Doktor Hasta Hikayeleri
SUYUN SESİ/ Civan GÖKALP
Gözlerini yavaşça kapattı Doktor.
Ağlama sesleri, monitör cihazının seslerine karışıyordu. Gülümsüyordu adeta
Fadıl Dayı “Boş ver hoca, boş ver!” der gibi.
***
Ambulans sireninin kulakları tırmalayan
rahatsız edici sesi oldukça yakından geliyordu. Doktor, masasına bırakılan
poğaçalarından birini yeni ısırmıştı ki kapının şiddetle çalınan sesiyle
irkildi. “Hocam hasta geliyor!” dedi destursuz içeriye dalan özel güvenlik görevlisi.
Doktor, oturduğu koltuktan hızlıca fırladı. Acil koridorunda, daha sabahın
mahmurluğu üzerlerinde olan hastane personeli dolanıyordu. Kimi neşeli, kimi
daha uyanamamış olmanın verdiği mahmurlukla sesleri duymazlıktan geliyordu.
Kimi de yaşamın güçlüklerinden olsa gerek her zamanki gibi mutsuz ve sadece
kendi işine odaklanmış halde çalışıyordu. Herkes doktorun sesiyle irkildi;
“Çabuk resüsitasyon odasını hazırlayın!” Resüsitasyon odası her zaman hazırdır.
Gelen ambulansın siren sesine o kadar alışıktı ki Doktor, ambulans sesini
duyunca kendini o aracın içinde görürