cesaret ettim... Aşı bulunmuş, ülkemize de gelmişti, sadece buna "iyi ki" demekte buluyordum teselliyi...

Zeliha Teyze çok sevdiği yol arkadaşı Bedo’sunu kaybetmişti. Sevmek bu kadar pür, bu kadar yalın, sadakat ve erinç dolu olunca saygı duymamak mümkün mü? Bir kediyi, bir düşünceyi sevmek de bir insanı sevmek gibi sadakat ve emek istemez mi?

           Emeğiyle ona biçilmiş kaderini değiştiren eski hastam, yeni meslektaşım Safiye ne der acaba bu soruya? Bence Safiye de çizdiği yola, verdiği emeğe böyle bir sevgi ve sadakat duyuyor. Dün sabahın ilk dakikalarıydı Safiye geldiğinde. 15 yıl önce, yeni mezun coşkulu bir doktor olarak mecburi hizmete gittiğim Urfa’nın bir köyünden gelen eski hastam Safiye ziyaretiyle ve anlattıklarıyla sarstı beni. Kısa boylu, narin çocuksu görünen zayıflığıyla muayene odama girdiğinde Safiye’nin beline uzanan simsiyah saçları dikkatimi çekti. Kendisini tanıtıp anlatırken, roman okur gibi dinleyip şaşırdım ve kalakaldım. “Bişey demeyecek misiniz, hatırlamadınız mı beni yoksa?” derken o siyah gözlerini endişeyle öyle kocaman açtı ki kendime getirdi beni. Safiye, 15 yıl önce bir köy dolmuşunda görüp, yüzündeki kocaman şark çıbanı izine üzüldüğüm kavruk çocuk!

Dolmuş şoförü olan babası benim mecburi hizmetim bitip oradan ayrılmamdan 2 yıl sonra, köyün korku filmi yolları gibi dediğim uçurum kenarında ilerleyen yolunda uçuruma devrilmiş. Bu kazada Safiye’nin abisi ve babası dahil köyden 10 kişi can vermiş. Safiye, annesi ve ablasıyla köyde yaşamaya devam etmiş, “Çok yüksek puan alıp Fen lisesini kazanınca hiç hesapta yokken Urfa’ya gidip liseye başladım” diyor. “Hiç hesapta yokken”…Öyle ya, hesaplarda olan Safiye’nin ilköğretimden sonra okumamasıymış…

Safiye’nin ablası ise komşu köyden bir delikanlı ile evlenerek önce Urfa’ya yerleşmiş. Oradaki fıstık tarlalarında çalışıyorlarmış. Sonra eniştesi petrol arama kuyularında işe girince Adıyaman Kahta’ya taşınmışlar. Pandemide eniştesi işe gidemez olunca, ablası taşın altına elini koymuş. Komşuları olan yaşlı yatalak kadının eşi ölüp yalnız kaldığını ve ona yatılı bakıcı arandığını duymuş. Zaten her gün gittiği komşusuna temelli bakmaya öyle başlamış. Safiye Adıyaman Tıp Fakültesi’ni tercih ettiğinde eve yakın olsun, anneme de ablama da çok uzak olmayayım diye düşünmüşken, şimdi ablasıyla aynı şehirde buluşturmuş hayat onu. Bugün Tıp Fakültesi öğrencisi olarak, ziyarete geldiği ablası, bakıcısı olduğu Zeliha Teyzenin ilaçlarını almak için Sağlık Merkezimize Safiye’yi yollamış. Gelip kapıda adımı görünce o çocukluk anısını hatırlamış. Yüzündeki şark çıbanı izine dokunup, “sen çok güzel bir kızsın” diyen ilk kişi o yıl köylerine gelen, okulda babası ve annesi dahil tüm köylüyü toplayıp hastalıklar anlatan, pembe spor ayakkabılı doktorla hayat bizi yeniden buluşturdu diye düşünmüş.

Safiye, onun sadece köydeki halk eğitimlerimin ilk sebebi değil, hocalarıma yazdığım mektuplarımın da konusu olduğunu bilmiyordu tabii. Hatta onunla ilgili yazdığım bir yazımın yıllar önce bir tıp dergisinde yayınlandığını da. O şimdi bir Tıp Fakültesi öğrencisiydi. Zamanla gelişen estetik cerrahi neyse ki yüzündeki izi azaltmıştı ama belli belirsiz o izin hemen altındaki gamzesi artık daha belirgindi, belki daha çok gülebildiği için.

Safiye’ye onun adını geçirdiğim mektubu bulup ona da göstereceğime söz verdim dün. Eve gidince bulmak için eski hatıraların tozlarını almam gerekti. Gerçi Milan Kundera diyor ya; “yaptığımız işlere başkasının gözü değdiği an, ister istemez o göze hoş görünmeye çalışırız ve yaptığımız hiçbir şey dürüstçe olmaz.”[5] Belki kendime saklamalıydım bu mektubu ama biraz düşününce dedim ki paylaşılıp örnek alınmayı hak ediyor Safiye…

VE O MEKTUP:

25 Eylül 2005- Asağı Çardak Köyü

Merhaba hocam,

Uzunca bir aradan sonra yazıyorum size. Şu an öyle mutluyum ki, bu mutluluğumu en iyi sizin anlayacağınızı bildiğim için hemen paylaşmak istedim. Bugün, çalıştığım köyde ilk halk sağlığı eğitimimi verdim!

Bundan yaklaşık bir ay önceydi. Şehir merkeziyle köy arasındaki yegane ulaşım aracımız olan, ilk bakışta 1950li yılların sinema filmlerinden çıkmış gibi görünen köy dolmuşumuzla köye doğru ilerlerken şoförümüz Yasin Amca “Doktor hanım, bizim kızda 2 yıl önce şark çıbanı çıkmıştı” dedi. “O zamanlar köyde doktor yoktu, çok geç anladık ne olduğunu, şimdi 4 yaşında bizim kız, ellerinden öpsün” diyerek hemen önümdeki koltukta, belli ki ablası olan ondan en fazla 5 yaş büyük bir başka çocuğun dizine başını koyup uyuyan çocuğu gösterdi. Gülümseyerek uyuyan o çocuğun yüzündeki derin şark çıbanı izlerini gördüğümde karar vermiştim bu eğitimi yapmaya. Önce evini, ailesini görmeye gittim. Babası tedavi sürecinde yaşadıkları zorlukları anlattı. Bense hayretler içinde, sadece dermatoloji sınavına hazırlanırken 15 dakikamı ayırarak okuduğum, asla karşılaşacağımı sanmadığım “kutaneus leishmaniasis”le ilgili ders notlarımı hatırladım. O zamanlar slaytlarda olası sınav sorusu olarak gördüğüm, şu anda karşımda oturuyordu; adı Safiyeydi; daha 4 yaşındaydı…Kendi küçücüktü ama yüzünde çok büyük şark çıbanı izleri vardı. Konuşmanın bittiği anda, “bu izler geçmez mi ki acep bir çaresi yok mu?” diye soran endişe ve korku dolu bir çift göz vardı bana bakan. Küçük Safiye’nin annesiydi o gözlerin sahibi. Hocam, gözlerinizi kaçırarak cevaba başlamak ne kadar zormuş, ben o anda anladım… “Eğer daha erken fark etseydik bu izler kalmayacakmış, doğru mu?” sorusuna başka nasıl cevap verilebilir ki… O anda ben ne yapabilirim diye düşündüm ve yapabileceklerim geldi aklıma: yapılması gerekenler! Bu köye  şark çıbanının ne olduğunu, coğrafi olarak risk altında olduklarını, sadece uzun süre iyileşmeyen bir sivilce benzeri lezyondan şüphelenerek doktora, yani bana başvurmaları gerektiğini anlatırsam çok şey değişebilirdi. Safiye için değil ama, belki başka çocuklar için… Ve bu akşam, bir aydır hayalini kurduğum halk sağlığı eğitimlerinin ilkini, “Şark Çıbanı nedir, nasıl mücadele edilir?”i yaptım.

Başta köyün muhtarını sağlık ocağına çağırıp “Muhtar, ben bir halk eğitimi yapmak istiyorum, konusu şark çıbanı. Sağlık Ocağımızda eğitim yapabileceğim uygun yer yok ama köy okulunda bir saat toplanalım konuşalım istiyorum” dediğimde önce şaşırarak baktı bana. Ama “şark çıbanı bir sinekle bulaşan, sivilce gibi bi yarayla başlayıp zamanla büyüyen, bir yılda geçip tedavi edilmezse yerinde iz bırakarak iyileşen bir hastalık bu köy de risk altında; baraj kenarındayız ve o sinekten burada da var. Ocağımıza gelen birkaç çocuğun yüzünde izlerini gördüm. Ailelerinin haberi bile yok çocuklarının şark çıbanını geçirip iyileştiklerinden” dediğimde, muhtar yanında elinden tuttuğu kızının yüzüne daha dikkatli baktı ve o şaşkınlık ifadesinin yerini bir korku ifadesi aldı. Evet, o çocuklardan biri, onun çocuğuydu; daha önce o ize hiç dikkat etmemişti. “Tamam, ben cuma günü namazda tüm köylüye duyururum, akşam 6’da hepimiz okulda oluruz!” dediğinde bunu yapacağından emindim artık.

Ve bu akşam saat 6’ya yaklaşırken, okula başlayacağım ilk günün korkusu vardı içimde. Tıp Fakültesinden mezun olalı 2 ay olmuştu ve şimdi bu ıssızlıkta köy doktoru olarak, köy halkını toplamış onlara eğitim verecektim. Bu akşamki ilk eğitimin katılımcıları erkekler olacaktı. Ee hocam, ülkemizin Güneydoğusunda bir ilçenin köyünde eğitim yapacaksam, ilk uyum adımını ben atlamalıydım, alışkanlıklarına saygı duyduğumu göstermeliydim. Tabii bir de köye yeni gelen kadın doktorun yapacağı eğitime kuşkuyla bakacak pek çok erkek, eşlerinin katılımını önleyebilirdi, bunu riske atamazdım. Böyle pek çok acaba vardı aklımda; “gelecekler mi, ne düşünecekler, bir faydam olacak mı?” daha bir sürü soru ve korkuyla bastıran akşam karanlığında okula gittim. Sınıflardan birinin aydınlık olduğunu görüp ordan yükselen sesleri işitince bahçedeki okul müdürüne koştum “çocukların dersi devam mı ediyor bu saatte?” diye sordum. “Bu sefer gürültünün kaynağı bizim öğrenciler değil, sizi dinlemek için toplanan köylüler” dedi gülerek. Şaşkınlıkla sınıfa gittiğimde 48 kişi bekliyordu, 78 haneli köyümde. O anda öyle mutlu oldum ki.

Hocam nasıl dikkatle dinleyip önemsediklerini görmenizi çok isterdim! “Şark çıbanı diye bir şey duydunuz mu daha önce” diye söze başladığımda, arkada oturan çok yaşlı bir amcanın “yok valla doktor bey, şimdi sen diyosun ya, aha biz yeni duyuyoz” demesini; aralarda ne kadar iyi anladıklarını belli eden sorular soruşlarını (biz öğrenciyken böyle güzel sorular soramıyorduk) eğitimin sonunda herkesin “Allah senden razı olsun, çok saol” deyişini. Dinleyenlerden biri “Bu hastalığın adı neden şark çıbanı?” diye sorduğunda o şirin amca atılıp “niye olacak, bizde hep ahırlar evimizin içinde. Hayvan pisliklerinin içinden geçip eve giriyoz, pis sular çöpler var her tarafta; aha bu sinek de pisliğe geliyor, bizi de hasta ediyor; bunlar hep şarkta böle, başka yerde deel, onun için adı şark çıbanıdır”diye cevap verdi bu soruya. Bundan daha güzel bir geri bildirim düşünemezdim.

Eğitim biterken “bir gün de bizim hanımlar gelsin, onlara da anlatıver, onlar da öğrensinler sana zahmet doktor hanım” cümlesi de güvenlerini kazandığımı gösteriyordu. “Yer dar yoksa hanımlarla beraber gelsek de olurdu” cümlesiyse benim onlara gösterdiğim saygının karşılıksız olmadığını, gönlümden geçeni bilip artık onay vereceklerinin ispatıydı. Bir de “doktor bey”liğe tam da alışmışken doktor hanımlığa terfi ettiğimi fark ettim bu akşam, yine mutlu oldum…Hocam ya, ben iyi ki doktor olmuşum. Ne güzel meslekmiş bizimkisi! Şu anda lojmanımdayım, elektrikler kesik ama eski zamanlardaki gibi mum ışığında mektup yazmayı da deneyimlemiş oldum.. Sular da akşam 7’den sabah 7’ye kadar yok ama mutlu olmak için elektrik su beklemeye de gerek yokmuş, ben bu köyde bunu da öğrendim. Sizi de en yakın zamanda köyüme, sağlık ocağıma bekliyorum, daha anlatılacak çok şey var hocam, görüşmek üzere…

Mektubu okumayı bitirince Safiye ile göz göze geliyoruz. “Üzmedim seni umarım” diyerek, bir bardak serin su uzatıyorum. Nemli gözleri ışıldıyor “Bu mektupta sadece çocukken kaybettiğim babam ve utanıp sıkıldığım yara izim yok. Bugüne kadarki emeklerimi anlamlı kılan çocukluğum ve gurur da var” diyor. Susuyoruz... Sularımızı yudumlarken Bedri amcayı ve Kedi Zeze'yi düşünüyorum. Gözüm istemsizce bahçedeki mavi kulübeye, koridorun en sonundaki bekleme koltuğuna kayıyor. Efsane gerçek olsa güzel olur muydu acaba? Unutma Pınarına gidip unutmak ister miydik kötü anıları?



[1] HbA1c:Şeker hastalarında tedavi etkinliğini ölçmek için kullanılan bir kan testi. Bir izlem testidir.

 

[2] GGK: (Gaitada Gizli Kan):Kolon ve rektum kanserlerine erken teşhis koyabilmek için yapılan dışkı testi. Bir tarama testidir.

 

[3] Kalıcı Kolostomi: Barsak operasyonları sonrası barsak sonunun karın bölgesine ağızlaştırılması. Geçici veya burda söz edildiği gibi kalıcı olabilir.

[4] Procrustes Yatağı: Yunan mitolojisinde, misafirlerinin boylarını yatağa uydurmak için, kol ve bacaklarından çekip uzatan veya kırıp kısaltan dev miti.

 

[5] Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Çeviri: Fatih Özgüven (İstanbul, Can Yayınları,2017) Syf 126.



                       MESAJ/Kamile Keskin

 

           Yaklaşık 5 yıl önceydi, dünyanın ruhunu hissedip, mesajına kulak verip, peşinden gideli! Daha dün gibi aklımda kafamda dönen sorular: “Daha ne istiyorsun?” diyordum ya da annemin ve çevremdekilerin bana söyledikleri bu sözlerle kendimi burada kalmaya ikna ediyor, konfor alanımı korumaya çalışıyordum. Ülkemde her şeye sahiptim: İyi bir iş, ev, aile ve de güneş… Değer miydi bu yaştan sonra zorlu sınavlarla boğuşmaya yeni bir dil ile hem de güneşi olmayan başka bir ülkede!

            Karşıdaki kitapçı dükkânı ilişti gözüme Almanya dönüşü indiğim İstanbul Atatürk Havalimanı’nda Diyarbakır uçağını beklerken. Dört saatlik bekleme süresince okuyabileceğim bir kitap bakarken köşedeki rafta Dünyanın Ruhu kitabı göz kırptı bana. Fransız Sosyolog ve Filozof olan Frédéric Lenoir tarafından kaleme alınan kitabın arka kapağındaki kısa notu okuduğumda, alacağım kitap belliydi artık. Almanya’da girdiğim mesleki sınavda başarısız olmuştum. Bununla birlikte sınav jürisi Almanya’da bir süre yaşadıktan sonra tekrar sınava girip mesleki izin alabileceğimi söylemişlerdi bana. Almanya’daki sosyal yaşama entegre olmam gerekiyormuş önce.

           Kitabı 1 saat gibi kısa bir sürede okuyup kapağını kapattığımda kararımı vermiştim bile: Geri dönüş yoktu ve gidiyordum!   “Dünyanın ruhunun size sunduğu işaretleri, mesajları okuyabilmeniz ve bazen de riskleri göze alıp gitmeniz gerekir.” diyordu kitap. Bu tür şeylere pek inanmasam da bunun benim için bir mesaj olduğunu hissettim ve iki hafta gibi kısa bir süre sonra tüm riskleri göze alarak Almanya’daki yeni yaşamıma başladım.

           Kendi kendime bu göçün bir sebebi olmalı diyordum. Vakti geldiğinde zaman gösterecekti bunu bana.

          Başka bir ülkede, başka bir dilde hekimlik yapmanın bana ve mesleğime kattıkları yanında Türkçe ve Kürtçe konuşabilmem hastalarla iletişim konusunda daha rahat hareket etmeme imkân sağlıyordu. Özellikle Suriye savaşından sonra Almanca bilmeyen hasta sayısında büyük bir artış yaşanmıştı burada. Bir gün poliklinikte Anestezi öncesi muayenesine gelen, birlikte geldiği tercüman’a ihtiyacı olmaksızın konuşabildiği hem de kadın olan bir doktorla karşılaşmanın sevincini yaşayan Yezidi genç kızın şaşkınlığı, beni yıllar önce çalıştığım Siirt Baykan’da, kendi ana dilini konuşan kadın bir doktor görünce oldukça şaşıran yaşlı teyzeyi hatırlamama ve gayri ihtiyari gülümsememe neden oldu. Ameliyat sırasında Narkoz nedeni ile ölürse vereceği telefon numarasından ailesini arayıp, haber vermemi istiyor benden bu genç hastam. Böyle bir şeye gerek olmayacağını anlatıp, burada iyi bir eğitim alması gerektiği konusunda anlaşıp uğurladım onu.

       Sonrasın da Yoğun Bakım Ünitesine mülteci evinden getirilen genç bir kadın hasta, alıp beni Diyarbakır’da çalıştığım yıllara götürdü. İntihar amaçlı Parasetamol zehirlenmesi nedeniyle getirilen genç kız henüz Almanca konuşamıyordu. Yaklaşık 6 aydır burada yaşadığını, Almanya’da yaşayan nişanlısı ile evlenmek için Şengal’den geldiğini, fakat kurallar gereği nişanlısı ile evlenmesine izin verilmediğini ve “heim” dedikleri mülteci evinde yaşamaya mecbur bırakıldığını anlattı bana bu hastam. Diyarbakır’da Şengal’den gelenlerin kaldığı Mardin yolundaki kampta gönüllü olarak çalışırken dinlediğim hayat hikayelerini ve hemen hemen hepsinden duyduğum Avrupa’da yaşama hayalini anımsadım bir an. Almanya’da Parasetamol ile intihar vakalarını son sürece kadar unuttuklarını belirten doktor arkadaşım mülteci evinde maalesef tecavüz vakalarıyla sıklıkla karşılaştıklarını, gebelik testi yapmamız gerektiğini söyledi bana. Derin bir keder hissettim kalbimin en derin yerinde. Sonra tedavi için elzem olan Asetilsistein preparatını zor da olsa temin edip tedavisini tamamlayabildim. Kadın hastamı Psikiyatri kontrolü planlayıp taburcu ettik mülteci evine!

        Diyarbakır’da çalışırken çok sayıda intihar vakası takip etmiştim ve çoğunluğu genç yaştaki kızlardı. Bunlardan hiç unutamayacağım Ayşe adındaki, 20 yaşındaki hastamı kederle anıyorum şimdi. İntihar amaçlı fare zehiri içti denilerek getirilmişti Ayşe. Bilgi almaya gelen Ayşe’nin babası hiç konuşmuyor, soruları, daha doğrusu o yegâne soruyu amcaları soruyordu: Öldü mü?  Bunu o kadar soğukkanlı ve acı duymadan soruyorlardı ki isteklerinin gerçekten Ayşe’nin bir an önce ölmesi olduğunu hissetmemek elde değildi. Evet, Ayşe öldü maalesef! Onu kurtaramamıştık. Daha sonra polis sorgusunda amcaları tarafından boğazına huni ile zorla fare zehiri boca edilerek, aslında katledildiğini öğrendik dünyalar güzeli bu insanın. Hem de sadece arkadaşı ile telefon üzerinden mesajlaştığı için. Sebep? Tabii ki her zaman arkasına saklandıkları, aslında hiç sahip olamadıkları namus! Bu ve benzer şekilde yitip giden birçok hayata şahit oldum meslek hayatım boyunca ve maalesef şahit olmaya devam ediyorum Almanya’da olsam da…

         Korona Pandemisini yaşadığımız şu zamanlarda, bu hastalığı, dünyanın ruhunun insanlığa bir mesajı olarak yorumluyor ve hissediyorum. Dünyayı tüketiyoruz bencilce. Almanya bu dönemde en güvenli ülkelerden biri. Bunu çalışırken de hissediyoruz. Her şey müthiş bir titizlikle planlanıp, uygulanıyor. Ancak Covıd19 Ünitesinde aktif olarak çalışırken şahit olduğum ve Korona Paronayası dediğim bir durum başlamıştı pandeminin ilk zamanlarında. Neredeyse diğer hastalıklar unutulmuş, belirli birtakım semptomların varlığında hastalar doğrudan Covid19 Ünitesine yönlendirilir olmuştu. Bizde Covid19 Ünitesinde esas teşhisi koyup, hastaları ilgili kliniklere gönderiyorduk.

        Birkaç gündür rahatsız olan ve bu zamana kadar gayet sağlıklı olan eşim de kendisini Korona olduğuna ve atlatacağına inandırmıştı. Altta başka bir şey çıkabileceğini söyledim ve yine de hastaneye gitmesi gerektiği konusunda ısrar ettim. Israrlarıma dayanamayarak hastaneye başvurdu eşim.

        Çocukken babamdan dinlediğim ve hep etkisinde kaldığım bir masal vardı. Ailesiyle birlikte yaşayan ve genç bir kız olan Zeynep Hatun’un masalı. Bir hayli zamandır penceresine her gün konan kuş dermiş ki Zeynep Hatuna: “Cik cik cik, cik cik cik, hasta ve yaralı biridir Zeynep Hatun’un kısmeti.” Bu duruma dayanamayan ve bunu kendisine gelen bir mesaj olarak yorumlayan Zeynep Hatun, ailesiyle vedalaşıp, kuşun peşinden yola koyulur. Bir Kasr’ın içindeki hasta ve yaralı bir adama götürür kuş onu. Zeynep Hatun bu genç adama çok iyi bakar ve adam iyileşir. Kasr’ın Beyi olan adamla Zeynep Hatun evlenip mutlu bir ömür sürerler.

       Şu zamanlarda kendimi, bu masalın içinde gibi hissediyorum. Eşimi çalıştığım hastanede bırakıp, doktor arkadaşımın bana söyleyemeyip okursun diye verdiği tomografi raporunu, beni eve, çocuklarımın yanına götüren trende gözyaşlarıyla defalarca okuduğum ama kabullenemediğim günden beri. Başka bir ülkeye ani bir kararla başladığım yolculuğumun nedenini bu kısacık tren yolculuğunda algılıyordum. Ve o an hissettim bu göçün nedenini.

Eşimin genetik kaynaklı bu hastalığının tedavisi, daha iyi şartlarda yapılamazdı! Olabileceğimiz en iyi yerdeydik! Masaldaki gibi mutlu sona doğru yol alıyoruz hala. Az kaldı!

 


     Covid Günlerinde Hekimin Hasta Olarak Tanıklığı[1] DrLevent AKYILDIZ


Aylardır Covid 19 olguları izliyorum. Aralık 2019’da basından haberdar olduğumuz hastalığın ülkemize girdikten sonra gündelik hayatımızın temel belirleyicisi haline dönüşmesi çok sürmemişti. Günü poliklinik, klinik ve yoğun bakım düzeyindeki hastaların takibi ile mesai düzeyinde tamamlamak ne mümkün! Paralel bir muayene, danışma alanı olarak telefon mesajları, whatsapp iletileri. Akşam bir yandan çevrimiçi ortama taşınmış toplantı trafiğine dahil olmak, farklı mecralarda iletişim seli ve sağanağından payımıza düşenle hemhal olmak. Minik dokunuşlarla farklılıkları olan bir sağlık çalışanı pandemi hali.

Bu süre zarfında çok sayıda sağlık çalışanını hekim olarak Covid 19 tanısıyla takip etmek tedavi sürecinde destek olmak durumunda oldum. Klinisyen olarak alanımla öncelikle ve ağırlıkla yolu kesişen pandemi düşünsel, duygusal, toplumsal yansımalarıyla da derin, katmanlı okumalara açık davetiye idi. Bunlardan süzebildiklerimle de karınca kararınca tabip odası, uzmanlık derneği vb mesleki örgütlenmelerde oluşan dayanışma ve imecenin bir parçası olabilmek üzere gayret ettim. Çalıştığım hastanede pandemiye dair yapılabilecekler, uyarlamalar bahsinde çabaladım...

Aylar geçti. Geçti denilince yoğunluğu yaşayanlarca bilinecek kadar yoğun. Kişisel koruyucu ekipman (KKE) konusunda pandeminin başında erişim, donanım sıkıntısı yaşayan sağlık çalışanlarına kıyasla şanslı idim. Hemen ilk vakitlerden itibaren gerek kendime, aileme, sevdiklerime sorumluğum gereği, gerekse hastanede rol model olmak vb saiklerle azami dikkat ve özen göstermiştim. Uzun aylar boyunca hastanede hemen hiçbir yiyecek, içecek tüketmeyişim de bu konuda zaafa düşmemek amacıyla idi. Kişisel olarak artmış riskimin diğer arkadaşlarım için de tehdit olmasını istemiyordum.

Eylül ayı başlarında ‘olağan seyrinde ‘ bir poliklinik günü. Öğleden sonra bir yorgunluk ,eklem ağrısı. Yapacak iş güç bitse de eve kendimi atabilsem. Eve varıyorum. Hızlı bir duş. Sıvı alımım yetersiz olmalı. Hızlıca sıvı takviyesi. Sanırım uyumadan önce kimi ağrı kesici ilaçlar da iyi olacak. Zihnimde bir çengel. Bu da nereden çıktı? Kısa bir uyku. Halsiz, yorgun bir uyanma. Sıram gelmiş olmalı! Sabah  kan vermeli, mikrobiyolojik inceleme için burun ve ağızdan  sürüntü de… Ama kendime dair planlamalarımı kesintisiz yapma fırsatım pek yok. Yetişmeye çalışmanın ayrıca bir stres kaynağı haline dönüştüğü telefonlara, iletilere bir ara vermek mümkün görünmese de…

Hastanede laboratuvar tetkikleri için kan vermek, sürüntüyü verip ardından akciğer grafisi ile temel destekleri alarak eve dönüp beklemek. Laboratuvar bulguları ılımlı işaretlerle  olağan şüpheliye göz kırpıyor. Öğleden sonra mikrobiyoloji uzmanı arkadaştan bir telefon…”Abi maalesef pozitif. Virüs yükün sanırım fazla…20-22 döngüde hemen sonuç verdi. Bazen 35-40 döngüyü görmek gerekiyor…” Süreç boyunca kendim için ilk kez ‘galiba şimdi’ dediğim bir anda ön tanım tanıya döndü. Netleşmiş olması bir duraksama, soluklanıp sonrasının belirsizliğine geçiş. Gerekebilir ağrı kesici, ateş düşürücüler elimin altında. Başlangıç değerlerinin elvermesiyle evde izolasyon ve takip seçeneğim belirdi. Hane başına düşen istatistik verileri hayli artmış olan oksijen doygunluk ölçümü cihazı bende de var. Eklem ağrılarım hayli şiddetli olsa da henüz solunumsal yakınmam yok. Evde mutlak izolasyon sürecim başladı.

Nicedir yaşamakta olduğumuz yoğunluk evde kalmayı da hayli unutturmuş. Ama kendinle kalabilmek özlenmiş bir çoğalabilme olanağı. Pandemi odaklı okumaların yanısıra vaktinin gelmesini beklemiş nice kitap dergi var gözümün önünde duran. Zihnimde içerikleri değişim gösteren listeler var. Hastalık düşüncesine karşın zor zamanlarda dahi okuyabilmeye tutunma kapasiteme güveniyorum. Bir yazarın ifadesiyle ‘okuma kondisyonumun’ gücüne. Okumalarıma başladım.  Kitaplar bitiriyorum. Böyle sürdürebilsem ne iyi! Kimi telefonlarda aldığım soru : “sizce nasıl oldu? “ Hani hastalığına bir milât belirleyenler vardır:  'Filancanın evinde idik camı açtık, o ara soğuk aldım zannımca'. Oradaki belirleme tutkusu ve kesinliğine tereddüt ve gıpta ile bakardım. Yok benim için bir milât! Tutsam hissi verir somutlukla zihnime düşen bir görüntü yok. Korunmamın tek zaaf hali, klinik vizitlerde sırılsıklam olurken maske mukavemetinde yaşanmış olabilecek direnç kaybı diye geçiriyorum aklımdan. Sürecin başında polikliniği değişmiş idim, camı daha fazla açılan bir oda, açıldığı koridorda cam var. Kapı açık. Bir önemi kaldı mı bunların? Bir keşkenin kuşatmasında değilim en azından. Bireysel önlemler konusunda elimden geldiğince titiz davrandım.

Tanı almış olmak benim açımdan bir es verme imkânı olarak başladı. Peki ya ailem? Sevdiklerim, dostlar… İş arkadaşlarım açısından ne ifade ediyor? Gelmesi kaygıyla beklenen ama geleceği bir nevi kaçınılmaz sayılan ile buluşmak. Kimi meslektaşlarımın, ‘o denli dikkat ve özenle o kaçamadıysa’ demeleri kimilerinin ‘bu temponun sonunda olmaması mümkün değildi ‘cümleleri kulağımda… Evde olmak kaygının şiddetine dair frenleyici olur mu? Etrafınızda bir kaygı halesi belirince ya bu sarmala eklemlenmek ya da kaygıya karşın sakin kalabilmek olası. Ama sanırım bunlar seçmenizle çok da bağlantılı değil. Bunca aydan sonra biliyorum ki gündelik yaşamda çok sakin, dingin sağlık çalışanları da hastalık sürecinde farklı duygusal yanıtlar, kaygının egemen olduğu davranışlar sergileyebiliyor. Kendi tutumum ne olacak acaba?

“İyiyim. Bir sıkıntım yok.” Bu ifadeler durumumu belirtmek dışında soranların kaygısını gidermek açısından da dilime takıldı. Olabildiğince az kişinin kaygılanması dileğiyle ne kadar az bilinse diye düşünür oldum. Kırgınlık, eklem ağrıları, halsizlik okumama engel değil. Buna seviniyorum.  Gün içinde baktığım oksijen doygunluğu düzeylerim de iyi seyrediyor. Evde olmamdan kaygılanan dostlar var. Onlara da söylediğim aklımdan geçtiği haliyle bir terslik belirirse hastane ortamına geçmek.

Evde 4.günüm. Öksürük mü yokluyor ne? Bir bakalım sürer mi? Ama duş, lavabo vb temel efor sonrası yoklayınca oksijen düzeyimde de bir gerileme var. Hastaneye bir uğramak ve kontrol değerleri bakmak iyi olacak görünüyor. Öksürük de biraz daha yerleşik hal almaya başladı zaten. Hadi bakalım sabah hastaneye bir geçelim. İlk yakınmadan bu yana da 5 gün civarında geçti. Sabah hekim arkadaşımın önerisini  de dikkate alarak pandemi başından beri ilk kez bilgisayarlı bir görüntüleme için radyoloji bölümündeyim. Cümledeki “ilk kez” ifadesi defalarca kendi alarmı ile bilgisayarlı tomografi ile karşıma gelmiş sağlık çalışanlarının zihnime düşmüş hissiyat tortusu olmalı.

Ekranda kendi toraks bilgisayarlı tomografi görüntüme bakıyorum. Akciğer tutulumum var. Öksürük ve oksijen düşüklüğüm ile uyumlu. Pandeminin başından beri birlikte çalıştığım meslektaşımla konuşarak hastaneye yatışıma karar veriyoruz. Bu aşamada artık hekim olmaktan hasta olmanın belirginleştiği bir evreye geçtiğimi de hissediyorum. Sürecin yönetimini, seyrini bu vesile ile meslektaşıma bırakmak yerinde olacak. Bir sağlık çalışanının tedavi sürecini yönetmenin olanca ağırlığını, zihinsel yükünü dostların omuzlarına bırakarak hastanede yatarak tedavi takip başlıyor. Eldeki seçenekleri bilmek, olabilecekleri tartmak belirsizliği vurgulayarak kaygıyı da perçinleyebilir,  yapabileceklerin konusunda kişisel kaygının gereksiz bir yük oluşturacağı düşüncesi bir ‘zorunlu huzur’da üretebilir.

Hastane odasında yatınca odanın boyutları ve donanımı farklı algılanıyor. Ölü Ozanlar Derneği filminden bir sahne geliyor aklıma. Ders sırasının üzerine çıkılarak bakılan bir sınıf.  Baktığınız yer, bulunduğunuz konum aynı mekânı farklı görmenize neden olabilir. Telefon iletişimimi sınırlandırıp yanımda yöremde bulunan ne varsa okumaya çalışıyorum. Karar verdim kendimi hekim olarak izlemeyeceğim. Ama hasta olarak da sizin için kaygılanan insanlara bir temas kapısı aralamalı. Bu nedenle haber akışını aile nezdinde hekim olan ağabeyim, meslektaşlar, dostlar için de tedavimi üstlenen hekim dostlar, arkadaşlar sağlamaya başladı.

Nefes darlığım artıyor. Daha sık öksürmeye başladım. Yanıbaşımda duran mobil cihazla parmak ucundan oksijen doygunluğu ölçümlerimde bir düşüş gözlüyorum. Soranlara iyiyim merak etmeyin diyorum. Hastalığın bu evresinde oksijen düzeyinde bir düşüş olabilir. Grafimde infiltrasyonlar artıyor. Olabilir. Bu evrede olağan radyolojik bulguların seyrini unutmayalım. Kötüleşebilmek de hastalığa dahil. Şimdilik burnumda bir oksijen kanülü ve üzerinde basit maske ile idare ediyorum. Sahi bir cümleyi kaç nefeste söylemek mümkün? Ya da istemsiz bir öksürük ile göğüs kafesinde bir yerler yırtılıyorcasına acı nasıl oluyor? Bir bardak suyu kaç nefeste içebiliriz? Önerilenlere uyarak yüzükoyun, yan pozisyonlarda yatıyorum. Okumaya çalışan gözlüklü biri olarak pek konforlu sayılmaz. Gencecik hemşireler gelip kanları alıyorlar. Damar bulmak çok kolay değil. Hastalığın azizliği diyorum arkadaşlara. Sizin hatanız değil. Öte yana bakarak en az tereddütle işlemlerini yapabilmelerine yardımcı olabilmek istiyorum.

Yatışımdan bu yana hastalık ilerleyişini sürdürüyor. Mevcut seçenekleri  arkadaşlar uyguluyor. Uyumlu bir hastayım. Kişisel yaklaşımımdan bağımsız olarak nasıl isterseniz demekle yetiniyorum. Onların omuzunda bir meslektaşı , arkadaşı izlemenin yükü var. Hasta olarak dahi ağırlığını duyumsuyorum. Bu takibe destek vermek üzere bir araya gelmiş nice dost  olduğunu da öğreniyorum. Fazladan bu yüke istemeden de olsa katkıda bulunmak istemiyorum. Oksijen gereksinimimde artış daha da belirgin hale geldi. Daha sık kontrol ediliyorum. Arkadaşım, yüksek akım oksijen cihazı temini için ilgililerle görüştüğünü en kısa sürede elimize geleceğini paylaşıyor. Pozitif hava yolu basıncı verecek bir solunum destek cihazını da uygulamanın iyi olacağını paylaşıyor. Olur tabi, nasıl isterseniz diyorum.

Gözlüklü biri için yüzükoyun kitap okumak zahmetli demiştim.  Peki ya solunum cihazı maskesi bağlanırken. Maskenin yarattığı bası hissi ve konfor kaybı esnasında o zamanı en iyi geçirebilmek için müzikten yararlanmaya karar veriyorum. Fazıl Say, Beethoven, Vivaldi vb seçimlerimi yapıyorum. O anda sadece bir maskenin ardında değilim. Zihnimde bir konserin orta yerindeyim. Maske çıkarılıp burundan oksijen desteğine geçene kadar süren yapıtlar dinliyorum. Diş Hekimi koltuğunda oturan bir kimsenin başvuracağı tarzda sahilde, şezlongda uzanıyorum türünden  dissosiyatif kapasite kullanımı da denilebilir. Ama daha da önemlisi zihnimi ve iyimserliğimi diri tutmam gerektiğini düşünüyorum. Bedenim de buna eşlik eder umuduyla. Aklın muhtemel kötümser senaryolarına iradi iyimserlikle direnmek.

Uzun nazal kanülle oksijen desteği alarak hareket edebiliyorum. Basit hareketler sırasında bile epeyce nefesim daralıyor. Es kaza boş bulunup esneyecek olsam ya da hazırlıksız bir öksürük canımı yakıyor. Sözü edilen yüksek akım oksijen cihazı geldi. Monte edilmesini takiben kullanmaya başladım. Epey yüksek destek altında ancak asgari hedeflere erişiyorum. Arada devamlı pozitif havayolu basıncı uygulanıyor. O geçişlerde maske yüzümde ama henüz sistem devrede değil iken kısa saniyeler uzun seanslar olarak algılanıyor. Kendime telkinde bulunuyorum ‘az kaldı sık dişini’. Yanıma gelen arkadaşların yüz ifadelerinden, ürkek sorularından sürecin kritik bir evresinde olduğum düşüncesi perçinleniyor. Maske ile ekrana dönüp bakmak zor ama bir ara hayli düşük oksijen doygunluğu değerleri ilişiyor. Bakılan kan gazı değerleri de öyle. Sanırım odaya hekim olarak girmiş olsaydım olası entübasyon için hazırlıklar yapmak gerektiğini düşünürdüm. Böylesi anlarda hasta ve hekimlerin örtük, sessiz bir anlaşmaya uyduklarını düşünürüm. Bilip farkedip dile dök(e)emediklerimiz üzerine.

Bu sırada ziyaretler ve artan telefon trafiği üzerinden başka bir merkeze nakil tekliflerinden söz ediliyor. Bu konuda yatarken de kararımı vermiştim. Uzun zamandır kimlere ne koşullarda, nasıl yaklaşım sergilediysek aynı koşullarda tedavi takibim sürsün istiyordum. Hoş zaten daha başka ne yapılabilir sorusuna cevap olarak bu ya da şu denenebilir denilenler çaresizlik yansıması yaklaşımlar olmaktan öteye geçememişti. Bu koşullarda yoğun bakımda mevcut odadan arena olarak adlandırılan ortak hasta alanına aktarıldım. Yüksek akım oksijen ile devamlı pozitif havayolu basıncı uygulamaları ardışık olarak sürdürülüyordu. Ama bu yer değişikliğinin biricik somut karşılığı, uyutularak boğazıma bir boru konulmasıyla solunum cihazına bağlanmam gerekebilirdi ve gecikmeden uygulanabilir bir ortamda izlem sürmeliydi.

Kelime aralarında dahi nefesim kesiliyor. Neredeyse saatlik üst değiştirmem gerekecek denli terliyorum. Kalp atım sayım epey düşük seyrediyor.  Bu da olağan seyire dahil mi? Kalp kasım da mı tutuldu? Büyük bir yudum suyu içebilmek hayli meşakkatli bir eylem. Diğer yataklarda yatan hastaların çeşitli sesleri, takip cihazlarının sesleri, alarm ve sinyalleri, her daim belli bir seviyenin üzerinde açık ışıklar ancak çilenizin büyüklüğü ölçüsünde kayıtsız kalabileceğiniz bir yeğinlikte. Müzik dinlemek de epeyce zor hale geldi. Uyuyor muyum yorgunluktan sızakalıyor muyum? Alacakaranlık bir hengâme. Maske ve oksijene uyum sorunu yaşayan bir komşu hastanın sorusu geliyor :”Hocam memleket”. Bak maske ve oksijeni takarsan daha rahat nefes alacaksın diye yanıtlıyorum öncelikle soruyu. İlerleyen saatlerde genel durumu daha da bozuluyor. Uyutularak solunum cihazına bağlanıyor. Yanda su isteyen teyzeyi ‘maskeni çıkarınca vereceğim’ diye ikna etmeye kalkan hemşire arkadaşa ‘maske boğazını çok kurutmuştur’ diyorum. Yatakta ve yatağın dışında öncelikler farklı. Sizin tedavinin bir bileşeni olarak olağan ve zorunlu uygulamanız hastanın o sırada yaşadığı sıkıntı ile özdeşleşebilecek bir çile uygulaması olabilir.

Yoğun bakım arenada geçen günlerde hayatını kaybeden insanlar gördüm. Su isteyen kadın, memleket nere diyen adam da dahil olmak üzere. Bilincin korunduğu organ yetmezlikleriyle kaybedilmiş yaşamlara yanı başlarında tanık oldum. ‘Ölüm canın has yoldaşı’ biliyor olsak da hayatın elinizden ipek bir mendil misali  kolaylıkla kayıverdiğini görebilmek çarpıcı. Hekim olarak mücadele ederken gösterdiğimiz profesyonel metanetten azade olarak insanların hayatlarının son vakitlerine dair yaşantılarını gözlemek yaralayıcı, sarsıcı bir tecrübe. İçeride dışarıda, hasta, hekim ve hasta yakını olarak aynı acıdan payımıza süzülenler genişçe bir yelpazede yer alıyor.

Büyük özveri ile çalışan gencecik hemşireler, uzun mesai saatleri. Evlerine dair kaygılar, sorular paylaşıyorlar. Yeni tanı almış ya da tedavisi süren aile yakınları var. Bir hemşire arkadaşımızın amcası yatıyor. Babasını bir hafta önce Covid 19 nedeniyle kaybettiklerini öğreniyorum. Hastalığı atlatanlar var. Bakalım sıra ne zaman bize gelecek diyenler de. Mücadeleyi en sıcak bölgede sürdürenler evlerinde de yangını hissediyorlar tenlerinde de. Koşturmacalarını izlerken iş yüklerini çoğaltmamayı diliyorum. Olabildiğince az sayıda seslenmeye gayret ederek. Lavaboya gidebilmek için mobil oksijen tüpü gerekiyor. Lavaboda iken tüpün bitmesi dönülecek yatağa olan kısacık mesafeyi maraton koşusuna çevirebiliyor. Bacaklarım onca zamandır bedenimi taşıyan onlar değilmişçesine güçsüz. Sadece onlar mı? ‘Öyle ağırım ki kendime’ ifadesini bedensel olarak böylesine yakıcı deneyimlememiştim daha önce. Uzun, kasvetli, ağır bir yolculuk .

Arenada üçüncü günüm olmalı. Boğuştuğum dalgalar tepe noktasını gördü sanırım. Yüksek akım oksijen desteği ihtiyacım sürse de bu eşikte bir duraksama var. Ek solunum cihazı desteği gereksinimim azaldı. Dinlenebilmeliyim. Çok yorgun düştüm. Telefon kamerasında gördüğüm çehre ürkütücü olacak denli dağınık. Şimdi diş fırçalamak, alınacak bir duş paha biçilemez. Düşününce zihnime yayılan ferahlık dahi müthiş. Odaya geçebilsem oksijeni orada alabilsem. Ortamın sesi, uyaran miktarı azalsa ve dinlenebilsem. Sanırım mümkün olabilecek. Odaya geçişim sürecin gerileme evresine geçtiğinin göstergesi.

Odadayım. Oksijen desteği ihtiyacım sürüyor. Ama ortam sesi azaldı. Yatakta iken müzik dinlemek, okumak, film izlemek mümkün. Konuşmak hayli zorlayıcı. Aileye bir görüntü vermek ama konuşmadan kısa sürede kapamak. Hırçın , azgın dalgalardan aştık mı ne? Dostlardan gelen mesajları okuyorum. Hastaneden arkadaşlar uğruyorlar. Ne çok dost selamı iletiliyor, sevindirici. Bir yandan da istemeden ne çok kişiye kaygı uyandırdım hissi. Yan odalarda da kimi meslektaşlarım yatıyor. Telefonuma görüntüler, tetkikler düşüyor. Kendi hekimliğime soyunmamış olsam da hekimlik pandeminin orta yerinde ara verilebilir bir meslek değil.

Hemen her güne yeni bir tanıdık, meslektaş, dost ismin tanı aldığı haberi ile başlıyoruz. Bu sefer sıra takibimi üstlenen yol arkadaşım meslektaşımda. Onun süreci nasıl geçecek acaba? İnsan kendisi için taşımadığı kaygıyı, tedirginliği en çok da birlikte mücadele verdiği insanların hastalık haberi ile duyumsuyor. Bir yandan yan odalardaki meslektaşlara destek ve dayanışma amaçlı mini ziyaretler yapıyorum. Yatağa döndüğümde sürenin kısalığına karşın oksijen desteği ile buluşma ihtiyacım kaçınılmaz.

Günler akıyor. Bazen minik bazen daha iri bir adım ile toparlanma kimi günler yerinde sayma sürüyor. Bedenim daha iyiye gidiyor. Tedavi sürecini belirlemek bakımından yenilenen görüntülerim hayli ürkütücü. Belli ki henüz katedilecek yolumuz var. Arada yol kazalarına uğramamak kaydıyla. Cümlenin maksudu bir rivayet muhtelif dedikleri üzere sürecin devamı için öngörüler, yaklaşımlar çeşitlilik arzediyor.

Hastaneden eve geçiş evresine kadar ondört günü yoğun bakımda geçirilmiş bir hastalık sürecinden kimi satırbaşları okudunuz. Kalan hayatınızın algısına, akışına damgasını vurabilecek denli ağır, yorucu, yıpratıcı bir süreç. Pandeminin insanlık tarihine yansımaları şüphesiz çok katmanlı, derinlikli sorgulamalar, analizlerle irdelenmeye, tartışılmaya devam edilecek. Ama büyük toplumsal, politik, ekonomik, ekolojik, medikal mülahazaların ardında milyonlarca böylesi küçük minik yaşantılar olduğunu da akılda tutmalı. Hayatını kaybetmiş tüm sağlık çalışanlarına minnetle ve pandeminin yüz akı olmak üzere adanmışlıkla gayret veren sağlık emekçilerine saygıyla.

 



[1] Bu yazı ilk olarak Toraks Bülteni Ocak  2021 Sayısında yer almıştır…. 


 

                           HASTA BİR HEKİMSE / Dr. Mustafa TÜRKEN

Şüphesiz, herkesin bir gün yolu acil servise düşer. Umarım çok da şanslı olursunuz. Yıllar önce bir meslektaşımız ve ağabeyimiz olan Dr. Nubar Bakırcıyan’ın bana dediği gibi: “Hepiniz benim potansiyel hastalarımsınız; zaman içinde, eklemlerinizde artroz, boyun bel bölgenizde diskopati oluşur. Böylelikle ağrılarınız başlar ve benim gibi bir Fizik Tedavi Uzmanı’nın muayene kapısını çalarsınız. Kısacası her yaş alan eninde sonunda benim elimden geçer.”

 Acil hekimliği de aynen öyle bir şeydir. Cinsiyet, yaş, kariyer ve meslek fark etmeksizin, beklemediğiniz bir anda kendinizi acil serviste bulabilirsiniz. Acil serviste yıllarca çalışmış, bunun yanı sıra hiç beklemediği bir anda hasta olarak yolu acil servise düşmüş biri olarak, bu konuyu sizlere anlatmaya çalışacağım.

 Evvela şunu belirteyim; Acil serviste çalışmamış bir hekim hangi statüde olursa olsun içinde kocaman bir eksikliğinin olduğunu ömrü boyunca hissedecektir. Acil klinikte çalışan ekip hep streslidir. Hem neden olmasın ki… Hangi hasta güle oynaya acil kliniğe gelmektedir. Her gelen hasta beklenmedik zamansız bir hikâye ve travmayla gelmektedir. Kimi diş ağrısıyla, kimi baş ağrısıyla, kimi kol kırığıyla, kimi yüksekten düşmeyle, kimi kalp kriziyle, kimi trafik kazasıyla… Birey olarak bir an için kendinizi bu durumlardan birinin içine koyarak bilinci açık bir şekilde acil kliniğe gittiğinizi düşünün, sizi karşılayan hekimden ne beklersiniz? Cevabını uzatmadan belirteyim: Sıkıntımızın en kısa zamanda giderilmesini, öyle değil mi? Hep unutulan bir şey var acil ekibinin size sunduğu hizmet karşılığında ‘’Elinize sağlık ya da teşekkür ederim’’ demek çok mu zor? İnanınız ki bu iki cümlecik her iki tarafın işini hayli kolaylaştırıyor. Paldır küldür ve hırçınlıkla hekimin ya da hemşirenin üzerine giderseniz inanın ki size yardım etmeye odaklanmaktan çok kendini savunma pozisyonuna geçerler. Bu hep böyledir. Mardin Devlet Hastanesi Acil Servisinden Diyarbakır SSK Hastanesi’nin Acil Servisine getirilen çilekeş bir amcanın ani bir bağırışı olmuştu. Beş dakika öncesi sıkıntılı olarak geçirdiğimiz bir olayın devamıdır diye kendimi savunma pozisyonunda bulduğumu hiçbir zaman unutamam. Bu durum, acil kavramının bizde iyi anlaşılmadığının da bir göstergesidir. Suçu günahı olmayan adamın o naçar, ağlamaklı durumu bana yıllarca iç acısını yaşatmıştır. Bunun yanı sıra yakınını acil müdahale anında kaybedenlerin acil ekibine yaklaşımı da ne yazık ki problemlerle doludur: Kayıplarının ardından hekimi, hemşireyi darp edenler, etraftaki acil girişim aletlerine zarar verenler, sanki yakınını geri getireceklermiş gibi etrafa zarar vermek için birbiriyle kıyasıya yarışanlar, pencere kıranlar... Bu gibi davranışlar az gelişmiş toplumların eğitim düzeyleri ve sosyolojisiyle ilgili olup acil ekibi için hep bir tehdit ve belirsizlik durumu yaratmakta ve ne yazık ki çalışma şevkini de kırmaktadır.

 Acil hasta, acil doktoru ve ekibinin neler yaşadığını bilemez. Bununla beraber yürüyen sedyelerin çıkardığı sesler, ağlayanlar, inleyenler, imdat diyerek yardım isteyenler, zehirlenmeler, elektrik çarpmaları, ölümü hissedip konuşamayanlar ve ambulans sesleri… Bunlar hep acil hekimin ve ekibinin kafasını acabalarla doldurur.

            Acil müdahale ihtiyaçları olmayıp işlemlerin hızlı yürütülme durumundan istifade etmek için gereksiz yere bu alanı işgal eden insanlar, mesela bir ekstremiteleri hasar görüp acil kliniğe geldikleri zaman ne kadar yanlış davrandıklarını görmeye başlarlar. Bu bağlamda acil kliniğin özel yönetilmesi, mutlaka kendine has kriterlerinin ve öncelikli durumlarının olması ve p dışı unsurların müdahale etmemesi gerektiğini düşünüyorum.

 Yıllarca acil kliniklerde hekim olarak çalışmış biri olarak nihayet “Acil hasta” olarak benim de buraya yolum düştü. Umarım son olur, ama bu imkânsız gibi duruyor. Yaşadıklarımı ve hissettiklerimi sizlere anlatayım:

 “Sıradan her zamanki gibi bir yürüyüş yapıyordum, belki 6 belki de 7 km falan; açlık ve susuzluk hissim de vardı. Evimin önüne yaklaşırken cep telefonum kulağımda bir doktor arkadaşımla ortak bir hastamız hakkında görüş alışverişinde bulunuyorduk. Aniden ayaklarımın ağırlaştığını ve baş dönmemin olduğunu hissettim. Kendimi dinlemeye, toparlamaya çalışıyorum; göğüs kafesim adeta beşik gibi sallanıyordu. “Hayır!  Bu bir kalp krizi olamaz! Ağrım sızım, terleme, bulantı hissi ve de kola yansıyan basınçlı bir ağrım yok.” diye düşündüm. Bunların yanında diyabet veya hipertansiyon gibi kronik bir rahatsızlığım da yoktu. Temkinli olarak yedinci kattaki daireme asansördeki oksijen azlığını düşünmeden çıktım, tam da yemek saatiydi, mutfak masasında yemekler hazır ve sıcak duruyordu. Sıkıntılı durumumu aileme hissettirmemeye çalışıyordum. Ancak yemeği yiyecek gibi değildim. Bir bardak su alırken göğüs çarpıntımın frekansını daha da hissettim. Evdeki tansiyon aletini oğlumdan istedim, tekrar tekrar tansiyon ve nabzımı kontrol ediyorum oğlumla beraber: TA:110/60, Nabız: 206/dakika gibiydi. Geçer diye endişeyle bekliyor, ümit ediyordum. Oğlumun sağlığımla hiç ilgilenmediğini, umursamadığını düşünüyordum ki haksızlık etmişim. Çünkü o sırada benden çok daha etkilenen oğlumun gözlerini görmüştüm.

“Baba hastaneye gidiyoruz” dedi. Ben: “Telaşlanma kışın bir kere daha olmuştu çok kısa sürdü, geçer” dedim. Oğlum benden önce arabanın anahtarını alarak hadi gidiyoruz diye üsteledi… İftar saati olduğu için yollar bomboştu, on beş dakika gibi bir sürede Hastane Acil Kliniği’ne vardık, giriş işlemleri falan derken adeta dakikalar saat gibi olmuştu. Yarım saatten fazla bir zaman kaybıyla ancak acil muayene hekimiyle karşılaştım. Kendisine “Sanırım kalp krizi geçiriyorum benim hemen EKG’mi çeker misiniz” diye sordum. Açıkçası bir zamanlar acilde bana bu tarz emrivaki ile gelen her hasta karşısında negatif bir duyguya kapıldığım gibi bu hekim de aynı duygu durumunu yaşamıştır diye düşündüm. Genç Hekim, “Hemşire hanım, oksijen tüpünü hazırlayın, EKG, puls oksimetri, kan tetkiklerini…” diye sesleniyordu. Hemşire, llı göğsüme elektrotlar yerleştiriyor ben de yardımcı olup “Nabzım 200 gibi…” diye konuşuyordum. Genç hekim, “Amca sakin ol” dedi. Ben: "Acilen bana bir iv belok ya da kalsiyum kanal blokeri yap" dedim. Genç Hekim, “Amca hekim olduğun ve acil bilgin olduğu belli ama beni rahat bırak da işimi yapayım” dedi. Bir yandan da nerede olduğu beli olmayan icapçı Kardiyologla benim durumu konuşuyordu. Kendisine verilen talimatlarla ilaçları bana zerk etmeye çalışırken ben de merak ediyordum: Bu ne, bu neydi, bu hangi ilaçtı gibi bir hekimin hiç de hoşuna gitmeyen sorular soruyordum. Genç Hekim: “Amca Bey, ben senin 25 yıl önceki halinim, emir komuta bende” dedi. Ben: “Güzel kardeşim bari ağabey falan de” derken dikkatli olarak gözlerime baktı ve içime işleyen bir ses tonuyla: “Kimliğin elimde 59 yazıyor ve benim babam 58 yaşındadır, “Dınya ne bı zoreye, Dınya her daim bı doreye[1]” dedi. Aramızdaki mesafe gerçekten de dediği kadar vardı. Genç meslektaşım doğru bir özgüvenle konuşuyordu. Su gibi akan yılları ben hala fark etmemiştim.

            Arada geçen bu iki saatlik süreçte benden alınan kan tetkikleri yüz güldürücüydü, boşuna telaş yapmışım diye düşünüyordum. Bana seruma katılarak verilen yeni nesil bir antiaritmik ilaçla zaten taşikardim düzelmişti. Her şey yolunda gibi duruyordu ancak genç hekim ne olur ne olmaz diye bu iki saatlik süreçte kalp krizi veya stresini gösteren enzimleri tekrar istedi ve “İster müşahede odasında kalınız isterseniz telefon numaranızı bırakın, bilahare biz sizi arayıp sonucunu bildirelim” dedi. Bu ikinci öneri bize daha çok uyuyordu, zaten evle hastane arasında ortalama 3-4 km vardı. Rahat bir nefes alarak eve geri geldik. Tam da uykunun bastığı, gecenin ileri saatlerinde acil hekimi tarafından arandım: “Dr. Bey kalp enzimlerinizde minimal bir yükselme var, kendinizi rahat hissediyorsanız yarın bir Kardiyoloji uzmanına randevu alınız” dedi. Ben hala rahatım ertesi gün cuma mesaim var inşallah pazartesi günü bir kardiyoloğa randevu alırım diye düşünerek uyumuştum. Sabah erkenden duşumu aldım ve tıraşımı oldum. Allah'a binlerce şükür gayet iyiyim diye düşünüyordum. Saat 06:30 gibi odamın kapısını açtım. Aa, ne tuhaf şey! Oğlum tam kapımın önünde koridorda yer yatağını yapıp uyumuş, muhtemelen gece boyunca bana hissettirmeden, kulakları bende ve öyle beklemiş.

  Ben: “Oğlum, bu ne hal” diyerek seslendim.

  Oğlum: “Baba sakın işe falan gitmeyesin, özel bir hastanenin kardiyoloğuna randevu aldım ve gitmeliyiz” dedi. Yarım saat sonra tıp fakültesinden bir iki alt dönemim olan Prof. Dr. Aziz Karabulut beni aradı: “Dr. Bey, çocuklarımız kendi aralarında konuşmuşlar, sanırım bir sıkıntın olmuş, ne olur ne olmaz hesabıyla sizi bir kontrolden geçirelim” dedi.

            Kalp doktorunun bu jestine teşekkür ederek çarpıntımın sebebini bulmak için çalıştığı hastanenin ilgili servisine eşimle beraber gittik, sanırım ilk sırayı bize ayırtmışlardı. İçeri girer girmez yüzeysel bir hâl hatır ve rahatsızlığımla ilgili bir anamnez aldıktan sonra tekrar kalp enzimlerimin durumunu görmek için kanımı aldılar. Bu arada muayene masasında EKO ile kalbimin odacıkları ve kapakçıkları gözden geçiriliyordu. Görüntülemeler sonrası kalbin çalışmasıyla ilgili bir sıkıntı olmadığını söyleyerek bekleme salonuna aldılar. Bir süre bekledikten sonra kalp enzimlerimin önceki güne göre on kat arttığını öğrendim. Tekrar çekilen EKG şeridinde kalp kriziyle ilgili bir emare yine de yoktu.

 Klinisyen: “Dr. Bey senin de gördüğün gibi kalbinin stresiyle ilgili (Troponin I gibi) bazı enzimlerde yükseliş var, bu durumda koroner anjioyografi yapmamız gerekir; koroner damarların tıkanıklığı durumunda stent gerekebilir, biliyorsun bunun ayrıca bir maliyeti olacaktır. Bu işlemlerimize evet diyecek misiniz?” diye açıklayıcı bir soru sordu.  Bu durumda yapılan işlemlerin hayati riskini de hesaba katarak ve gelecekle ilgili umutların üzerine geçici bir tente çekerek evet demek farklı bir duygu durumudur. Bilin isterim! Uzman’ın bütün söylediklerine onay verdikten sonra yarım saatte gereken hazırlıklar yapılıp kendimi bir sedyenin üzerinde buldum. Bu hasta sedyesi süslü ve donanımlı olsa da hiç yabancısı değildim, acil kliniklerde çalıştığım yıllarda hep haşır neşir olmuştum. O sedyelerin üzerinde ne bağırışları ne ağlamaları ne umutsuzca bekleyenleri ve ne konversiyon reaksiyonları görmüştüm.

Bir sevimli hasta bakıcısının ıslıkları eşliğinde hastanenin beşinci katından asansörle zemin altı katına iniyordum. Nihayet bana koroner anjiyografi uygulayacak ekip hazır. Bu ekibin başındaki kişinin önceden tanıdığım bir kişi olması beni bir nebze de olsa rahatlatıyordu.

Koroner Anjiyografi ünitesinde müdahale masasında sağ kasığımdan özel bir kateterle femoral artere girildi. Uygulayan uzmanı bilmem, ama benim kafam acabalarla dolu bir durumda canlı canlı heyecanla yapılanları izliyordum.  Oysa iki gün önceye kadar hiçbir hastalık durumum olmamıştı. Kısa bir süre sonra işlem sonlandırılarak veriler kâğıt üzerine yansımıştı. Koroner arterlerden biri %30 tıkalı olup bunun kısa zamanda hiçbir risk oluşturmayacağını ve stentin takılmasına gerek olmadığını söylediler. Eyvallah dedim, nasıl olsa 4-5 bin TL kadar fiyatı olan bir stent parasında kurtulmuştum. Ben bu şekilde düşünürken Aziz Bey bana yaklaşarak: “Dr. Bey, geçmiş olsun. Anjiografin gördüğün gibi normal; ama bu taşikardinin ilerde başına bir bela getirmemesi için ilaç stimülasyonlarıyla suni bir taşikardi oluşturalım sonrasında da sıkıntı yaratan odağı yakalım, yani elektrofizyolojik çalışma yapalım, ne dersin?’’ diye sordu.

            Bu durumda hiçbir zaman gözlerimle rengini, şeklini göremeyeceğim kalbime uygulayacakları bu ikinci işlemin de maliyeti ve riskini biliyordum. Hekimin bilgi beceri ve samimiyetine inanan her hasta gibi tabii ki “evet” dedim.  Aynı taraf kasığımın birkaç dakika önce yapılan girişimin hemen bitişiğindeki Femoral Venden kateterle girilerek, kalbimin ileti yolunda sıkıntı yaratan harici odağı Radyofrekans yöntemi ile devre dışı bırakmak için ikinci bir işlem uygulandı. Bu işlem sanırım o bölgeye uygulanan lokal anestezinin etkinliğinin süreç içinde azalması sonucu daha fazla acı vermişti. Gözlerimle kateterin ilerleyişini gördüm. Bütün işlemlerden sonra bir gece gözlem altında kalarak taburcu oldum. Taburcu işlemleri sırasında kurumun en sevimsiz birimi sizin de tahmin edeceğiniz gibi vezne birimi oldu. Bu bir yerde verilen emeğin karşılığıdır. Varsılı olan insanları pek etkilediğini düşünmüyorum ama yoksul insanlar için ikinci bir stres kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır.

            Hastane maceram olduktan bu yana yaklaşık iki ay geçti, bana verilen kolesterol düşürücü ilaçları ve asetilsalisilik asit gibi anti agreganları doğrusunu isterseniz düzensiz kullanıyorum. İnsanlar nedense riskli bir durumu atlattıktan sonra yeni bir riske karşı önceden önlem alma konusunda ihmalkâr davranıyorlar. Bende olduğu gibi.

            Hastalığım sürecinde başta ailemin bana verdiği desteğe, ilgili hekimler ve sağlık çalışanlarına ayrı ayrı teşekkür eder, çalışmalarında başarılar dilerim.

           



[1] Dünyadaki yaşam zoraki yönetilmez hep sırayladır.




                                 SEVGİ VE BAĞLILIK/ Dr. Müslüm Güneş

 

Ah, bu aşk baharı nasıl da benziyor.

Bir Nisan gününün belirsiz ihtişamına!

                                                                                             William Shakespeare

 

               Dünyanın her yerinde, sadece dış görünüşlerine bakarak insanlar hakkında yorum yapmak, genellikle bunu yapanları yanıltır. Günün birinde, büyük aşk romanlarında bile olmayan sevgileri ve bağlılıkları görmek, derinden sarsarak utandırır.

 

Karşı cinse olan ilgim, ergenlik dönemine kadar, genellikle ruhlarına ve gözlerindeki derin manaya âşık olmakla sınırlıydı. Yani hiçbir beklenti olmadan, saf duygularımla severdim. Derinden ilgi duyduğum kişiye, ona olan aşkımı da hissettirmezdim. Ergenlikten sonra ise, biraz da dış görünüşü, jest ve mimikleri önemsemeye başladım. Bu iki dönemin ortak yanı, güçlü bir şekilde bağlandığım kadınların, bu durumdan haberdar olmamalarıydı. Yani sizin anlayacağınız, iflah olmaz bir platonik[1] âşıktım.

 

               Aşk ve derin sevgi, kişinin hayatını tehlikeye atacak boyutta olabilir bazen. Yani insan sevdiği kişi yaşasın diye, hayatını ortaya koyabilir. Saf duygularla sevmek, çıkarsız ve karşılıksız sevmektir. Yeri gelmişken, yaşadığımız coğrafyada bir gelenek olarak ortaya çıkan “Kız kaçırma” olayına değinmek istiyorum. Öncelikle şunu belirtmek isterim; Bu kavram, ifade ediliş şekline ve bir başka arkaik gelenek olan “Ala kaçuu kavramına tezat olarak bireylerin gönüllü birlikteliğine dayanmaktadır.

                       

            İçinde yaşadığımız coğrafyada, evlilik çağına gelmiş kadınlarla, öncelikle amca oğullarının evlenmeye hakkı vardır.  Eril bu uygulama sonucu kadın amca oğlunu eş olarak kabul ederse, hiçbir sorun olmadan evlilik bağı ile bir araya gelirler. Ama kadın, başka birini seviyorsa, işte o zaman kızıl kıyamet kopar. Hatta onu isteyen akrabasını kabul etmeyip başkasına kaçarsa, işin içine ölüm bile girebilir. Oysa bir insanın evleneceği kişiyi seçmesi çok doğal değil midir[2]? Daha önemlisi bu “kaçma” eylemi erkek egemen geleneklere karşı bir baş kaldırı biçimi değil midir? Burada bu anlatılanlarla paralel bir durumu sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

 

              İç hastalıkları uzmanlık öğrenimimi, Diyarbakır’da, Dicle Üniversitesinde tamamlamıştım. O günlere ilişkin çok sayıda anım var tabii ama, Nefroloji Kliniğinde gördüğüm bir hastamın yeri apayrı. Acil servise, bulantı, kusma, baş ağrısı, idrar yapamama nedeniyle başvuran ve tansiyon yüksekliği, böbrek fonksiyonlarında bozulma saptanan elli yaşında bir kadın, kliniğimize yatırılmıştı. Hastanın takip ve tedavi görevi klinik şefi tarafından bana verilmişti. Leyla hanım, simsiyah saçları, hoş bakışlı masmavi gözleriyle, yaşından beklenmedik güzellikteydi. Çok konuşmazdı, sadece gerektiğinde birkaç kelime ile derdini anlatırdı. Yanında, eğitimli olduğu anlaşılan bir genç ve Leyla hanıma göre yaşlıca bir adam vardı. Oğlu olduğunu öğrendiğim genç, Leyla hanımın hastalığı konusunda epey bilgi vermişti. Peki yaşlı adam kimdi? Meraklı bir insan olduğumdan hemen öğrendim. Yaşlı adam, Leyla hanımın kocasıydı. Nasıl olabilir diye düşünürken, çocukluğumun bakışını yakaladım yaşlı adamda. Eskiden, bir kızdan hoşlandığımda, ona nasıl bakıyorsam, yaşlı adam da aynı öyle bakıyordu eşine. Saf, temiz ve masum bakışları nerde görsem tanırdım. Bir insan masum duygularla severse birini, yaş farkı sorun olmaktan çıkabilir bazen.

 

Leyla hanıma daha önce tansiyon yüksekliği nedeniyle tedavi verildiğini, ama ilaçlarını düzenli almadığını öğrendim. Tam bir klinik muayene, kan tahlili ve görüntülemeden sonra, Kronik Böbrek Yetmezliği tanısı konuldu. Birkaç seans hemodiyaliz,  kansızlık ve kemik problemleri için verilen tedaviler sonunda geçti şikâyetleri. Ancak, ya kadavradan ya da yaşayan bir yakınından - tabii doku uyumu varsa- böbrek nakli gerekiyordu. Kendisine ve yakınlarına anlattım bu gerekliliği. O esnada gözlerim sadece Leyla hanımın kocasına bakmaktaydı. Hiç tereddüt etmeden hemen öne atılıp, böbreğini vereceğini ve gerekirse canını bile feda edebileceğini söyledi.

 

               Evet! Birdenbire Leyla hanımın eşi Hasan amca gözümde çok büyüdü. İşimiz gereği, birçok insan profili ile karşılaşıyoruz. Genellikle, hastanın ailesinden uygun organ donörü bulmak zordur. Ya kronik hastalıkları vardır ya da gönüllü değillerdir. Hasta yakınlarına organ nakli anlatılınca, önce şok geçirir gibi şaşırırlar, sonra, organ vericisi olma gündeme gelir ve genelde bir kaos takip eder bu durumu. Süreç böyle ilerleyince, hasta ortada kalır ve ömür boyu haftada üç kez hemodiyalize girmesi gerekir. Ama bu sefer öyle olmadı. Hasan Amca, hiç kimseye işi bırakmadan, kendini bir kahraman gibi öne attı. Açıkçası, çok duygulanmıştım.

 

Bir ara, Hasan Amca ile yalnız kaldık. Sohbet ettik biraz. Doğrusu, fiziksel olarak gayet güçlü görünen Hasan Amcanın iç dünyası şaşırtmıştı beni. Eski günlerini, çok da samimi bir şekilde anlattı bana. Yıllar önce, bir kızı ölesiye sevmiş. Kız da onu seviyormuş. Ama ikisini birbirlerine uygun görmedikleri için, amcasının oğluna vermişler. Hasan amcaya kavuşamayınca, sonunda intihar etmiş kız. Hasan Amca, sevdiğini kaybetmenin acısı ve tuhaf suçluluk duygusuyla depresyona girmiş, uzun yıllar kötü hissetmiş kendisini. Bu olayları anlatırken, Hasan Amcanın gözünden yaşlar boşalıyordu. Ben de çok etkilenmiştim aslında ama, sadece ona bir mendil vermekle yetindim.

Hasan amca, yaklaşık otuz beş yaşına kadar, hiç evlenmeyi düşünmemiş. Ta ki Leyla hanım ile karşılaşıncaya kadar...

Leyla hanım, amca oğlu ile zorla evlendirilmek istenen bir komşu kızıymış. Leyla hanımın asıl sevdiği kişi ona sahip çıkmayınca, hiç hesapta olmayan Hasan amca, onu bu zor durumdan kurtarmış. Aralarında on beş yaş fark varmış. Biliyorum size garip gelecek ama sonrasında aralarında duygusal bir ilişki de başlamış. Hasan amca belki de, canına kıyan sevdiğine yapamadıklarını Leyla hanım için yapmak, tüm sevgisini ona aktarmak istemişti.

 

Hasan Amca, Leyla hanım için gene her şeyi yapmaya hazırdı. Yapılan tahlillere göre herhangi bir hastalığı yoktu ve her iki böbreği çalışıyordu. Ayrıca, Leyla hanım ile Hasan amcanın doku uygunluk antijenleri ve kan grupları da aynıydı. Bu güzel haberi vermek için, bana göre büyük ve büyülü bir aşkın parçası olan Leyla hanım ile konuşmaya gittim.

 

               Hasan Amcanın hikayesi hem iyi hem de kötü bitmişti. Peki Leyla hanım ne yaşamıştı? Konuya nasıl gireceğimi bilmediğimden, önce ona son durumu hakkında bilgi verdim ve şanslı olduğunu söyledim. Hasan amcanın onu çok sevdiğini ve böbreğinin tam olarak uyduğunu söyledikten sonra, duygularını öğrenmek istedim. Bana kısa cümlelerle çok mutlu olduğunu ifade etti. Ama benim niyetim farklıydı. Birdenbire, Leyla hanıma onu çok seven Hasan Amcayı anlatmasını istedim. Yani evde nasıl bir insan olduğunu, kavga edip etmediklerini sordum. Önce bir iki cümle çıktı ağzından. Onun melek gibi bir insan olduğunu, karıncayı bile incitmeyecek kadar asil bir yüreğinin olduğundan bahsetti. Hiç kavga etmediklerini, kendisinin dönem dönem Hasan amcaya küstüğünü söyledi. Ama Hasan amcanın altın gibi olan yüreği sayesinde küslüklerinin hemen bittiğini de ekledi. Leyla hanım, daha da rahatlamış olduğu için, ona en önemli soruyu sormaya karar verdim. Onun böyle bir sevgi ve altın bir kalbe sahip olan Hasan Amca ile nasıl tanışıp evlendiğini sordum. Bu hikâyeyi bir de ondan dinlemek istiyordum. Sorumu dinledikten sonra, önce derin bir iç çekti. İlk defa gözlerimin içine baktığını fark ettim. Bana, kendisiyle çok ilgilendiğim için teşekkür ettikten sonra, anlatacağı şeyin aramızda kalması için söz aldı benden. Hikayesine başlamadan önce, mahcup bir genç kız edası vardı. Yıllar önce yirmili yaşlarda bir gençle birbirlerini çok sevmişler. Ama Leyla hanım, amcasının oğlu ile evlendirilmekten kurtulmak için, kendisini kaçırmasını istediğinde, bu genç çok korkmuş ve geri çekilmiş. Sevdiği kendisine sahip çıkmadığı için, evde kendisini öldürme planı yaparken[3], ona mucize bir elin dokunduğunu söyledi. Mucize elin sahibinin Hasan amca olduğunu anladınız tabi ki!

 

Leyla hanım, zaman içerisinde Hasan amcanın altın yüreğini daha derinden kavrayınca ona deli gibi âşık olmuş. İkisi birbirine çok bağlanmış ve bu hayatta birbirlerini tamamladıklarını söylemişler. Yetiştirdikleri iki oğullarına ve üç kızlarına ideal bir anne ve baba olmuşlar. Kızlarını sevdikleri kişilerle evlendireceklerine dair yemin etmişler.

 

              Onu dinlerken ister istemez “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminde geçen şu replik geldi aklıma: “Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti.” Bir insanın tüm umutları bitmişken ve ölmek üzereyken, birisinin onu kurtarması ve onu bu dünyada her zaman iyiliklerle ödüllendirmesi kadar güzel ne olabilir? Gerçek hayatta insanların yüzü her zaman gülmez. Ama bazen de hayat, hiç beklemediği anda ödüllendirebilir kişiyi. Evet, en sonunda Leyla hanım ile Hasan amcayı, organ naklinin yapıldığı Malatya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesine sevk ettik. Nakil işlemi başarılı bir şekilde yapıldı. Hemodiyaliz işleminden kurtulan Leyla hanım, üç ayda bir düzenli olarak kontrole gelmekte ve ilaçlarını gerektiği gibi kullanmaktadır. Hasan amcanın da önemli bir sağlık problemi olmadı neyse ki. Halen bir kahraman gibi aramızda.

 

                Eğer bir insan bir şeyi çok istiyorsa; bunun için her şeyi göze alması gerekir. Ünlü aktör Mel Gibson’un başrolde oynadığı Cesur Yürek’te, filmin kahramanı bir taş atma oyununda, başarılı taş atışı yapan arkadaşına şöyle sesleniyor. “Biz şu an oyun oynuyoruz, bu yaptığın şeyi gerektiği zaman da yapabilir misin?” Önemli olan, gerektiğinde, insanın sevdiği için, aşkı için, inandığı evrensel değerler için, canını bile ortaya koyabilmesidir, Hasan amca gibi.

 

               Anlatılan bu son enstantaneden sonra bu metni şöyle nihayete erdirmek istiyorum. Dünyanın her yerinde organ nakli önemli bir sorun gibi gözüküyor. Ülkeler, organ nakli sorununu acil bir durum gibi görüp, ilköğretim çağından itibaren, bilimsel ve dini eğitimin bir parçası haline getirmelidirler. Organ bağışının desteklenmesiyle, kadavradan organ nakillerinin artışı, sorununun önemli bir çözüm kaynağı olacaktır. 

 

 



[1] Bu kavram Tolstoy’un ölümsüz eseri Anna Karenina romanında da bahsettiği gibi Platon’un “Şölen” adlı eserinde temellenmektedir….

[2] Michel Foucault Deliliğin Tarihi’nde paralel fikirleri savunduğu için polis komutanı tarafından sorgulanan bir on dokuzuncu yüzyıl kadınından bahsetmektedir.

[3] Orhan Pamuk “Kar Romanında” benzer bir durumu farklı bir açıdan ve oldukça vurucu bir biçimde şöyle özetlemektedir: “Uyku hapıyla intihar eden kızlar gizlice ölürlerken bile odalarını bir başkasıyla paylaşıyorlardı. Batı edebiyatı okuyarak, İstanbul'da Nişantaşı'nda yetişen Ka, kendi intiharını her düşünüşünde bunu yapmak için bolca zamanı, yeri, kapısını günlerce kimsenin çalmayacağı bir odası olması gerektiğini hissederdi.”





*COVİD-19 nedeni ile yaşamını yitiren tüm sağlık çalışanlarının anısına saygılarımla…

YALNIZLIĞIN GÜNCESİ/Narin GÜNDOĞUŞ

Yeni evine yaklaşık altı ay önce taşınan Hazal, bir işyerinde yarı zamanlı olarak işe başlamıştı. Ailesi ile aynı şehirde olmasına rağmen tek başına yaşıyordu.

Marketten döndüğü bir gün karşı dairede oturan teyzeyle karşılaşmış, havadan sudan konuşurlarken oğlu Ahmet ile birlikte yaşadığını öğrenmişti. Evin dış kapısını açtığı bir sabah genç adam ile göz göze gelmiş, günaydın demişti. Masmavi gözlerinden etkilenen Ahmet ise o andan sonra her fırsatta Hazal’ı görebilmek için yakın takibe almıştı. Bu sabah da, diğer günlerde yaptığı gibi evden ayrılışını görebilmek için çalar saatini yediye ayarlamıştı. Uyanır uyanmaz kapının dürbününden bakmaya başladı.

‘‘Dün giydiği o gök mavisi elbisesini yine üstünde görsem keşke. Gözlerinin güzelliğini ortaya çıkartıyor. Tam vaktinde çıkar şimdi. Yahu, bir insan bu kadar mı dakik olur? İşte, açtı kapıyı! Tanrım, nasıl da güzel ve alımlı! Daha spor giyinmiş bugün, onu izlediğimi fark ediyor mu acaba?’’ diye aklından geçirdi.

‘‘Kahvaltı hazır. Hadi gel oğlum.’’

Annesinin sesini işitince, Hazal’ın duymasından endişelenerek cevap vermedi.

Salgının ortaya çıkmasıyla koronaya yakalanan babası vefat etmiş, kısa bir süre sonra da Ahmet işini kaybetmişti. Geçimlerini, babasının emekli maaşı ile sağlamaya başlamışlardı. İçinde yaşadıkları bu ev de olmasa ne yapacaklardı? İyi ki şu halimi babam görmedi diye düşündü. Adamcağız oğlunu okutmak için yıllarca didinip durmuş, ömrünü çalışmakla tüketmişti. Hayalini kurduğu, mutlu ve dingin günleri ileriki yıllara ötelemek zorunda kalmıştı. Göçüp gitmesine yol açan virüs, geride yaşanmamış bir hayat bırakarak geleceğe dair planları da beraberinde götürmüştü.

Dışarı çıkmadan, işsiz, parasız evde kalmak zoruna gidiyordu Ahmet’in. Eli kolu bağlı çaresizce durmak canını sıkıyordu. Bazen daralıyor, annesi ile gereksiz laf dalaşına giriyor, bağırıp çağırıyordu. Sonra pişman oluyor, hiç kırılmayacak bir kısır döngüdeymiş gibi aynı davranışları tekrarlayıp duruyordu.

Annesinin yeniden seslenmesi ile dağıldı düşünceleri, mutfağa geçti.

‘‘Aslında kahvaltıdan önce bir kahve içseydim keşke, hâlâ kendime gelemedim’’ diye söylendi.

İşitmemiş gibi oralı olmadı annesi ve çay bardağını doldurmaya devam etti. Alelacele bir şeyler yiyip masadan kalktı ve fırtınalar içindeki ruhuna sığınak olan odasına geçti. Geç yatıp erken kalkıyordu, yatağına uzandı ve yeniden uykuya daldı. Kapı zilinin çalması ile uyandı. Teyzesi, haftanın birkaç günü öğlene doğru onlara uğramayı alışkanlık haline getirmişti. Ona hoş geldin dedikten sonra hazırladığı kahve ile odasına geri döndü.

İki kız kardeş bir araya geldiklerinde ilk konu her zaman Ahmet oluyordu.

‘‘Abla bilmiyorum, ne yapacağım, yansıtmamaya çalışıyorum ama onu bu halde gördükçe içim parçalanıyor. Hiçbir şey yapmıyor, iyice içine kapandı, arkadaşlarıyla telefonda bile görüşmüyor. Depresyona girdi galiba. Yapılan tüm uyarılara ve koronaya yakalanma riskine rağmen değişiklik olsun diye dışarı çık artık diyorum. Bazı günler hiç sebep yokken kızıyor, bağırıyor bana. Anlayışlı olmaya çalışıyorum ama ben de bir yere kadar dayanabiliyorum. Tüm bunlar yetmezmiş gibi ne zamandır da karşı komşumuzu sabah öğle izlemeye başladı, oğlum adına utanıyorum valla!’’

‘‘Hadi kalk bacım, dışarı çıkalım. Biraz uzaklaş evinden, bir erkeğin devamlı evde olması insanı bunaltır. Benimki emekli olduktan sonra az çektirmemişti bana. Ayol her şeye karışırdı, kırk yıldır yaptığım işleri öğretmeye çalışıyordu, yok böyle değil, şöyle olmalıymış.’’

‘‘Haklısın abla, gidelim bir an önce. Zaten zaman su gibi geçiyor, sokağa çıkma yasağı başlamadan evlerimizde olalım. Sen mantonu giyerken ben de çıkacağımızı haber vereyim.’’

‘‘Yavrum, teyzenle birlikte dışarı çıkıyoruz, biraz hava alıp geleceğim.’’

‘‘Tamam, yalnız anahtarı al yanına, tekrar uyurum belki.’’

Evde tek başına kalınca yatağından kalkıp pencereden dışarıya baktı, etrafı izleyerek vaktin geçmesini umdu. Az sonra aşağıda anne ve teyzesini gördü. İlerlemiş yaşlarına rağmen ne de çabuk inmişlerdi! Arkalarından bakınca kardeş oldukları belliydi. Alt katlarında oturan yaşlı kadın, eski zamandan kalma bir pazar filesi ile karşıdan geliyordu. Kimsesi olmayan yalnız bir kadındı. Annesi ile karşılaşınca konuşmaya başladı. Ne anlatıyordu acaba? Bir yandan da çaktırmamaya çalışarak Ahmet’in penceresine doğru bakıyordu. Görünebilir kuşkusuyla tül perdeden geri çekildi ve yatağına uzandı yeniden, boş gözlerle hiçbir şey düşünmeden boyası dökülmüş tavana bakmaya başladı. En son babasıyla birlikte boyadığını hatırladı. Üzerinden çokça zaman geçmişti, her baktığı yerde onunla ilgili bir anı yeniden hayat buluyordu. Eskiden bu kadar geçmişe dalmaz ve özlem duymazdı. Keşke babam, hayattaki tek dayanağım burada olsaydı, diye düşündü yüreğindeki acıyla.  İnsan sevdiği birini kaybettikten sonra nasıl toparlanabiliyordu? Zaman, gerçekten de her şeyin ilacı mıydı? Daha ne kadar sürecekti sonu gelmeyen bu bekleyiş?

Düşüncelerinin sessizliğini dışarıdan gelen çocuk sesleri bozdu. Ahmet’e göre hiç kimsenin salgını taktığı yoktu. Şu kış mevsimi gelse de çocuklar evlerine kapansalardı. Didişmelerinden, gürültü yaparak merdivenlerden inip çıkmalarından usanmıştı. Bir de o bücür boylarıyla ana avrat küfretmiyorlar mı, şaşıp kalıyordu hallerine. Oysa babası hiç şikâyet etmezdi. Çocuk seslerinde hayatı bulduğunu söylerdi. Yine biri diğerini dövüyor galiba. Hah, bir anneler eksikti, onlarda gelince kadro tamamlandı, başlarlar şimdi tartışmaya. Çocukların kavgalarına yetişkinlerin karışmasını anlayamıyordu, küçücük yaşlarında kendi haklarını aramayı bilmeliydiler, yoksa ne zaman öğreneceklerdi?

Hazal’ın geliş vakti yaklaşınca, yolunu gözlemek için tekrar pencereye yöneldi. Dışarı bakınca çoktan işten dönmüş olduğunu ve acemice karşıdaki bakkalın önüne arabasını park etmeye çalıştığını gördü. Dükkânın önünde uzanmış olan bakkalın köpeği, araba durunca aniden ayağa kalktı ve arka tekerleğe işedi. Yandaki dikiz aynasından vaziyeti görünce şaşkınlıktan donakaldı Hazal. Bakkal içeriden koşarak geldi, pis pis sırıttı ve arabanın penceresine uzanarak bir şeyler söyledi. Araçtan inerken Hazal’ın da karşılık verdiğini görünce sinirlendi Ahmet. ‘’Yavşak herifin teki, ne konuşuyorsun onunla!’’ diye kendi kendine söylendi. Çevrede bulunan erkeklerin gözü her daim Hazal’ın üstünde, özellikle de bakkalın. Şu anda da kendisine yönelen bakışlardan rahatsız olduğu belli, bir an önce uzaklaşmak ister gibi hızlı adımlarla apartmana yöneldi.

Birkaç dakika sonra bir çığlık geldi alt katlardan, ses o kadar yüksek ki evin içinden atılmış gibiydi. Tüyleri diken diken oldu Ahmet’in. Meraklandı, aşağı inmek için evden çıktı acelece, maskesini takmadığını fark edince geri döndü. Vazgeçti inmekten ancak gelen seslerle merakına yenildi. Maskesini takarak tekrar çıktı. Binanın içi mahşer kalabalığıydı, sanki herkes dünden o çığlığın atılmasını bekliyordu. Bu kadar çok insan yaşıyor muydu burada diye düşünmeden edemedi. Kim evdeyse büyük, küçük demeden üşüşmüştü merdiven boşluğuna. Maske takılmış, takılmamış kimsenin umurunda değildi, herkes iç içeydi. Kendisinden ziyade annesi için kaygılandı, kocasından sonra bir de evlat acısı yaşamasın diye mesafe bırakmaya çalıştı insanlarla arasına.

Çaktırmadan penceresine bakan ihtiyar kadın binanın girişinde baygın yatıyordu. Filesinin yanında alışveriş poşetini de görünce, annemden ayrıldıktan sonra başka bir yere daha uğradı herhalde diye aklından geçirdi. Başucunda ise Hazal vardı, panik içinde elindeki şişeden yüzüne su serpiştiriyordu. ‘‘Çabuk kolonya, kolonya!’’ diye bağırıyordu etrafındakilere. ‘‘Hemen getiriyorum’’ diyerek gitti biri. Kalabalıktan bir adam telaşla bağırdı, ‘‘ambulans çağıralım!’’ Telefonu elinde olan bir başkası 112 acil çağrı birimini aradı, hastanın durumu hakkında bilgi verdikten sonra adresi söyledi. Çocuklara gün doğmuştu, sevinç içinde oradan oraya zıplayıp duruyorlardı. Ambulans çağıralım diyen adam çocuklara dağılmaları için bağırdı, maske takmayanları ise evlerine dönmeleri için uyardı. Çoğunluk kaldı, sadece birkaçı gitti.

Herkes olanları üzüntüyle izlerken, yolunu dört gözle beklediği kadın karşısında heyecandan kalbi yerinden fırlayacakmış gibi eli ayağı birbirine dolanan Ahmet, en sonunda dayanamadı ve ‘‘ne oldu?’’ diyerek titrek bir ses ile sordu. Rengi daha da koyulaşmış gözleriyle endişeli bir bakış attı Hazal fakat ağzından tek kelime çıkmadı. Yanıt gelmemesi üzerine bir başkası tekrar sordu, ‘‘e neler oldu, anlatsanıza!’’ Eline uzatılan kolonya ile kadını ayıltmaya çalışırken bu defa konuşmaya başladı, ‘‘ah teyzeciğim, gözlerini aç lütfen. Korkudan bayıldı zavallıcık. Benden az sonra apartmana girdi, merhabalaştık, hal hatırımızı soruyorduk. Meğer girişte pusu kurmuş bekliyormuş şerefsiz, fark edemedim, teyzenin geldiğini gördü zaar. Bir anda iterek elindeki cüzdanı alıp kaçtı. Çığlık atmanın dışında bir şey yapamadım, tüm bedenim titredi. Çevredekiler peşinden gitti, umarım ellerinden kaçırmazlar, yakalayıp getirirler.’’ Tam bu sırada koşmaktan nefes nefese kalarak kalabalığın yanına vardı bakkal, ‘‘çita gibi koşuyordu şerefsiz!’’ diyerek hırsızı yakalayamama nedenini açıkladı. Onca insanın içinde, özellikle de Hazal’ın yanında kahramanlık yaparak gözüne girmeye çalışıyordu.

Yaşlı kadın yavaş yavaş ayılmaya başlamışken çalan siren sesi ile ambulans geldi. Beyaz tulumlar içinde iki kişi indi içinden. İlk müdahaleyi yaptıktan sonra hastaneye götürmek istediler. Gitmeme gerek yok dese de dinlemediler ihtiyarı. ‘‘Kimsen yok, ben de seninle geliyorum’’ dedi Hazal. İnsanların koronaya yakalanma korkusuyla hastaneden uzak durmaya çalıştığı bu dönemde, yardım için eşlik etmesi cesurca geldi Ahmet’e.

Ambulans hareket ettikten sonra konuşma uğultuları içinde insanlar dağılmaya başladılar. Onların arasından ağır adımlarla yukarı çıktı. Kısa bir süre sonra da annesi eve döndü. Ahmet yaşananları anlatınca, ‘‘vah, vah! Kadının yerinde ben de olabilirdim, bugün de yolda karşılaştık, hatta ayaküstü sohbet ettik, umarım sağlığı yerindedir’’ diyerek kaygısını dile getirdi. Ertesi gün yaşlı kadının iyi olduğunu ve hastaneden çıktığını öğrendiler.

Kapkaç olayının yaşandığı günün üzerinden yaklaşık on gün geçmişti. Ahmet takibe devam ediyordu fakat üç günden beri Hazal evine gelmemişti.  Onu görmediği ilk günden beri tasalanmaya başlamış, gerginliği iyice artmış, annesinden sonra teyzesine de bağırmaya başlamıştı. Ne yapacağını bilmeden her gün evin içinde dolanıp duruyordu. En sonunda dayanamadı ve annesine Hazal’ın nerede olduğuna dair bilgisi olup olmadığını sordu. O da; ‘‘iki gün önce çöpü döküyordum, Hazal’ın evinden elinde büyük bir çanta ile kadının biri çıkıyordu, kim olduğunu sordum, meğer annesiymiş. Aslında sana söylemek istemiyordum fakat kızcağız koronaya yakalanmış, öksürük ve nefes darlığı şikâyetleri ortaya çıkınca hastaneye gitmiş, yapılan tahliller sonucunda da servise yatırılmış’’ diye yanıtladı. Ahmet, duydukları karşısında neye uğradığını şaşırdı ve derin bir kedere büründü. Hazal’ı tekrar görebilecek miydi sorusu gece boyunca uykusunu kaçırdı.

Ertesi gün sabah saatlerinde yine Hazal’ın kapısının açıldığını duydu Ahmet, kalbi yerinden fırlayacakmış gibi oldu, hemen dürbünden baktı. Orta yaşlarda bir kadın ve bir erkek içeri giriyordu. İlk defa görüyordu bu insanları. Gidip onlara Hazal’ı sormak istedi ancak nasıl bir tepki ile karşılaşacağını tahmin edemediğinden vazgeçti. Annesi dışarıda olduğundan evde yalnızdı. Günün ilerleyen saatlerinde birden duyduğu haykırışlar ile hemen dış kapıyı açtı. Sesler Hazal’ın evinden geliyordu, oracıkta dizlerinin bağı çözüldü ve yere çöktü. Diğer bina sakinleri apartmana yayılan bu iç parçalayıcı sesleri işitir işitmez Ahmetlerin katına doluştular ve Hazal’ın zilini çaldılar. Hepsi o kadar endişelenmişti ki, Ahmet’in varlığını fark eden dâhi olmadı. İnsanlar salgını, maskeyi unutarak evlerinden fırlamışlardı. Orta yaşlardaki erkek ağlayan gözlerle açtı kapıyı. Babası olduğunu öğrendikleri adam, daha dün Hazal ile telefonda konuştuklarını söyledi. Kızları, ihtiyacı olan birkaç şeyi evinden istemişti. Karısıyla beraber onları almak için dairesine gelmişlerdi. Eve varmalarının üzerinden bir saat geçmemişti ki, hastaneden telefon ile aranarak Hazal’ın yoğun bakıma alındığı bilgisi verilmişti. Az önce de doktoru vefat ettiğini söyleyerek acı haberi vermişti. Adamcağız elini duvara dayamış, ayakta durmakta zorlanıyor, güçlükle konuşuyordu. Bu sırada odadan çıkarak girişte kendini yere atan ve elleriyle göğsüne vuran, ağıtlar yakan annesini gördüler. ‘‘Oy Hazal’ım, oy canım kızım, kokusuna hasret kaldığım’’ sözleri orada bulunanların yüreğini dağladı.

Ruhunun karardığını hisseden Ahmet, sessizce yerden kalktı ve yavaş adımlarla odasına geçti. Babasının kaybıyla başlayan kötü günleri düşündü. Zaten çekilmez olan hayatı, Hazal’ın ölümüyle kapkaranlık bir zindana hapsolmuştu. Yaşama gücünün tükendiğini hissederek son bir defa tavana baktı ve penceresini açarak kendini boşluğa bıraktı. Aşağı düşerken, yere değil de gökyüzüne yükseliyor gibi onu bekleyen maviliğe gülümsedi.



                                     DİLSİZ UŞAK*

­Her çocuğun ifadesi aynıdır kapıdan girerken. Yanaklar sarkmış, dudaklar büzülmüş, gözler koca koca açılmış. Bütün soruları ve şakaları yanıtsız bırakırlar. Tek amaçları vardır; oradan bir an önce uzaklaşmak! Endişelerini yatıştırmanın en iyi yolu ise, onları can evinden vuracak bir sohbet yaratabilmek…

“Ne kadar güzel tokalar bunlar; rengârenk çok kıskandım!”

İncecik, takati kalmamış parmaklarını önce saçlarının iki yanına, sonra çilli burnuna götürüp “Kelebek, kelebek, ben!” dedi.

“Sen kelebeklerden daha güzelsin, biliyorsun değil mi?”

Neden kelebekli kolyelerin süslemesi gereken çocuk boynun, dikenli bir tasma geçirilmiş gibi kan kesiği? Neden bu ameliyat çocuk yaşamına uğramış? Neden ışıltılı geleceğin sakil bir izle yaftalanmış? Geleceğin var mı?

Bazı sorular sorulmamak üzere peydahlanır, uğursuz bir hırıltı dahi olamadan kendini imha eder. Bazı soruların adil bir yanıtı yoktur.  Bazı soruların başına gelen en kötü şey cevaplarıdır. Bazı soruları sormak çözümün başlangıcı değildir. Oysaki sormakla başlar çoğu zaman bir düğümü çözmek. Bazı sorular soruldukça ilmek ilmek düğümlenir. Azılı bir yumruk olup boğazına çöreklenir…

Bakışlarıyla, “Seni soru sormaktan men ederim!” diyordu kelebeğin annesi. Tüm soruların cevabını sığdırmıştı zaten bakışlarına. Sözsüz, hecesiz… 

“Sakın sorma ne olduğunu doktor! Ölüyor belki de çocuğum! Bilmiyor! Sakın hissettirme! Sorma! Yaşayacak! Yaşayacak!”

Sormayacaktı elbette cevabını evvel ahir bildiği soruları doktor… Böyle zamanlarda yüzüne kayıtsız bir ifade iliştirmeyi öğretmişti ona seneler, tanıklıklar. Sükûtu öğretmişti...

O anki görevi son tebessümünü tüketmiş bir annenin sırtını dönüşüne paravan olmak, bulutları sağanaklaştığında lal olmuş bir mendil vermek, belki omzuna gösterişsiz bir dokunuş kondurmak, dikkatini kelebeklere çekmekti, kelebek çocuğun.

Rengârenk kanatlarını çırpışını bakışlarının bile incitmesinden korkarak sessiz, hayran uğurladı odasından kelebeği. Omuzları çöktü, masasına yığıldı. Boğazını zehir gibi yakan acıya, bölük pörçük lafazanlıkla ses vermişti yine. Sanki her şeyin sorumlusu fularıymış gibi, sinirli bir hareketle çözdü, üzerime attı. Elleriyle yüzünü kapattı. Hayır, şimdi ağlayamaya vakti yoktu! Sıradaki çilli burunludan tebessüm esirgeyemezdi.

Fuları karkasımı yaktı…

Ben Dilsiz Uşak: Ardıç ağacından yapıldım. Ardıçkuşlarının şarkılarını sakladım gövdemde. Meyvelerimi aldı, tohumlarımı verdi kuşlarım. Kuşlarımla çoğaldım, kuşlarımla anlamlandım, kuşlarıma sevdalandım.

Ben Dilsiz Uşak: Bu odada yaşananların on beş yıllık vefakâr belleği… Çocuk cıvıltılarına açtım ikinci gözümü. Çocuklarla anlamlanıyor, çocuklara sevdalanıyorum şimdi.

O mu?

Çoğu zaman buzdan bir kalıp, yontulmamış bir mermer gibi zırhlar, insafsız tanıklıklarını. Ya eriyerek, ya sürtünerek kaybolsunlar ister tekinsiz yollarında. Oysaki gündeliğin başıboş bir ayrıntısında sızıverirler o güve yeniği zırhtan acımasızca. Kimi zaman sabahın serin suyunu yüzüne çarparken kimi zaman makyajını tazelerken karnında yumruk patlamış gibi acıyla buruşur aynadaki silueti. “Nereden bulmuş onu bu amansız hastalık? Henüz 7 yaşında!” diyerek ses bulur gözyaşları.  Kirpiğinin ucuna konan münasebetsiz bir kelebeği kovalar gibi, göz kırparak uçuşturmaya çalışır zihnindeki o hayali. Sanki evladının sağlıklı olmasından utanır bazen. Ama gider elini yüzünü öper onun. Her zamankinden sıkı sarılır. Üç sarılma fazlası kelebek çocuğa…

Her çocuğun ifadesi aynıdır kapıdan girerken: Yanaklar sarkmış, dudaklar büzülmüş, gözler koca koca açılmış. Bütün sorularını ve şakalarını yanıtsız bırakırlar. Ebeveynlerinin bacaklarına yapışıp kalırlar. Tek amaçları oradan bir an önce uzaklaşmak... Onlardaki kaçıp kurtulma arzusunu, alt edemedikleri bir meraka dönüştürdüğünü seyretmek ise benim için günün eğlenceli zamanlarıdır.

Halen yanaklarından korku dolu yaşlar süzülürken, hıçkırıkları kesilmeye başlar, “En yırtıcı dinozor Allosaurus, biliyor musun?” dediğinde oğlan çocuklarının. Oviraptor’un yumurta hırsızı olduğunu söylediğinde hak edilir bir saygınlığı olur gözlerinde.  

“Benim en sevdiğim dinozor T-Rex,” deyiverir sümüklü burnunu çekerken en yabanisi.

“Peki, T-Rex’in üç pençeli olduğunu biliyor musun?” diye sorduğunda, sohbetleri koyulaşmıştır epeyce.

Kız çocuklarının ise dantelli eteklerini, çantalarının çoraplarıyla uyumunu över abartıyla. Çoğu zaman berbat giyinirler. Üstelik o dehşet verici seçimlerine rağmen cazibesinden emin,  tebaasını selamlayan prenses edasıyla salınırlar ortalıkta. “Ben Barbie bebeklerime mavi elbise seçerdim hep,” dediğinde “ben pembe seviyorum,”  der çoğu.

Öğretmenlerine üşenmeden yazdığı mektuplar gurur verir ilkokul çocuklarına. Ne kadar cesur davrandıklarını anlatan, imzalı, kaşeli mektuplar yazar. “Bu mektubu kaybetme, öğretmenin izin verirse sınıfta oku. Arkadaşlarına da anlat korkulacak bir şey olmadığını,” diyerek tutuşturur ellerine.

Mektubu en gizli anlaşmayı taşıyan Orta Çağ elçisi özeniyle taşırlar. Yüzlerinde utangaç bir gülümseme, ağızlarını nasıl kapatacaklarını bilemeden çıkarlar odadan:

“Çok cesur davrandın teşekkür ederim. İşte mektubun! Peki, süt mü içersin, meyve suyu mu?”

“Süt!  Çilekli süt!”

“Hay Allah, çilekli sütümüz yok!”

Çilli burunlunun gözleri hayal kırıklığı ile büyüyüp, boncuklaşmaya başlamaz mı?

“Aaa, bak yanaklarımda çilekler var, öpsen olur mu?”

Utangaç bir öpücükle çözülüverir bir kriz. Aydınlanmış yüzleriyle vedalaşırlar birbirleriyle.

Her çocuğun ifadesi aynıdır kapısından girerken: Yanaklar sarkmış, dudaklar büzülmüş, gözler koca koca açılmış. Bütün sorularını ve şakalarını yanıtsız bırakırlar.

Kimileri hariç…

Arkasına saklanacak gövde bulamayanlar… Hıçkırıklarının sesini duyuramayacaklarını, ağlamanın kifayetsizliğini henüz ilk adımlarını atarken öğrenenler... Vücut bütünlüğüne zarar verileceği kaygısı kalmamıştır onlarda. Lime lime hırpalanmıştır zaten çocuk bedenleri. Onlar için canları acısa bile, güven veren bir dokunuş en büyük lütuftur. Dokunulmayınca, yeryüzünde var olduğunu anlamaz zira insan…

Topluca getirilirler muayeneye. Kabullü, sessiz, tepkisiz bakışlarla girerler odaya. Biri içerideyken, diğerleri sırasını bekler sükûtla. Çıt çıkmaz kapının arkasında. Göz teması kurmazlar asla. Bakışları çok uzaklardadır her birinin. Işıltısı sönmüştür gözbebeklerinin.

Mavi gözleri, beyaza yakın sarı saçları, burnundaki çilleriyle gördüğü en güzel çocuktu. Eğreti bir kelebek konmuştu yıkanmamış saçlarına.

Güzel olmanın her zaman biraz daha ayrıcalığı vardır. Güzel insanların başına hiçbir kötülük gelsin istenmez. Banka kuyruğunda gayri ihtiyari sıra verilir mesela. Bir gülüşleriyle tüm katı kuralları esnetiverirler. Manav canım kirazlardan az daha fazlasını tartıverir onlara.

 “Seni kim terk etmeye kıydı çocuk? Neden bu sessizlik?  Neden kelebekli kolyelerin süslemesi gereken çocuk boynun dikenli bir tasma geçirilmiş gibi kan kesiği? Kim yaptı bunu sana? Neden bakışın bu kadar ulaşılmaz? Neden ışıltılı geleceğin sakil bir izle yaftalanmış? Geleceğin var mı?”

Boynunda büyükçe bir yara vardı. Yaranın temizlenmesi ve irinin boşaltılması gerekiyordu. Sohbet etmek, gözlerini bir an olsun gözleriyle buluşturmak, yüzünde azıcık neşe görmek isterdi aslında. Ancak ne kelebeklerden ne renkli çoraplardan ne de en güzel Barbie’nin hangisi olduğundan bahsedebilirdi. Ne sınıfında okunması için öğretmenine mektup yazabilirdi ne çilek deyip yanağını uzatabilirdi. Ne söylese, ne yapsa kelebek çocuğun ıssız, uzağa mıhlı bakışlarında kaybolacaktı, sırnaşık bir sırıtış gibi yüzünde donacaktı.

“Hadi bakalım, şu yaranı temizleyelim güzelce. Daha fazla iltihap kapmasın.”

Tepkisiz çıktı sedyeye kelebek. Dokundukça kanatlarındaki renkleri dökmesinden korkar gibi hafif hafif yarayı temizledi doktor. Yaraya sürülen dezenfektanlar canını yakıyordu. Gözlerini yumdu sıkıca, sessiz bir damla süzüldü gül güzeli yanaklarından.

Sedyede metanetle uzandıkça, sanki doktorun canı yanıyordu onun yerine. Apseyi boşaltması güçleşiyordu. İçinden yükselen isyanı taşıyamaz olmuştu, elleri titremeye başlamıştı. Atamadığı çığlığı atmak istiyordu kelebeğin yerine. Çığlık çığlığa ağlayarak oradan kaçmak!

Biraz ara verdi, oyalandı, sakinleşti.

Nihayet bisturiyle yarası açıldığında, tüm susmuş can kırıklığı fışkırdı irinle birlikte kelebek çocuğun. Kulak tırmalayan bir tiz ses yükseldi gırtlağından. Sarıldı kendi gövdesine. Sarıldı kaldı öylece… Sarıldı kaldı…

 Hiç o kadar yakıcı, hiç o kadar sahipsiz bir çığlık duyulmamıştı bu odada. Görmeyen gözlerini, sarılamadığı kucakları, duyulmayan çığlığını hiç unutamayacak doktor. Biliyorum!

Ne saçını okşayabilirdi ne omzuna dokunabilirdi. Anlıyorum!

Yine yanıyordu boynu. Sinirli bir hareketle çözdü fularını, attı üzerime. Omuzları çökkün, masasına yığıldı. Elleriyle yüzünü kapattı. Hayır, şimdi ağlamaya vakti yoktu! Sıradaki çilli burunludan gülümsemesini esirgeyemezdi. Bir süre kaldı öyle…

 Ben Dilsiz Uşak: Ardıç ağacından yapıldım.

O Dilsiz Doktor: Kanat çırpışlara sevdalandı.

Her konan kelebek, kuşandığından bir parça asıp uçtu karkasımıza; kimi dinozorlu kasketini, kimi çilekli çorabını, kimi çiçekli kolyesini. Kimi üzerinde yükte ağır, pahada ağır neyi varsa teslim edip, çırılçıplak ve yerçekimsiz gitti bilinmeyen o yere.

“Ben bu yükü kaldıramıyorum gayrı,” dedim ona bazı zaman.

 “Omurlarım ağrıyor,” dedi bana. “Dik ve dilsiz kalalım ama! Sessiz ve sırdaş emanetçisiyiz göçebe tanışlarımızın. Omuzlarımızdan bastıracak kimi gölge siluetler, omuzlarımızdan asılıp uçuşturacak kimi hercai kelebekler. Yaşamak dediğin unutamayacaklarımız aslında…”

 

*Dr. Nilüfer Benal radikal boyun diseksiyonu geçirmiş 7 yaşında bir hastasından esinlenerek bu öyküyü kurgulamıştır.



                                                      Gidenlerin Ardından /Niyazi Ademhan

Bir insan her zaman hikâye anlatıcısıdır; kendi hikayeleriyle ve başkalarının hikayeleriyle çevrili yaşar; başına gelen her şeyi onlar aracılığıyla görür ve hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır. Jean-Paul Sartre

 

               Bağışıklama hizmeti için, hizmet aracımızda hemşire Reyhan hanımla birlikte sabahın serinliğinde yol alıyoruz. Her ikimizde sessiz ve düşünceli. Aile hekimliğindeki on birinci yılım. Tozu dumana katarak ilerliyoruz. Acısıyla tatlısıyla kısa metrajlı bir film gibi geçiyor gözümün önünden hayatım. Kısa bir süre sonra köye varıyoruz. Arabanın kapısı açılır açılmaz güzel yeşil gözleriyle tam karşımda duruyor küçük tatlı Mihrimah. Gülümsüyor tatlı ve mahcup. İsmini ben ve Ayfer abla koymuştuk. Her karşılaşmamızda annesi, kızımın, ismini siz bırakmıştınız diyerek söze başlardı.

Bu defa Mihrimah çok yalnız gözüktü bana. Göz göze geldiğimiz anda yaşadığımız o acı gerçeği, güzel gözlerinde gördüm. Yüreğimde ince bir sızı hissettim, gözlerim doldu, boğazım düğümlendi. Küçük Mihrimah da farkında idi, hüzünle bakıyordu. Bir daha isim annesini göremeyeceğini o da biliyordu. Bu yoğun duygu seli içerisinde bir kez daha anladım, güçlü bağlar kurmuştuk hastalarımızla, hanelerinin birer ferdi haline gelmiştik. Bu nedenle Ayfer ablanın yokluğunu buruk bir tebessümle hatırlayacak Mihrimah ve hayatı boyunca güzel olarak anacak onu biliyorum.

                Yıllar önce, yüksek ateş ve kusma şikayetiyle annem, beni sağlık ocağına götürmüştü. Annemin elinden tutmuş halsiz ve bitkin bir şekilde, ayaklarımı yerde sürükleyerek sağlık ocağının koridorunda ilerlerken, gözüme ilişi vermişti Ayfer abla. Mesai arkadaşları ile birlikte hemşire odasında, beyazlar içinde oturuyordu. O gün aklıma gelmezdi sonrasında onunla mesai arkadaşı olarak, uzun yıllar birlikte çalışacağımız.

       Bizim mesai arkadaşlığımız, geçmişe düşülen dip not gibi yine aynı bölgede, aynı yerde başladı. Tuhaf bir şekilde sanki aynı kaderi aynı kederi paylaşmışız gibi hissediyorum şimdi. Ayfer hemşire ile 2010 yılında birlikte çalışmaya başladık. Tam bir yol hikayesi oldu. Aslında emekliliğine bir yılı kalmıştı ve kararsızdı. Aile hekimliğinde benimle çalışmaya zor ikna oldu. Yılların yorgunluğu öyle çökmüştü ki üstüne yeniden birinci basamakta ve kırsal bölgede çalışmak onu bayağı tedirgin ediyordu. İyi ki ikna etmişim. Çalışma hayatımın en güzel yıllarını birlikte geçirdik ve keyifle çalıştık. Ne yalan söyleyeyim sonrasında ikimizde kırsal bölgede çalışmayı sevdik, sevdirdik birbirimize.

           Koruyucu sağlık hizmeti vermek meşakkatli bir iş ve aynı zaman süreklilik arz etmektedir. 1960 yılında yapılmış eski bir sağlık ocağının da hizmet verecektik ve şartlar oldukça zorlu idi. Abartılı gelmesin size ne suyu vardı sağlık ocağının nede doğru düzgün elektiriği. Hizmet vermemiz gereken toplam 33 köyümüz vardı, her biri farlı uzaklıkta. Bu zor şartlarda bizleri görevlendiren idarecilerimizin de ne yazık ki bizlere hiçbir faydaları yoktu. Yani sizin anlayacağınız kendi göbeğimizi kendimizin kesmesi gerekecekti. Issız bir adaya düşmüş gibiydik ve Aile Sağlığı Merkezimizin fiziki koşulları olabildiğince yetersizdi. Bununla birlikte şartlar ne olursa olsun eğer sizi mutlu edecek bir amacınız var ise her şey kolaylaşır ve zorlukların üstesinden gelmek sadece bir zaman meselesi halini alır. Bu bilinçle öncelikle çalışacağımız ortamı yaşanılır hale getirmemiz gerekiyordu. Kendi imkanlarımızla doktoru, hemşiresi hep beraber el ele verip bütün eksiklikleri giderdik. Aile Sağlığı Merkezini yaşanılabilir, çalışılabilir bir mekân haline getirdik.

           Türkiye de ilk Covid 19 vakalarının görülmeye başladığı andan itibaren bizlerde Aile Sağlığı Merkezinde pandemi koşullarına uygun şekilde çalışmaya başlamıştık. Bununla birlikte ne yalan söyleyeyim hepimizin kafası da oldukça karışıktı. Sosyal medyada televizyonlarda o kadar yalan, yanlış bilgi dolaşıma sokuluyordu ki hastalarımız gibi bizlerde tedirgin ve huzursuz oluyorduk. Sağlık yöneticileri her gün açıklamalarda bulunuyorlar ama maalesef her zaman olduğu gibi bu mücadelenin en ön safında yer alan sağlık neferleri yani bizleri görmezden geliyorlardı. Ekranlarda hastanelere gitmeyin Aile Sağlığı Merkezlerine başvuruda bulunun çağrıları yapılan böylesi bir ortamda bu ayrıştırma ve değersizleştirme hepimizi derinden yaralıyordu.

    Emekliliğini hak etmiş torun sahibi olacak Ayfer hemşire ile hep bunları konuştuk bu süre zarfında. Konuştukça şu kanıya vardık. Bu olumsuzluklardan etkilenmeye gerek yok hep böyleydi zaten. Bizler piramidin dibinde idik, bütün yük omuzlarımızdaydı. Kendi doğrularımızla yolumuza devam etmemiz en doğrusu olacaktı.

           O güne kadar yaptığımız gibi, aynı şekilde aynı programla çalışmalarımıza devam ettik. İşini gücünü eline almış, biri erkek diğeri kız iki yetişkin çocuğu, birde hayata merhaba demeye hazırlanan, henüz annesinin karnında bir minik torunu vardı. Pandemi sürecinden etkilenen çocukları, “risk almaya da gerek yok, sana ihtiyacımız var” diyerek onu emekli olmaya ikna etmeye çalışıyorlardı. Buna rağmen Ayfer hemşire hiç geri durmadı ve hep azimli bir şekilde çalışmalarına devam etti.

     Sonbahara girerken hizmet verdiğimiz bölgedeki köylerde de vakalar artmaya başladı. Bu durum beraberin de karantina süreçlerini de getirmişti. Birçok köyümüz karantinaya alınmış giriş ve çıkışlar da güvenlik güçlerince kontrol noktaları kurulmuştu. Çocukluğumda izlediğim kovboy filmlerinden anımsıyordum. Çölün ortasındaki kasabalar gibi ıssız ve insansız kalmış köy sokaklarında sadece kediler ve köpekler dolaşıyordu. Hastanelerin acil vakalar dışında hizmet vermediği polikliniklerinin kapalı olduğu bu uzun dönemde bizler hem hasta bakmaya hem de koruyucu sağlık hizmetlerini tüm risklerine rağmen devam ettirdik. Çünkü her şeye rağmen görevimizi eksiksiz yerine getirmemiz gerekiyordu. Karantinaya alınmış köylerde bile birinci basamak çalışanları olarak bebekleri aşıladık, gebe takibi yaptık yapmamız gereken görevleri eksiksiz bir biçimde yerine getirdik. Bu karmaşa ve kafa karışıklığı içerisinde, elinde süngü ayağında çarık ile savaşan eski zaman savaşçıları gibi bizden kaçan hatta evine almak istemeyen insanlara rağmen tüm bunları yaptık.

          Yeni doğan torunu sonrasın da Ayfer hemşire çocuklarının ısrarlarına dayanamamıştı ve gönülsüz bir şekilde emekli olmaya karar vermişti. Kızı yeni doğum yapmıştı bebeğine bakması için Ankara’ya taşınmasını istiyordu Neredeyse kırk yıldır aktif bir şekilde, severek çalışan biri için kolayca alınacak bir karar değildi. Sevdiği bir eşyasını kaybeden çocuk gibi ne yapacağını bilmez bir halde emeklilik hayatına başlamıştı. Böylece yollarımız ayrıldı birbirinden. Bilseydim böyle bir sonun bizi karşılayacağını ve bu ayrılığın sonsuzluğa uzanacağını kesinlikle engel olurdum emeklilik kararına.

          Aile Sağlığı Merkezinin rutin işlerimizi yaptığımız esnana gelen bir telefonla Ayfer ablanın Corona virüse yakalandığı haberini aldım. Bir süre gelen haberin tesiriyle düşünmem gerekti. Onunla en son üç gün önce temasımız olmuştu. Evinde beraber kahvaltı yapmıştık. Bu durumda bende riskli temaslılar arasında sayılırdım. Durumu mesai arkadaşlarıma açıkladıktan sonra Aile Sağlığı Merkezinden ayrıldım. Ayfer abla ile pandemi sürecinde olan biteni değerlendirirken hep şunu söylüyordum: “Bir gün bizde yakalanacağız ve atlatacağız.” Maalesef fazla iyimser davranmışım.

        Koronavirüs ile savaşımız böyle başladı. Sonraki günlerde bu savaşın zorlu geçeceğini anlamaya başladım. Çünkü ateşim bir türlü düşmüyordu. Öksürüğüm giderek artıyor ve eklem ağrılarımı ancak aldığım ağrı kesicilerle hafifletiyordum. Evde, oksijen ve steroid tedavisi dışında hastanede alacağım tedavinin önemli bir kısmını alıyordum. Ama pek işe yaradığı söylenemezdi. Hastalık belirtilerimin başladığı dokuzuncu gündü sanırım gelen bir telefonla aynı zamanda eşimin ablası da olan Ayfer ablanın fenalaştığı ve hastaneye yatış yapılması gerektiği öğrendim. Otuz sekiz derece ateşle yatağımdan kalkıp telefona sarıldım. Onu yatıracağımız hastane ayarlamamız gerekiyordu. Maalesef vakalar o kadar artmıştı ki, boş yatak bulmak neredeyse imkansızdı. Birkaç telefon görüşmesinden sonra özel bir hastanede güç bela bir yatak ayarladık.

      Çaresizliği öfkeyi korkuyu aynı anda hissettiğim ender anlardan biri idi. Gece saat on bir gibi doktor arkadaşım aradı. Ayfer ablayı yoğun bakıma kaldırdıklarının haberini verdi. Oksijen saturasyonu yüzde altmışlara düşmüştü. Umutsuzluk ve çaresizliği iliklerime kadar hissettim o anda. Yaptığım yanlıştı biliyorum ama daha fazla bekleyemezdim. Yanlış olduğunu bile bile kalkıp hazırlandım, N95 maskemi, eldivenimi taktım ve arabaya binip hastaneye gittim. Ayfer abla yüz üstü yatırılmıştı yatağa, yüzünde yüksek basınçlı oksijen maskesi vardı. Zor nefes alıyordu. Gözümdeki bir damla yaşla bir tek şunu söyleyebildim: “İyi olacaksın Ayfer abla sakın pes etme…”

           Ertesi gün ateşim otuz dokuz buçuk dereceye çıktı. Oksijen saturasyonum da doksan üçün altına düştü. Evde aldığım tedaviler pek işe yaramamıştı. Benim içinde hastaneye yatışın yolu gözükmeye başlamıştı. Sanki sonu belirsiz bir yola çıkıyormuşum hissiyle yatağımdan kalktım ve hazırlanmaya başladım. Aynı korku ve tedirginlik eşime ve çocuklarıma da sirayet etti. Çünkü yakın çevremizde de bu virüs nedeniyle vefat eden tanıdıklarımız, dostlarımız olmuştu. Bu yoğun duygular içerisinde aileme sarılamadan dokunamadan uzaktan el sallayarak vedalaştım. Bu sürecin en dayanılmaz ve tarifi imkânsız anı bu idi benim için.

            Hastanedeki ikinci günümde yapılan tetkiklerde akciğer tutulumunun daha da yaygınlaştığı ve vücuttaki enflamasyonun göstergesi olan kan değerlerinin, artış eğiliminde olduğu tarafıma iletildi. Sol akciğerim çekilen grafide neredeyse tamamen görünmez hale gelmişti. Yani işler iyiye gitmiyordu. Zor anlarda insan bir umuda sarılmak ister, bir umut ışığına ihtiyaç duyar. O umut yanı başımda tedavimi düzenleyen doktor arkadaşımdı. Dr. Levent Akyıldız hocamda hastalığı yakın zaman da ağır şekilde atlatmıştı. Buna rağmen şimdi tam karşımda duruyor ve tedavimi düzenliyordu. Şanslı idim herhalde diye düşünüp kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Bu hastalıkta şansa da ihtiyaç vardı. Çünkü doğru zaman da gerekli tedavinin başlanması çok önemli idi.

            Hasta yatağında burnumda oksijenle yattığım yerden “Ayfer şansız olanlardandı herhalde” diye düşünüyordum. Evet şansızdı. Biraz geç kalmıştı tedavi için. Çünkü hastalık sürecinin kritik kısmını evde verilen tedavi ile geçirmeye çalışmıştı. Bu süre zarfında akciğerlerindeki tulum olabildiğince yaygınlaşmış ve hastalık tablosu ağırlaşmıştı. Ben böyle düşünürken birden kapı açıldı, hastanede çalışan bir hemşire arkadaşımız içeri girdi. Beni sormasına müsaade etmeden Ayfer’in durumunu sordum. Nutku tutuldu sanki bu ani sorgu karşısında. Titrek sesi kaçamak bakışları her şeyi anlatıyordu. Bir şey söylemesine gerek kalmamıştı. Ayfer ablamı kaybetmiştik. Bana yıllar gibi uzun gelen kısa bir sessizlikten sonra gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Zor nefes alıyordum zaten daha da nefessiz kalmıştım. Bu yoğun duygu selinden sonrasını hatırlamıyorum.

           Hastane odasında yattığım yerden camdan dışarısını izliyorum. Hayatın aktığı gibi cadde de akan araba trafiğini seyrediyorum Yüreğimde derin mi derin ince bir sızı ile geçmiş on yılı anımsıyorum. Beraber yürüdüğümüz bu yol hikayesinde akrabalığı ve mesai arkadaşlığını dostluğa ve arkadaşlığa dönüştürmeyi başarmışız diye düşünüyorum. Şu anda hastane odasındaki cama akseden hüzünlü bir tebessüm şahitlik ediyor geçmişte yaşadığımız acı tatlı günlere…

                 Yeni hemşire arkadaşımla mobil hizmetteyiz. Küçük Mihrimah meraklı gözlerle bizleri izliyor. Minik gözleri doğduğunda topuk kanını alan, bu yaşa kadar aşılarını yapan sevgi bağı kurduğu Ayfer ablayı arıyor. Yanımıza her gelen öncelikle geçmiş olsun diye söze başlıyor sonra kaybımızı en güzel şekilde yad ediyor. Ne güzel insan idi hemşiremiz ne zaman arasak bıkmadan açardı telefonu ne sorsak usanmadan cevaplardı sorularımızı. Ailemizin bir ferdini kaybetmişiz gibi üzüldük kahrolduk diye devam ediyor bir başkası. Gözlerim doluyor usulca başımı yana çevirip siliyorum göz yaşlarımı. Boğazım düğüm düğüm cevap vermekte zorlanıyorum çevremizi saran insanlara. Her gittiğimiz köyde tekrar tekrar aynı şey yaşanıyor aynı sorular ve baş sağlığı dilekleri… Günü bu şekilde hüzünlü ve buruk bir mutlukla tamamlayıp Aile Sağlığı Merkezine dönüyoruz. Yeni mesai arkadaşım Reyhan hemşire; “Hocam sizi ve rahmetliyi çok seviyor hastalarınız” diye konuşuyor. “Evet hemşire hanım kolay değil tam on yılın emeği var sevgisi var.” diye cevap veriyorum. Sonra batan güneşin yumuşak; sıcak kızıllığında şöyle düşünüyorum: “Gökyüzüne her baktığımda seni bize el sallayan güzel bir melek olarak göreceğim. Ayfer abla seni en güzel halinle hatırlayacağım ve asla unutmayacağım. Ruhun şad olsun canım Ayfer ablam.”

                                                       



                                 MELEKLER DE ÖLÜR MÜ?/ Dr. Ömer Kaya

Evet, dünyayı sarsarak kontrol altına alan ve Avrupa’da bir gün içinde binlerce insanın ölümüne sebep olan Covid-19’a en sonunda ben de yakalanmıştım. Oysa bana bulaşmaması için çok dikkat etmiştim. Ama çalışma şartlarımın yoğunluğu ve bölge insanının duyarsızlığı yüzünden hastalanmakta geç bile kaldığım söylenebilir.

İçlerinde meslektaşlarımın da olduğu hastalar için elimden gelen her şeyi yapmaya çalışıp, onları düzenli biçimde arayıp sorarken, şimdi sıra bana gelmişti.

İnsan hastalandığında, yatağında çok yüce bir makama ulaşıyor ve orada bambaşka düşüncelere dalıyor sanki. Ben de doğduğum günden bu yana olan biteni, hayatımı sorgulamıştım.

Sekiz çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydum. Her zaman sorumluluğunun bilincinde, örnek bir öğrenci, örnek bir insan olmaya çalışmıştım. Düşüncelerini dile getirmenin bile iyi karşılanmadığı bir toplumsal ortamda, ben ve kardeşlerim, ideal bir insan olmak için elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorduk. Benden bir yaş büyük olan ablam, Lösemi nedeniyle vefat ettiğinde, iki yaşındaymış. O dönemin tıbbi imkânsızlıklarından dolayı, hiç tedavi verilmeden eve gönderildiğini öğrenmiştim sonradan.

Annem, canım ablamın hastalığı sırasında, küçük kız kardeşime gebe olduğu için, babamla hastaneye gidememiş. Bu nedenle, ablamın dargın bir şekilde ayrıldığını düşündüğünden, ondan bahsederken göz yaşlarını tutamazdı. Bense, onun siyah beyaz fotoğraflarına bakınca, bir meleğin insan suretindeki halini görürdüm.

Belki de, ablamı bizden alan hastalığın tedavisini bulmaya odaklanan bir motivasyon saklıydı içimde bir yerlerde ve bu yüzden doktor olmayı kafama koymuştum. Kim bilir?

Evet, ablamı yıllar önce kaybetmiştim ve sonrasında birçok insanın ölümüne şahit olmuştum. Yoğun bakımda son günlerini yaşayan hastalarımı, güler yüzle ve mevcut durumlarını anlama gayretiyle, ilaçlarla rahatlatmaya çalışmıştım. Şimdi ben, hasta yatağımda, vücudumun tamamı ağrıyorken, ateşler içinde yanıyor, parmağımdaki oksijen sensöründe, %85’lerde olan oksijen doygunluğu ve taşikardi ile ölümü düşünüyordum.

Pandeminin Çin’de ilk ortaya çıktığı günlerde, eşim ve çocuklarımla beraber yeni ve çok odalı geniş bir eve taşındığımızda, odaların çokluğu şaşırtmıştı bizi. Oysa o an, hasta yatağımda ailemden izole olmuş ve ölümün soğuk nefesini hissederken, çok odalı evimiz bana büyük gelmiyordu artık. Taşındığımızda, yatak odasında tüm tavanı kaplayan ve gökyüzündeki yıldızları tasvir eden lambayı beğenmemiştim, o esnada buna çok sinirlenmiştim. Oysa hasta yatağımda, yalnızlığımı paylaşan bu yıldızlara bakarak avunuyordum. Bütün dünyam yatak odası olmuştu. Bu odanın hemen dışında eşim ve çocuklarım vardı ve bana çok iyi bakıyorlardı. Her gün düzenli olarak; bol proteinli gıdalar, meyve salatası, limonlu çay, yeterli miktarda su ve Aile Hekimi olan kardeşimin Covid-19 için hazırladığı macunumsu karışımı tüketiyordum. Covid-19’a spesifik olan ilaçlarla beraber, steroid, ağrı kesici ve ateş düşürücü ilaçlar, akciğerlerimdeki enfeksiyon için antibiyotik, antioksidan olarak C vitamini ve pıhtılaşmayı engelleyici bir ilaç kullanıyordum. Yani hastanede yapılması gereken tedavilerin hepsi evde uygulanıyordu. Bütün bunlara rağmen, yan veya sırtüstü yatınca cihazda, oksijen düzeyimin düştüğü görülüyordu ve her seferinde, hayaller görüyordum, korkarak uyanıyordum. Yüzüstü yatarak oksijen düzeyimi % 90’ların üzerine çıkarıyordum.

 

Bu arada, Diyarbakır’da bir ilçe devlet hastanesinde İç Hastalıkları Uzmanı olarak çalıştığımı söylemediğimi fark ettim. Gün içinde hastane polikliniğinde yüzden fazla hastaya bakıyorum. Bu yoğunluktan dolayı siz de hak verirsiniz ki bazen çok gergin olabiliyorum. Hiç unutmuyorum, kronik hastalıklar nedeniyle izlediğim ve artık hayatta olmayan yaşlı bir hastam, mesai bitimi çıkıp gelmişti hastaneye. Genel durumu kötüydü ve nefes darlığı vardı. Onunla ilgilenirken, yaklaşık iki saat gelip geçivermiş. Fizik muayenede, kalp ritminin çok hızlı olduğunu fark ettim. Oksijen düzeyi düşük olan hastanın EKG’si Pulmoner Emboli ile uyumlu çıkınca ileri bir merkeze sevki için hazırlık yapmaya başladım. Tüm bunları yaparken, bir an hasta ile göz göze geldik. Bana o halde bile çok teşekkür ediyor, rahatsız ettiği için üzgün olduğunu anlatıyor, “Bugün öleceğim,” diyordu. Onu ileri merkeze ambulansla götürürken şuuru kapandı, muayenede kalbinin durduğunu anlayınca, kalp ve akciğeri için yeniden canlandırma işlemi yaptık ekibimle. Hiç yanıt vermedi ve o gün minnettar bir şekilde hayata veda etti. Çok etkilenmiştim ve o olaydan sonra, hastalarıma çok daha şefkatli davranacağıma yemin etmiştim.

               Galiba bu duygu durumum, oksijen düzeyimin düşüklüğüne bağlı diye düşünürken, yıllar önce yazdığım bir şiir geldi aklıma. Tıp fakültesi dördüncü sınıftaydık ve bir arkadaşım hayatında ilk defa ve ölesiye âşık olmuştu. Kendini ifade edemiyordu ve kız da ona hiç ilgi göstermiyordu. Bana durumunu anlatınca, arabesk bir tavırla, onun için o esnada hemen bir şiir yazdım. Şiir, arkadaşımı yüceltirken, sevdiği kızı ise yerin dibine sokuyordu. Hasta yatağımda güldürmüştü beni o komik şiir. Arkadaşım şiiri çok beğendiğini söylemişti ama, âşık olduğu kız, yakışıksız bir insan olduğunu söylemişti şiir yüzünden. Tabii benim şairlik hayatım da başlamadan bitmişti. Yatak odasındaki yıldızlara bakarak, bunları düşünürken, nefes alıp verirken zorlandığımı hissettim. 

               Gerçekten, hastalanınca çok hassas ve duygusal oluyormuş insan. Gözlerimi her kapatışımda, bir anı geliyordu aklıma. Bir gün, poliklinikte muayene ettiğim yaşlı bir kadın hasta, güler yüzlü oluşumu överek, doktorların kanatsız bir melek olduğunu söylemişti. Saçma ama, doktorlar melekse, melekler ölür mü diye çok düşündüm. Oysa yaşlı hasta iyi niyetinden söylemişti sadece. Hasta yatağımdaydım ve akciğerimde yaygın Covid-19 pnömonisi vardı. Sıkça düşüyordu oksijen düzeyim ve her seferinde ölümü düşünüyordum. “Eğer doktorlar melekse, ölür mü?” diye soruyordum kendime.

               Tabii bu arada bolca zamanım olduğundan, Zülfü Livaneli’nin, Engereğin Gözü, Kardeşimin Hikayesi, Serenad kitaplarını ve Dr. İnan Palancı’nın ilk kitabı olan Kentin Hayaletleri’ni okudum. Hangi durumda olursa olsun, insanlar hep okumaya gayret etmeli. Çünkü bulaşıcı hastalık nedeniyle yalnız kaldığın bir dönemde bile, tek arkadaşın olabiliyor kitaplar ve güzel hayaller yanında, yaşam umudu verebiliyorlar. 

               Uyku ile uyanıklık arasındayken, asistanlık yıllarımdan bir olay geldi aklıma. Her şeye cıvıl cıvıl baktığım, hayallerimin daha canlı olduğu yıllardı. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesi Hematoloji kliniğindeyken, bir asistan arkadaşım, poliklinikten arayıp kan kanseri tanısı konulan bir hastanın yatış işlemlerini yaptığını ve servise gönderdiğini söylemişti. Ben yaşlı bir hastanın geleceğini düşünürken, kliniğe dünyalar güzeli, on yedi yaşında genç bir kız geldi. O esnada, çok ama çok üzülmüştüm. Bu dünyada yaşamanın ne kadar tuhaf olduğunu hissetmiştim. Kutsal kitaplarda meleklerden bahsedilince, kafamda cinsiyeti olmayan bu varlıkları bir yerlere oturtamıyordum. Ama hasta olan güzel kızı görünce, kız kardeşimin siyah beyaz fotoğrafına bakarken hissettiğim melek tasviri geldi aklıma. Tanısı, kan kanserinin kötü seyirli olan bir alt tipiydi. Hep güler yüzlüydü. Kemoterapinin toksik etkileri yüzünü soldurmuştu ama güzelliği aynıydı.

Her gün, yatan hastaları odalarında tek tek ziyaret ederek başlıyorduk güne. Bir sabah, odasında ağlarken buldum onu. Nedenini sorduğumda, o gün ilk defa öleceğini düşündüğünü öğrendim ve defalarca aynı şeyi söyleyip sürdürdü ağlamasını. Sonra gözyaşlarını silip, hayatta büyük hayallerinin olduğunu ve bunları yaşayamayacağını söyledi. Yüzüne yayılan tatlı gülümsemeyle anlattı bir hayalini. O dönemde manken ve film yıldızı olan Kenan İmirzalıoğlu ile tanışmak istiyormuş meğer. İlginç geldi bana, sonraki gün, refakatçisi olan arkadaşıyla da konuştuk bu hayal konusunu.

               Hastanede yatarak geçen iki ayın sonunda, tekrarladığımız kemik iliği örneklemesinde iyileşme göremedik. Eve gitmek istediğini söyleyince, eve gidebileceğini ama iki gün sonra gelmesi gerektiğini belirttik. Bir hafta sonra burun kanaması ve ateş yüksekliğiyle geldi hastaneye. Tahlillerinde tüm kan hücrelerinde düşüklük ve akciğeri tamamıyla saran enfeksiyon tespit ettik. Tedavi esnasında ateşi vardı, kusuyordu, ağzında yaraları vardı.

Tabii hayat sürprizlerle dolu. Kötüleşmesinden bir gün önce, hastaneye bir misafir geldi. Evet, Kenan İmirzalıoğlu, hastamızın son dileğini yerine getirmek için oradaydı. Hastalığının en ağır döneminde bile yüzü gülüyordu. Öleceğini bilen insanlar ölmeden önce rahat oluyorlar demek ki! Evet, sonraki gün aramızdan ayrıldı.  

               Ben hasta yatağımda, eğer bir tasvir ise meleklerin de ölebileceğini düşündüm. Peki benim bir hayalim var mıydı? Evlenmiştim, çocuklarım ve güzel bir mesleğim vardı. Ama gerçekten istediğim bir hayatı yaşamış mıydım? Hep başkaları için yaşamıştım. Ama onların mutluluğu ile mutlu olmasını öğrenmiştim. Hastalığımın on birinci günü, oksijen düzeyim % 82 olunca hemen yüzüstü yattım. O gün hiç kitap okuyamadım. Gece üç veya dört saat boyunca aralıksız kuru öksürüğüm oldu. O esnada halüsinasyonlar gördüm. Kanatlı, kanatsız melekleri ve tavandaki yıldızların kaydığını gördüm. Hiç korkmuyordum, galiba ölüm vakti gelmişti. İçimde bir rahatlık hissi vardı. Sonrasını hatırlamıyorum ama sabah saat on civarında uyanmıştım. Kendimi kuş gibi hafif hissediyordum. İştahım açılmıştı ve o gün üç kişinin yediği yemeği yedim. Zülfü Livaneli’nin Serenad kitabının son kısmını da okuyup bitirdim. Evet ölmemiştim ama, ne zaman öleceğimizi bilmemenin ne kadar güzel bir şey olduğunu anladım.  Bundan sonra bu fani dünyada kendim için de bir şeyler yapacağıma dair yemin ettim.

               Dünyadaki tüm ülkelere Covid-19 ve diğer pandemiler için şöyle seslenmek istiyorum. Fırtına aynı, sadece gemilerimiz farklı! Eğer tüm dünya el ele verip tüm insanlık için hareket etmezse pandemiler hiçbir zaman bitmeyecek. İngiliz Hasta filminde denildiği gibi “Biz gerçek ülkeleriz. Haritalardaki sınırlar değiliz. Güçlü adamların isimleri hiç değiliz” Çiçek hastalığında olduğu gibi pandemi ile mücadelede başarılı olmanın tek yolu sınırların ortadan kaldırılmasıdır.

               Pandemilerin hayatımızda olmadığı günleri görmek dileğiyle!


 

                                                                                                              

                                               KUYU/Dr. Rojhat                                                                               

Altı yıl süren tıp eğitimimden sonra tayinimin çıktığı ilk görev yerim Mardin oldu. Bir dağın yamacına kurulmuş, eteklerinden Kızıltepe Ovası yayılan küçük bir doğu kentiydi. Güneybatı yönünde ovadan bakarsanız, taş evlerin merdivenin basamaklarına nispet yapar gibi sırt sırta vermiş tepeye, oradan da göğe yükseldiğini görebilirsiniz. Bu küçük kent, batı, doğu, kuzeydoğu ve güney yönlerinde, eski dönemlerden kalma tarihi mezarlar tarafından korunuyordu. Bütün yollar buradan geçer der gibi, geceleri sırt sırta veren o taş evlerde yanan lambalar adeta inci bir gerdanlık gibi aydınlatıyordu yamaçları. Gezginlerin dediği gibi, gündüzleri mezarlık, geceleri ise gerdanlıktı eski Mardin.

Eski şehir-eski Mardin-diye adlandırılan bu bölge yaklaşık on dört mahalleden oluşmuştu ve tamamen kendine has mimarisiyle insanı büyüleyen taş evlerle bezenmişti. Evleri birbirine bağlayan abbaralar, dar taş sokaklar ve kaldırımları ile buram buram kahve kokan Keldani Süryani ve Ermenilere de yurt olmuş, ilk bakışta yeşilliğin çok az olduğu bu kadim kentte güneş kavurucu sıcaklığı ile göz açtırmıyordu. Bu nedenle kendimi sık sık bu kenti, memleketim Dersim ile karşılaştırırken buluyordum. Karşımda sonsuzluğa uzanıp giden Kızıltepe Ovası’nı izlerken, bir yandan da içimde bir kadın eli zarifliğinde yüzümü, saçlarımı, tenimi okşayan Munzur’un serin esintilerine özlemle karaladığım şiirler mırıldanıyordum.

Yamaçlarındaki kızıldan sarıya boyalı ormanlarda yağmur yağıyor,                                      Uzaklarda Munzur üzerinde,                                                                                                                               Bir gök kuşağı gülümsüyor adeta,                                                                                                     Yüreğimde tatlı bir bekleyiş,                                                                                                                      Özlem, hasret, sevda. Dalga dalga dolaşıyor kanımda                                                                       

Özlemle kurduğum hayallerimden her döndüğümde bu eski kent karşılıyor beni. Karşımda yine eski Mardin. Yine onu hayranlıkla izlerken, kulpsuz kahve fincanlarında ikram edilen mırrayı yüzümü acıtarak içtiğimi fark eden esnafın ikram ettiği tarçınlı badem şekeri ile tatlandırıyorum ağzımı.

Kaldığım lojman iki katlı iş yerime üç yüz metre mesafede. İş yerimiz bir binanın giriş katı ve zamanımızın büyük bir kısmı burada geçiyor. Gelen yardım anonslarıyla ambulansa atlayıp acil hastalara ulaşıyor, onları tedavi etmeye çalışıyoruz. İş yerimiz bir yokuşta olduğu için -ki eski Mardin’de düz bir alan bulmak pek mümkün değil-ön cepheden giriş katı olan çalışma alanımız arka cepheden üçüncü kata dönüşüyor.

Telsizlerimizi alıp ekip olarak binanın sağ ön köşesinde çengel adını verdiğimiz noktada duruyor, yükselti farkından kaynaklı olarak uzaklarda bir yerde ama ayaklarımızın dibinden yayılan Kızıltepe Ovası’nı izliyoruz. Yeşil bir deniz gibi uzayıp gidiyor karşımızda ova. Sonra kendi kendime, ‘gün gelecek, ovanın günden güne sarıya döneceğini, biçerdöverler ile hasadı yapılan kutsal bereketi izleyeceğiz, ‘ diye düşünüyorum. 

Munzur Vadisi’nde bir tabloda görmeye alışık olduğum renkler burada ayrı ayrı tablolar halinde sergileniyor. Ben de bu tablonun karşısında kahve kokusunun sarhoşluğuyla yeni yaşam alanımı tanımaya, onunla dost olmaya çalışıyorum.

***

Zaman böyle böyle akıp giderken, sıcak bir mayıs günü saat 13.00 gibi, acil yardım telsizi bir boğulma vakası bildirdi ve olay yerine ekip olarak hareket ettik. Aceleyle çıktığımız yol yeşilin, kırmızının ve de sarının göz alıcı renkleriyle donanmıştı. Ovalar ve tepeler derken, yaklaşık yarım saatlik bir yolculuğun ardından Pınarlar Köyü’ne ulaştık. Adı gibi bir köydü. Doğal pınarlardan gelen sular bir olmuş aceleyle akıyor, yolun üst tarafından küçük bir menfez aracılığıyla yolun alt tarafına doğru yön değiştiriyordu.

Önce köy girişinde konumlanmış olan karakoldaki jandarmalar karşıladı bizi. İki ölü çocuk olabileceğini, savcılığın da olay yerine gelmek üzere olduğu bilgisini verdiler bize. Koşar adımlarla ve acil müdahale setlerimiz ile ulaştık olay yerine. Olay yeri insan deryasıydı adeta, bütün köy oradaydı. Ortada ablukaya alınmış bir su kuyusu, etrafında feryatlarıyla ortalığı yıkan kadınlar vardı. Fakat ortada müdahale edebileceğimiz bir hasta yoktu. Başı beyaz yazmalı kırklı yaşlarının başında bir kadın baygınlık nöbetleri geçiriyor, bir kaç komşu kadın da yüzünü su ile ovalayıp sakinleştirmeye çalışıyordu onu. Acılı bir anne vardı karşımızda. Her ne kadar biz de kadını sakinleştirmeye çalışsak da başaramadık. Hemşirenin belli belirsiz sesini işitiyorum, “Biliyorum, bir daha hiç kimse dindiremeyecek acısını,” diyor.

Feryatların daha da ağırlaştırdığı sırada, sağa sola yürüyen uzun sakallı, göbeği sarkmış, elindeki cep telefonuyla konuşan altmış yaşlarında bir adam, “Nerede bu acil ambulans! Nerede sağlık çalışanları! Dalgıçlar nerede!” diye hesap sorarcasına bağıra bağıra konuşuyor. Biz ısrarla, “Buradayız, acil ekibi burada!”  dediğimiz halde yokmuşuz gibi davranmaya devam ediyor.

Kuyu başında duran köylülerden biri gözleri nemli anlatmaya başlıyor: “Üç çocuk, bir kız ve erkek kardeşi ile amcaoğulları Hasan, kuyuyu temizlemek için merdiven sarkıtıyorlar kuyuya. Önce elinde ipe bağlı bir tas ve kova ile Ahmet iniyor kuyuya, Mizgin ve Hasan dışarıda beklemeye başlıyor. Ahmet usulca süzülüyor kuyuya. Sonrasında o dipsiz kuyudan herhangi bir ses işitilmiyor. Mizgin panikle sesleniyor kardeşine, Hasan da katılıyor ona ama nafile, cevap yok. Bunun üzerine Mizgin hiç tereddüt etmeden kardeşini kurtarmak için kendini kuyudaki merdivenden aşağı bırakıyor. Sonrasın da yine sessizlik. Hasan ağlayarak koşuyor ve durumu babasına anlatıyor. Babası, kardeşleri ve köy ahalisi toplanıyorlar kuyunun başına. Zor tutuyorlar Ahmet’le Mizgin’in anne ve babasını. Onlar da evlatlarını kurtarmak için kuyuya inmek istiyor. Sonrasında karakol olaydan haberdar oluyor; acil ambulans, suyu tahliye etmek için itfaiye ve dalgıç isteniyor. Sonrası malum, insan deryasına dönüyor olay yeri.

Suyun tahliye edilmesinden sonra, dalgıç iniyor kuyuya ve önce daha on beşindeki kara saçlı,  kavrulmuş teniyle Mizgin çıkarılıyor kuyudan. Sonrasında da on ikisindeki Ahmet. Dakikalar içerisinde, kızgın güneşin altında saçları ve kavruk tenleri kuruyor hemen. İlk muayene notumu düşüyorum: “Ölüm nedeni, metan gazı.”

Kesin tanı adli tıptan gelecek raporla netleşecek. Çocuklar öleli çok olmuş maalesef. İçimden, “Bu nasıl bir trajedi, hangi yürek dayanabilir bu acıya,” diye düşünüyorum. Az önce gördüğüm beyaz yazmalı kadın askerleri yarıp çocuklarının üzerine kapanıyor. Feryattan sesi kısılmış, mecalsizce dizlerini dövüyor, kısık sesle Kürtçe ağıtlar yakıyor; “Oy berxê min! Oy berxê min! Ez bimrim!”[1]

Ağıtları içime işliyor, gözlerim nemleniyor. İleri de ağlaşan kadınların yanında dizlerinin üzerine kapanmış ağlayan çocuk da Hasan olmalı diyorum içimden. Bu gün burada yaşananların izlerini yaşamı boyunca taşıyacağının farkında mı diye soruyorum kendime. Kuyuların su taşıdığı bu kentte, Munzur’un su taşıdığı kentin şairi Cemal Süreya’nın cümleleri dolanıyor zihnimde.

bizi bir kamyona doldurdular

tüfekli bir erin nezaretinde

sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular 

günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar.

tarih öncesi köpekler havlıyordu.                    

aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar

Bir süre sonra annenin ağlamaktan kuruyan göz pınarlarından tek bir damla akmaz oluyor artık, tarifi yoktu acısının. Baba daha güçlü durmaya çalışıyor ama onun da içinden yıkıldığı belli. Cemal Süreya giriyor yine araya:

“Konuşmuyor, anlatmıyor diye hissetmiyor sanmayın,

kimisi içine atar çığlıklarını.”

Lime lime oluyor her milimetre karem, ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Üniversite sıralarındaki derslere tutunuyorum. Doktor soğukkanlılığını kaybetmemeli. Gözlerimde biriken bulutları dağıtmak için dudaklarımı ısırıyorum.

Derken savcı geliyor, davranışlarından tecrübeli olduğunu hissettiriyor. “Ölüm nedeni ne olabilir?” diye soruyor bana.

“Muhtemelen kuyuda biriken metan gazının neden olduğu bilinç kaybına bağlı boğulma,” diye cevaplıyorum.

“Kuyuda ne işleri var?” diye soruyor savcı karakol komutanına.

Komutan, “Suyu helal etmek için kuyuya inmişler efendim,” diye yanıtlıyor savcıyı.

Savcı “Nasıl yani?” diyor.

Komutan açıklamaya devam ediyor, “Bir kaç gün önce, bir kedinin bahçelerindeki kuyuya düştüğünü gören baba, köy imamına gidip akıl danışıyor. Çocukların babası imama;  ‘birkaç gün önce bir kedi bahçemizdeki kuyuya düştü ve kuyuda boğuldu, suyumuz haram oldu, suyu helal etmek için ne yapalım hoca efendi,’ diye soruyor.

İmam bir süre düşündükten sonra çocukların babasına, ‘Bu tür durumlarda su haram olur. O su bu haliyle ne içilir, ne de başka bir iş için kullanılır,’ diye cevaplıyor.

Çocukların babası, ‘Hoca efendi, suyu temizlemek için ne yapmalıyız?’ diye soruyor endişeyle.

Hoca, ‘Rivayet edilir ki, mundar olmuş bir suyu temizlemek için kırk tas temiz su dökmek gerekir,’ diye yanıtlıyor. ‘Aksi halde bu mundar su helal olmaz ve hanenizi de mundar eder.’

Akşam yemekte konuşulmuş imamın anlattıkları, çocuklar da vazife çıkarmışlar efendim, sonraki gün babalarına yardım olsun diye haber vermeden amcalarının oğlu Hasanı da alıp kuyunun başına gitmişler. Kuyuya sarkıttıkları merdiven ölümleri olmuş anlayacağınız.”

Komutanı dinlerken aklıma Dostoyevski’nin “İnsancıklar” romanındaki bir cümle düşüyor; “Çok tuhaftı, ağlayamadım ama ruhum paramparça olmuştu.”

İmamın, kabahatin kendisinde olduğunu düşündüğü belli, sağa sola telefon edip talimatlar vermesi boşuna değil. Aklımdan birbiri ardına cevapları can sıkıcı sorular geçiyor, kızıyorum anneye, babaya, en çok da imama.

Çocuk yaşta gelincik tarlaları gibi kızıl kanlı, diri ve bir o kadar da bahtsız bu çocukları ölüme götüren hikâyenin suçlusu, gözleri kör eden, dimağı bağlayan cehalet mi yoksa kader mi? 

“Coğrafya, kaderdir,” diyordu ya İbn’i Haldun. Öyleydi hala, ondan yüz yıllar sonra bile.

Renk deryası yolların dönüşünde, Cansever’in dizeleri dökülüyor yüreğimden yollara:

İnsan yaşadığı yere benzer,

o yerin suyuna toprağına benzer,

suyunda yüzen balığına,

toprağını iten çiçeğe,

dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine benzer.

 Dersim düşüyor yine aklıma, her köşesinden bir pınarın fışkırdığı. Coşkulu akan Munzur’da dans eden kırmızı benekli alabalıklar,  su içen Ana Fatma’nın dağ keçileri, Düzgün Baba, Gola Çeto, Ağlayan Kayalar… Yol boyu kederle, coğrafyasını, yaşamını ve kültürünü yâd ediyorum.

 

 

                                              



[1] Oy kuzum! Oy kuzum! Ben öleyim!





                           Uzak Bir Hasret/ Dr.Serhat Samancı 

O hafta sonunu unutmam mümkün değil. Yanılmıyorsam bir bayram sabahıydı, havanın güneşli olduğu o gün nöbette gitmek için adeta kendimi zorluyordum. Ayaküstü yaptığım hafif bir kahvaltıdan sonra çantamı alıp çıktım. Hastaneye vardığımda, bahçede benim gibi mesaiye gelenlerle selamlaşıp çalıştığım kata çıktım. Doktor odasında üstümü değiştirdikten sonra, nöbet arkadaşım Doktor Nikos’la birlikte nöbetçi doktoru aramaya gittik. Nöbetten çıkan kişi, Doktor Ludmila’ydı. Klinikteki hastaları dolaşıp bilgi aldık ondan. Ludmila, “Bakın gençler! Size sakin ve stabil bir servis devrediyorum, umarım nöbetiniz güzel geçer,” diyerek servisten ayrıldı.

Ben ve Nikos hastaların günlük orderlarını yazmak ve tedavilerini düzenlemek için hastaları aramızda paylaştık. İşimizi bitirdikten sonra, kliniğin stabil olmasını fırsat bilerek kahve içmeye karar verdik. Ben yoldan aldığım poğaçaları, Nikos ise bir çikolatayı birkaç parçaya bölüp masaya koydu. Koyu bir sohbet eşliğinde kahvemizi içip çikolata ve poğaçalarımız yemeye başladık. Tam o esnada üç numaralı hasta odasından “acil kod” geldi, ikimiz birden ayaklanıp odaya doğru koştuk. Hastanın yanına geldiğimizde, Hemşire ilk müdahaleyi yapıyordu. Tansiyonu ölçen Hemşire az duyulur bir ses tonuyla, “Tansiyonu yüksek,” dedi. Hastamız, ellili yaşlarında, bir seksen boylarında, siyah saçlı, beyaz tenli, yanağında kocaman siyah beni olan bir erkekti.  Hemşirenin gözlerine dikkatle baktım, “Kaç?” diye sordum.

Hemşire, “İki yüz otuza, yüz yirmi,” cevabını verdi.    

Hemşirenin söylediği tansiyon yüksekti, müdahale edilmezse sonuçları hasta için nahoş olabilirdi. Nikos müdahale öncesi, hastanın durumundan emin olmak için, Hemşirenin elindeki tansiyona uzandı, “Ben de bakabilir miyim?” diye sordu. Hızlı bir el çabukluğuyla hastanın tansiyonunu ölçtü yine, ardından bana döndü, “Maalesef tansiyonu çok yüksek,” dedi.

Hemen damar yolunu açtık, hemşireye yapılması gereken ilaçları söyledim.  Bir yandan hastaya ilk müdahale yapılırken, diğer yandan nöbetçi kardiyoloji uzmanını aradım, hastanın durumunu anlattım, uygulanan tedaviyi anlattım ek bir önerisinin olup olmadığını sordum. Kardiyolog, “Şu an için bir önerim yok,” dedi. “Birazdan gelip bakacağım.”

Hasta dosyasını inceleyen Dr. Nikos hastanın iki gün önce ambulans ile hastaneye getirildiği ve son altı ay içerisinde herhangi bir rahatsızlığının olmadığını söyledi. Yalnızca bir kaç kez tansiyonunun yükseldiği bilgisi vardı. Hastaya yaklaşım algoritmamızı çabucak belirledik; kalp grafisi ve beyin tomografisi çekildi, kan tetkikleri hızlıca alındı. Beyin tomografisinde kanama belirtileri yoktu. Tomografi filmini nöroloji uzmanının değerlendirmesi için gönderdik.

Kardiyoloji uzmanı Anna İvanovna geldi. Orta yaşlı, tecrübeli, hastanenin emektarlarından biriydi. Daha önce yaklaşık altı ay beraber çalışmıştık, yapılan ilk müdahalenin ardından tansiyon da yavaş yavaş düştü, hasta az da olsa kendisine gelmeye başladı. Anna İvanovna her zamanki gibi hastaya yumuşak ve güven veren bir sesle soru sormaya başladı. Kimi soruları hastanın kendisi cevapladı, kimilerini ise yanında refakatçi olan, neredeyse hasta ile aynı yaşlarda olan kadın cevapladı. Detaylı anamnez aldıktan sonra, hastayı muayene etti ve kalp grafisine baktı ve bizden eko cihazını getirmemizi rica etti. Çekilen EKO’sunda sol kalpte hafif büyümenin olduğunu söyledi. Ardından hasta dosyasına notlarını ve önerilerini yazarak çıkıp gitti. Bu arada aldığımız kan örneklerinin laboratuvar sonuçları çıkmıştı, böbrek fonksiyonları tamamen normaldi. Anna İvanovna’nın ardından Radyoloji uzmanı İgor Mihayloviç hastayı değerlendirmek için geldi, odada amiyane tabirle tam bir kaos yaşanıyordu.

Radyoloji uzmanı ultrasonografi ile bakmaya başladı. Bize dönerek, “Batında çok gaz var, sağ böbreğin üst kısmında net değerlendiremediğim bir kitle var,” dedi.  O sırada Nikos ile göz göze geldik, “Yüksek tansiyon böbrek üstü bezinden kaynaklanıyor olabilir,” dedi. Yaklaştım, “Bunun için yine tetkik ve tomografi çekmemiz gerekiyor,” dedim.

Hastamız artık toparlamıştı. Şuuru yerine gelmiş, yapılan işlemlerin neticesini merak ettiği her halinden belliydi. Yaşlı adam bana dönüp “Neyim var?” diye sordu. Elimi hastanın omuzuna koydum, güven veren bir ses tonuyla, “Düzeleceksiniz,” dedim. O esnada bitişik odadan bir hasta yakını, hışımla odaya girdi, “Hastamın durumu iyi değil, dedi. Nikos ne olduğunu anlamıştı, hasta yakınına dönüp tatlı sert bir ses tonuyla, “Yine yemeğini yemedi değil mi?” diye sordu. Bitişik odadaki hastanın cildinin altına insülin yapıldıktan sonra, bazen yemek yemeği unutuyordu. Bu da kan şekerinin düşmesine neden oluyor, ardından kısa süreli bir panik yaşanmasına neden oluyordu.

Odada ben, refakatçi ve hasta dışında kimse kalmadı, arada bir hemşiresi odaya girip gözlemlerini yazıp çıkıyordu. Hastamız refakatçisiyle konuşurken adının Aşur olduğunu öğrendim. Yaşlı adam hastalığı ile ilgili aklına gelen tüm soruları sordu ve ben de büyük bir sabırla sorularına cevap vermeye, endişelerini gidermeye çalıştım. Tekrar muayenesini yaptım, son kontrollerini yaptıktan sonra yanından ayrıldım.

Odama geçtiğimde, Nikos hala gelmemişti. Çaycıya suyu doldurdum ve düğmesine bastım. Kendi kendime, “Bir yorgunluk çayını hak ettim,” dedim. Çayın kaynamasını beklemeden hemşireyi aradım, hastayı tomografi çekimi için hazırlanmasını istedim. Çayımı içtim, hemşireyle birlikte Aşur’u röntgen çekimi için ilgili birime götürdük. Neyse ki  çekim sırasında başka bir hasta yoktu, hastamız çekim için hemen içeriye alındı. Çekilen filmi üstünkörü inceledim, gerçekten de sağ böbrek üstü bezinde bir kitle vardı. Hastamızı tekrar sedyeye aldık, radyoloji teknisyenine, “Radyoloji uzmanını ara, tomografiyi bir an önce yorumlasın,” dedim.  Ardından geldiğimiz yolu gerisin geri döndük.

Hastayı yatağına aldık, odadan çıkarken Aşur’un sesini işittim; “Doktor bey, size bir şey sorabilir miyim?” dedi.

“Buyurun tabii ki.”

“Size birkaç kez sormak istedim, ama yanlış anlaşılmaya yol açmasın diye kendimi tuttum.”

Gülerek, “Merak etmeyin, ben yanlış anlamam, siz sorun,” dedim.

“Nerelisiniz?” diye sordu.

“Türkiye’de, şu anki ismiyle Diyarbakır olan şehirdenim.”

Aşur heyecanla, “Gerçekten mi?” diye sordu.

“Evet,” dedim ben de heyecanına ortak olarak.

“Aman Allahım!”

O an hiç ummadığım bir şey oldu. Aşur, o yorgun ve hasta haliyle yataktan kalkıp boynuma sarıldı, gözlerinden sicim sicim yaşlar akmaya başladı.

Aşur’un refakatçisi donmuş bir ifadeyle bize bakıyordu. Benim de ondan farkım yoktu, en az onun kadar şaşkındım ben de. Aşur ise hıçkırarak ağlıyordu. Aşur’un sesi hemşire deskinde duyulmuş olmalı ki hemşiresi de geldi. Dördümüz birbirimize bakıyor, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyoruz. Diğer taraftan, Aşur’u teskin etmeye çalışıyorum. Yaşlı adamın sarılması, gözyaşları yıllarca evlat hasreti ile tutuşan bir yüreğin feryadı gibiydi. Biraz sakinleştikten sonra, “Aşur Bey, ne oldu?” diye sordum.

Boğazını temizledi, yüzüme ıslak gözlerle baktı, “Doktor, sen benim toprağımsın,” dedi. “Büyük dedemin hasretisin.”

Hala konuyu anlamış değildim. Yıl, bin dokuz yüz doksan dokuz ve Rusya’nın Başkenti Moskova’da, Diyarbakır’dan yaklaşık dört beş bin kilometre uzaktaydım. Birinci Şehir Hastanesi’nde hekimliğimin ilk yılları daha, bir yandan yaşlı adama, diğer yandan refakatçisine bakıyorum, ”Yaşadığım tuhaf olaya bak diyorum kendi kendime.” Hala yaşlı adamın neden ağladığını anlamış değilim, “Neyin var?” diye sordum, “neden ağlıyorsun?” 

Yüksek tavanlı, geniş ve büyük pencereleri olan duvarlarında yer yer boyanın döküldüğü odada garip bir hava var. Aşur sakinleştikten sonra dönüp eşine baktı, “Bizim oralı,“ dedi.

Yaşlı kadının refakatçinin eşi olduğunu anlıyorum. Adını’da o an öğrendiğim Svetlena Nikalayevna bana dönüp artık feri sönmüş gözleriyle memnuniyetini ifade ediyor.

Aşur, tuhaf bir sevinçle, “En son ne zaman Diyarbakır’a gittin?” diye sordu.  “Elinde varsa yaşadığın şehrin fotoğrafları, getirebilir misin?”

“Sekiz ay önce oradaydım, size yeni fotoğraflarını getireceğime söz veriyorum,” dedim.

Bir yandan konan teşhis nedeniyle üzüntülü, diğer yandan on iki milyonluk nüfusuyla Moskova’da bir hemşerimle karşılaştığım için sevinçliydim. Yanlarında biraz daha kaldıktan sonra, “Sohbetimize sonra devam ederiz,” dedim. “Diğer hastalarla da ilgilenmem gerekiyor.” Karmakarışık duygular içerisindeydim.

Nöbetim sona ermesine rağmen devam ettim. Aşur’un sonuçları da çıkmıştı, durumunu klinik şefine sundum. Şef, “Birkaç tetkik daha yapıp sonuçları netleşince onkoloji servisine devrini yapalım,” dedi. Ardından ayaküstü de olsa Aşur’a uğradım, onu ayakta pencereden dışarı bakarken gördüm. Kederliydi. Kapının açılma sesiyle dönüp beni gördü, kederi yerini sevince bıraktı, “Gel doktorum,” dedi.  “sana anlatacaklarım var.” Gözlerimden yorgunluk akmasına rağmen beni bırakmamakta kararlıydı. Fakat yorgun olduğumu söyleyip sohbeti zor da olsa erteledim. Ardından hastanedeki işlerimi halledip evin yolunu tuttum.

Bir sonraki gün izinli olmama rağmen hastaneye gittim. Yaptığım ilk iş de Aşur’a uğramak oldu. “Doktorum!” diye söze başladı, “büyük dedemin evi Diyarbakır’da Meryem Ana Kilisesinin ana giriş kapısının sokağındaymış, dedemler üçü erkek ikisi kız, beşkardeşler. Dedem bir yandan Kilisenin gönüllü hizmetkârlığını yapıyor, diğer taraftan Mardin’in Midyat ilçesine sık sık gidip geliyor. Midyat’ta, çocukları telkâri yapan halasının yanına gider, oradan bir şeyler alıp Diyarbakır’da satmak için getirirmiş. Bazen de Midyat’taki akrabalarımızla Halep’e gider, atlarına yükleyebildikleri kadar eşya alıp dönerlermiş. Yani anlayacağın işleri iyi, kendi çaplarında ticaret yapan insanlarmış. Dedem evde kaldığı zamanlarda vaktini Süryani çocuklarına ayırır, onları Kiliseye götürüp rahibin onlara nasihat vermesini sağlarmış. Bazı zamanlarda da çocukları alıp Dicle Nehri’ne pikniğe, balık avlamaya götürürmüş. Anlayacağın kendi halinde, iyi adammış dedem. En sevdiği şeyse on gözlü köprünün altından akan Dicle’yi seyretmek, surlara çıkıp tepeden şehri izlemekmiş. Kilisenin çan kulesini, Ulu Cami’nin minaresini anlata anlata bitiremezmiş. Büyük dedem her yıl bir inek kestirip kavurma yaparmış, ineği de misafirliğe geldiklerinde rahat yiyebilsinler diye Müslümanlara kestirirmiş. Kavurmayı kilden yapılan küplere koyar, siyah bazalt taştan evlerinin bodrum katında saklarlarmış, çünkü orada sakladıkları hiçbir şey bozulmazmış. Hatta Diyarbakır sıcağında yazın insanlar serinlemek için kiler olarak kullandıkları o bodrum katlarında kalırlarmış.” Susmak bilmiyordu, anlattıkça anlatıyordu. Sesindeki heyecana rağmen anlattıklarında, özlem, keder ve dahası acı vardı.

Nedense anlattıkları bana sıradan geldi, belki de anlatılan bunca şeyi yaşıyor olmamdan kaynaklıydı bu. Hasret çektiği şeyler, hayatımın sıradan bir parçasıydı ve döndüğümde yaşıyordum bütün bu anlatılanları. Aşur sözlerine devam etti, “Doktor, Ulu Cami’nin duvarında gerçekten yılan figürü var mı?” diye sordu aniden. “Ya Bezirgânların, seyyahların mekânı Hasan Paşa Hanı? O da Ulu Camii’nin tam karşısındaymış.”

Yaşlı adam o kadar hızlı konuşuyordu ki, sanki az sonra ölecek de vasiyeti yarım kalacak gibiydi. Anlattıkça anlatıyordu. Işığı sönmüş gözlerine baktım, tuhaf bir yenilginin izleri vardı sanki, “Evet, Hasan Paşa Hanı restorasyondan sonra yeniden açıldı,” dedim.

Aşur, elime uzandı ölüm lekeleriyle dolmuş elini üzerine koydu, “Biliyor musun? Ulu Camii’nin önünde Müslüman arkadaşları ile hep dama oynarlarmış. Ben oraları hiç görmedim, ama bana o kadar anlatıldı ki, şu an gitsem sokak sokak ezbere bilirim oraları.”

“Hayır Aşur, şehir çok büyüdü, insanlar değişti. Sokaklar, yollar değişti, surlar, Dicle bile değişti. Değişmeyen tek bir şey kaldı, o da…”

“O da acı,” dedi Aşur.

Sesimi çıkarmadım, ne evet diyebildim ne de hayır. Yalnızca, “Çok şey değişti, o avlulu evlerin sayısı azaldı, neyse ki Ulu Camii ve Meryem Ana Kilisesi tüm görkemiyle duruyor hala,” diyebildim.

Aşur, “Bir yerden insanlar göçtü mü, kalana da huzur yoktur oğlum,” dedi.

“Neden göçtüler?” diyemedim.

Aşur, “Evet doktor. Dedemler göçüyor, yanlarına önemli eşyalarını alıp, diğerlerini komşularına, ‘nasıl olsa yine döneceğiz umuduyla,’ emanet bırakmışlar, bir daha ne onlar dönebiliyor geriye ne de kapılarının topuzu bir daha çalıyor,” dedi.

Cebinden mendilini çıkarıp gözyaşlarını sildi, içime adını koyamadığım tarifsiz bir keder gelip yerleşti. Kalkmakla oturmak, kaçmakla kalmak arasında kalakaldım oracıkta. Dilimden belirli belirsiz, “Üzgünüm,” sözcüğü usulca döküldü.

Aşur, “Ben de,” dedi, “ne yapalım, ölene ve gidene çare yoktur.”

Kısa süreli sessizliğin ardından sözlerine kaldığı yerden devam etti. “Bir dönem Halep’te belki şartlar oluşur evimize döneriz diye kalıyorlar.  Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovalıyor, fakat değişen bir şey olmuyor. Dönme umutları tükenince, çaresiz Beyrut’un yolunu tutuyor hepsi. Beyrut’ta, yine Mardin, Diyarbakır bölgesinden göç edenlerin mahallesinde yaşamaya başlıyorlar. Babam eğitim için Sovyetler Birliği’ne geliyor, bir yıl dil eğitimi aldıktan sonra Tıp Fakültesi’ne başlıyor burada, ikinci sınıfta annem ile tanışıyor. Sonra ben doğuyorum. Moskova’da yaşıyorum, sık sık Beyrut’a akraba ziyaretine giderim ama bizim asıl memleketimiz Diyarbakır.”

İçimden, “Filmlere konu olacak bir hikâye,” diye geçiriyorum.

“Biliyor musun? İnsan yuvasından ayrılınca, artık bir yerin yerlisi olamıyor. Nereye giderse gitsin, hep yabancı hep düşman.”

“Haklısın,” diyorum, diyecek söz bulamıyorum.

“Ah doktor ah! Yabancı olduğun bir yerde, haklı olmanın bir anlamı yok. Çünkü haklı olsan bile haksızsın. Demem o ki, insanın hiçbir şeyi yoksa bile ülkesi, dönebileceği bir memleketi olsun.”

Sohbet uzadıkça uzuyor, müsaade istiyorum gitmek için. Yorgunluktan gözlerim açılmıyor, “Yarın görüşmek üzere,” deyip ayrıldım Aşur’un yanından. Tam çıkacakken, “Lütfen bana yarın fotoğrafları getirmeyi unutma,” dedi.

Kendimi dışarı attığım gibi berduş berduş sokakları geziniyorum bir süre. İçimde tuhaf bir keder, annemi arayıp uzun uzun konuşuyorum onunla.

***

Sabah alarm çaldığı gibi uyandım, dışarıda güzel bir hava var, elimi yüzümü yıkadım. Akşamdan Aşur için hazırladığım fotoğrafları ve sırt çantamı aldım yanıma. Kapıyı kilitlerken, annemin kendi elleriyle topladığı üzümden yapılan kesme, pestil ve cevizli sucuklar aklıma geldi, dolabı açıp kalan ne varsa çantama attım.

 Serviste hafta sonları hariç her sabah doktor ve nöbetçi hemşirelerin katıldığı kısa hasta devir teslim toplantısı yapılır. Toplantıya usulen klinik şefi başkanlık eder, bu kısacık toplantının amacı, çalışanlara günlük çalışma programı oluşturmaktır. Her hastanın dosyası titizlikle incelenir bu toplantıda. Aklımda Aşur’un tetkik sonuçları ve onu bekleyen şeyin ne olduğu var. İşlerimi bitirdikten sonra Aşur’a uğradım, resimleri söz verdiğim gibi ona bırakıp merkez laboratuvara geçtim.

Kliniğe döndüğümde mesai bitmek üzereydi, klinik şefine uğrayıp Aşur’un sonuçlarını gösterdim. Klinik şefi, “Hastalık erken evrede,” dedi. Seviniyoruz. Klinik şefi, onkoloji servis şefi ile görüşüp uygun zamanda hastamızı oraya transfer edeceğimizi söyledi.

Aşur’un odasına vardığımda, onu elinde fotoğrafları incelerken gördüm. Beni görür görmez yüzüne kan geliyor, resimlerin içinden Ulu Camii fotoğrafını gösterip “Ulu Camii bu mu?” diye sordu. “Dedemin önünde arkadaşlarıyla dama oynadığı Camii?”

“Evet, burası orası,” dedim.

Yüzü aydınlanıyor. Koyu bir Diyarbakır sohbetinden sonra, “Artık hastalığın hakkında konuşabiliriz,” dedim. “Hastalığın ciddi, ama korkmana gerek yok, erken safhada tespit ettik neyse ki.”

Aşur’un yüzünde rahatlama, ardından bir tebessüm belirdi.

“Bak Aşur,” dedim, “seninle uzun bir tedavi sürecimiz olacak, yaptığımız tüm tetkiklerde korkulacak bir şeyin olmadığını söylüyor, fakat nihai kararı seni devredeceğimiz servisin hocaları verecek.”

Hangi servis? Neden Başka servise?” diye sordu.

“Bu hastalığa bizim servis bakmıyor,” dedim.

“Nedir hastalığım?”

“Böbrek üstü bezinde kitle var Aşur, ama korkma inşallah atlatacaksın.”

“Bana sade bir dil ile anlatır mısın nedir bu?”

“Bu, böbrek üstü bezinde oluşan bir kitle, hormonların fazla salgılanmasını tetikliyor. Bu da hormonlarının kandaki oranlarının yükselmesine neden oluyor.

Aşur, “Tansiyonum o yüzden mi yükseliyor?” diye sordu.

“Evet,” dedim, “tansiyonun bu yüzden yükseliyor. Ama korkma, her şeyi ayarlayacağım ve her gün yanına uğrayıp tedavinde sana yardımcı olacağım.”

“Tamam o zaman,” dedi.

Gün sonunda Aşur’un servisini değiştirdik, ardından hızlı bir tedavi süreci başladı. Neredeyse her gün yanına uğradım. Tedavisi yaklaşık iki ay sürdü, günden güne iyileşti. Taburcu olacağı gün yakın artık. Tedavisi bitip iyileştiğinde, yanıma uğradı. Mutluydu. “Gitme vakti geldi doktor,” dedi. “Seninle tanıştıktan sonra çok düşündüm.”

Merakla, “Neyi düşündün?” diye sordum.

Aşur yüzüme baktı, “İnsanın döneceği bir memleketi yoksa hiç değilse döneceği sevdikleri olmalı,” dedi.

Ne diyeceğimi bilemedim. Elini uzattı, vedalaştık.

Çıkarken, “Doktor, getirdiğin o tatlılar çok güzeldi,” dedi.

Ben tatilimi geçirmek için Diyarbakır’a gittim, o da evine gitti. Yaşlı adamın arkasından ağır aksak yürüyen adamın ve karısının yürümesini izliyorum.

Birkaç haftalık tatilin ardından Diyarbakır’dan Moskova’ya döndüm. Yanımda Aşur ve eşine memleketin kokusunu taşıyan birkaç hediye vardı. Aşur’un daha önce bana verdiği ev telefonunu aradım, uzun uzun çaldı ama açan olmadı. İçimde garip bir duygu vardı. Akşam tekrar aradım yine, uzun uzun çaldı telefon, tam kapatacakken eşinin sesini duydum, “Alo! Alo!”

Kendimi tanıttım.

Yaşlı kadın, “Sesinizden tanıdım,” dedi.

Aşur’u sordum, “Havaalanından geliyorum, onu Beyrut’a yolculadım, akrabalarını görecek, oradan da birkaç akrabası ile Diyarbakır’a geçecek.”

 



     

  Dr. Zülfükar Bilge

 İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji Uzmanı

   DİYARBAKIR

   NARÇİÇEKLERİ NEDEN DÖKÜLÜR?

“… İtalo Calvino’nun “Görünmez Kentler” isimli mükemmel romanında, Marco Polo, yolculuklarında gördüğü kentleri Kubilay Han’a anlatır: Anlatımın bir yerinde, farklı bir kenti anlatırken Polo şöyle der: “Kentler vardır, yıllarla ve değişerek arzuları biçimlendirmeyi sürdürürler, kentler vardır, ya arzularca silinir ya da arzuları siler, yok eder.” Diyarbakır böyle bir şehir kentti; şehir sakinlerinin arzularını diri tutan, onu istila eden sayısız güç ve ordunun arzularını silen bir kent…”[1] 

Yorgunluğun önce bedeni sonra göz kapaklarını esir aldığı bir gece yarısı; koridorun sessizliği içinde yürüyen, tanıdık ayak sesleri…

“Hocam, gündüz yatışı verilen bir hasta odasına alındı. Gidip hastayı görebilirsiniz.”

Sayfasını kıvırdığım kitabı masada bırakıp, aynı ayak seslerinin üzerine basarak ezbere bildiğim koku ve sızıların arasından odaya yöneldim. İçeride, hasta yatağında uzanmakta olan o tanıdık yüzün solgun gülüşü…

Diyarbakır’ın her soluğunu içine çekmiş güzel yürekli kalem ustasıyla karşılaşmanın heyecanı ve hüznüyle uykusuzluğumdan sıyrıldım. İçimde bir yerlerde bütün ömürlere açılmış çiçeklerin tek tek soluşunu izledim bir an. Bir kitapçıda sayfaları karıştırırken ya da karanfil kıvrımlı bir caddenin güneşli kaldırımında, şaşırarak görmeli insan sevdiği bir yazarı; hastalığın yorucu istasyonlarında değil.

Söze yalın bir “Geçmiş olsun.” ile başlayabildim.  Bir yandan tetkiklerin olduğu dosyaya bakarken diğer yandan hastalığının ne olduğunu, hangi aşamada bulunduğunu anlayabileceğim sorular yöneltiyorum.

Bahar mevsiminin güzel günlerinden bir akşamüzeri, penceremin önü şenlensin diye rengârenk çiçekler almıştım. Her sabah gözüm şenlenirdi bakıştıkça, iyi hissederdim. Sonra birer birer yaprakları sarardı, allı morlu dallarına küsüvermeye başladı her bir tomurcuk. Anlam veremedim, “Neden her gün suyunu verdiğim çiçek terk etmek istiyor yapraklarını?” diye. Ne yaparsam yapayım kuruyacağına hükmettim. Çiçekler geldi aklıma hastalığın teşhisinde…

Erken yaşta, ileri evre mide kanseriydi hastalığı. Akciğerlerine yayılmıştı. Bir kültür savaşının yorgun izleri üzerinde kendi yaşam savaşını vermeye başlamıştı bedeni. Kemoterapi günlerinin ağırlığında iyi gelesi ilaçların yan etkisi, bir gece yarısı nöbetinin soğuk saatlerinde buluşturmuştu bizi…

“…Hepimizin başından geçmiş insani bir deneydir; bir şeyi bir dönemi, olayı, insanı, ilişkiyi ya da güzelliği ölçüsüz hisseder, duyar ve yaşarız. Ancak zamanla, kimi kez farkında da olmadan, egemen olamadığımız, kontrol edemediğimiz nedenlerle, o doyasıya yaşadıklarımızdan uzaklaşır ve onları yitiririz. Zamanla, yitirdiklerimize ilişkin, şu duygu egemen hâle gelir; kendileri artık yitip gitmiştir, bir tek, yüreğimiz ve ruhumuzla onların kıpırdayan gölgeleri, silikleşen sesleri ve belirsiz renkleri kalmıştır. Yani yeniden zamanı geldiğinde “yitik bir zamanın peşine” düşebilmek için zorunlu olan şeyler, yürek ve ruhumuzun gizli köşelerinde kalmıştır artık…”[2]

Kitabın kıvrılmış sayfasına elimin gölgesi düşmüşken yitik zamanlarıma döndü yüreğimin iç sesi. Altı koca yılın ardından gelen meşakkatli asistanlık yılları, benden neleri alıp gitmişti? Dokunamadan geçmiştim hayatın her kıyısından sanki. Aşklar, dostluklar, ailem örülmüş bir duvarın ardından ses etmiş durmuş ve ben, sadece uzun yorucu günlerin ağırlığıyla el sallamıştım uzaktan hepsine…

Gülüşerek doktor odasına dalan yol arkadaşlarımın sesiyle daldığım derinliklerden su yüzüne bir nefeste çıktım. Hep acının sesini duymazdık içerilerde. Bazen durur, tebessüm eder, öyle devam ederdik kaldığımız yerden yolumuza:

“Hayırdır arkadaşlar neye gülüyorsunuz?”

“Bu sabah Ekrem Hoca -her zamanki gibi- hasta başında, intörnden uzmanına kadar hepimizi soru yağmuruna tutarken olanlara gülüyoruz abi. Hasta yatağında uyumaya çalışan yetmişli yaşlarda bir nene, Ekrem Hoca bize soru sordukça “Of, of!” diye söylenmeye başladı. Biz farkındayız nenenin rahatsızlığının ama hoca kaptırmış kendini anlatıyor da anlatıyor. Hepimizin anlatılanlara gömüldüğü bir anda bizim nene beklenmedik bir öfkeyle:

- Vi yeter yeter, bırakmadız neno kendine biraz yatsın! diyerek hepimizi kovaladı.”

Bir an, hastanedeki herkesin adını bile duyduğunda saygı ve korku ile hazır ola geçtiği Ekrem Hoca’nın nenenin tepkisine karşı nasıl bir yüz ifadesine bürünmüş olabileceğini düşünüp ben de gülmeye başladım.

Ekrem Hoca, asistanlığa adım attığım ilk günlerde önce korku sonra öfke duyduğum; en son da saygıyla her bilgisini meslek hayatıma dâhil ettiğim değerli insan, hocaların hocası…                                  Çaycı Şükrü Abi, her sabah klinik girişindeki zile basarak Ekrem Hoca’nın gelişini duyururdu. Asistanlar, zilin sesiyle sağlı sollu hizaya dizilirdi. Korku dolu bekleyişimiz zilin çalışıyla başlamış olurdu. Bu bekleyiş anında, bir ormanda kendini ansızın aslanın karşısında bulan zavallı ceylan sürüsünden biri gibi hissederdim. Ekrem Hoca, asistanlardan oluşan koridorun ortasından geçer ve gözüne kestirdiği avına dönüp sorduğu sorularla ezer geçerdi. İçimizden dua ederdik, o günkü ceylan olmayalım diye. Nenenin Ekrem Hoca’ya gösterdiği tepki, bu nedenle hepimizi güldürmüştü.

Kitaba dönemedim, kalktım her gün ezbere yapmaya fazlasıyla alıştığım hastane işlerine başladım. Hasta odaları arasında yer alan koridorda iki hemşirenin konuşmalarına kulak misafiri oldum: “O yazar yine geldi, bu defa durumu daha ağır diyorlar, yatışı yapılmış.”

Nöbetlerimden birinde tanışma fırsatı bulduğum ustanın daha da kötüleşmiş bir hâlde yeniden yatırılmış olması beni fazlasıyla üzmüştü. Günlük işlerimi tamamladıktan sonra ziyaretine gittim. Yattığı odanın kapısında bir insan kalabalığı vardı. Hepsi yürekten sevdiği, her kitabında kendinden bir parça bulduğu yazarı görmek istiyordu. İçeriye giremeyeceklerini anlatmaya çalışıyordu kapıdaki görevli.

Kalabalığı bölüp sessizce odaya girdim. Hiç iyi görünmüyordu. Kaybettiği kilolar, yaşadığı nefes darlığı ve vücudunda oluşan ağrılar, dilinde acımtırak kelimelere dönüşüyordu. Söze:

“Nasılsınız?” diye sorarak girdim.

“Durumum hiç iyi değil artık, sanırım sona yaklaşıyorum.” dedi.

Eşi, böylesi ümitsiz bir cevaba karşılık:

“Yok, yok bu yıl memleketinin narlarından yiyemedin ya sen, ondan böyle oldun.” diyerek yazarın yok olmaya yüz tutan ümidini yeşertmeye çalıştı.

Nar öyle bir sevdaydı ki ustada, kitaplarından birine ad olmuştu. Bir acıyı içinde bine bölen, bin parçasını da aynı derecede hisseden bir sanatçının narı bu denli sevmesi de şaşırtmamıştı beni.

Ne diyeceğimi, nasıl teselli edeceğimi bilemeden iki güzel yüreği kendi nârında baş başa bırakıp odadan sessizce çıktım…

“…Ve ölüm budur işte, nar çatlıyor ve kan rengindeki damlacıklar damlamaya başlıyor. Ve ince beyaz tüller dalga dalga kızıla boyanıyor. Ve kızıl rengin dalgaları durmadan genişliyor ve genişliyor ve genişliyor…”[3]

Issız bir yolda yürüyorum. Sanırım saat gece yarısını çoktan geçmiş. Neden yalnızım, neden bu saatte buradayım anlayamıyorum. Elimi cebime atıyorum hastanedeki dolabımın anahtarları geliyor avucuma. Birden şaşırıyorum. Aslında hastanede olmam gerekirdi, diye düşünüp telaşa kapılıyorum. Adımlarımın her bir sesine sokağın ıssızlığı ekleniyor. Bir çığlık geliyor kulağıma, ürperiyorum. Sesler gittikçe artıyor, kalabalıklaşıyor. Sürekli ağlayan insan yüzleri sarıyor etrafımı. Kiminin kucağında bir bebek, ona ağlıyor kimi “Annem!” diye bağırıyor. En çok “Yavrum!” diyen çığlıklar dağlıyor yüreğimi. Sırtıma bir el uzanıyor. Ürperiyorum:

“ Lavemın, jıbo Xwedê, zarokê mın xilas bike!”[4]

Çaresizce kadının yüzüne bakarken dalmış olduğum uykumdan uyanıverdim. Yaklaşık otuz altı saatlik uykusuzluk ve yorgunluğun ardından elime aldığım kitapla uyuyakalmışım. Gözlerimi açmakta bir hayli zorlandığımı fark ettim. Bir kahve içip kendime geldikten sonra işlerime kaldığım yerden devam etmek üzere odadan çıktım. İlk koridoru geçtikten sonra önce yüreğimin sonra ayaklarımın zoruyla zihnimden yaptığım planlamayı tamamen unutup usta yazarın yatmakta olduğu odaya yöneldim. Yolun yarısından dönmek zorunda kaldım. Acil servise gelen zorlu bir vaka için aramışlardı. Servise doğru hızlı adımlarla giderken yazarın zorlu günlerimin molalarına eşlik eden kitabını da ziyaretimde yanımda götürmeye karar verdim.

Günün hızla aktığı ama zamanın tembel adımlarla, bir o yana bir bu yana salındığı bir günü yaşıyordum. İşlerimi bitirmiş, doktor odasından kitabımı almış, içimde küçük bir çocuğun sevdiği oyuncağı almaya giderken yaşadığı heyecanla merdivenleri çıktım. Son basamakta hastalığının başından beri her sürecinde yazarın yanında olan Gastroenteroloji bölümünden Mehmet Hoca’mı yakaladım gözlerimle. Söze ilk o girdi:

“Hayırdır Zülfükar, nereye böyle, elinde kitapla?”

“Mehmed Uzun’u görmek ve kitabımı imzalatmak istedim Mehmet Abi.”

Mehmet Hoca’nın yüzündeki dinginlik ansızın kayboldu. Bir süre konuşamadı. Bir yürek başka bir yüreğe yasını ilan etmişti bu sessizlikte. Anladım bittiğini cümlelerin, anladım artık söylenecek tek bir sözün kalmadığını. Bir yaz gibi bitmişti sohbet, kışı aniden bastıran…   

Saate baktım, ölümünün ertesi günü. Mevsimi hatırladım. Nar mevsimine günler kala. Narçiçeklerini hatırladım canlı, cıvıl cıvıl renkleriyle. Bazı tomurcuklar, dalına sıkı sıkı tutunur bırakmazdı. Mevsimini beklerdi heyecanla meyveye durmak için. Bir narçiçeği, düşmüştü dalından işte toprağa. Toprak, şimdi nâr içinde…

 İçim buruk, yüreğim bitkin, odadan sessizce uzaklaşırken dilimde ünlü bir şairin acıyı kanatan dizesi:

“Dürtme içimdeki narı üstümde beyaz gömlek var…”[5]

 

 

 

 



[1] Mehmed Uzun “Nar Çiçekleri” s. 19.

[2] Mehmed Uzun “Nar Çiçekleri” s. 24.

[3] Mehmed Uzun “Nar Çiçekleri” s. 46.

[4] Kürtçeden Türkçeye çevirisi: “Oğlum, Allah için çocuğumu kurtar!”

[5] Birhan Keskin Ba Kitabından, “Penguen 2” şiiri.

          



                 

         

      

         

         

         

          

          

              

             

            

                 

                                                                                                         

 

 

 

 

.

 

 

 

 

 


 

 

 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kanatları Karlı Kelebek

Sefa Karagöz

İlk Öpüşme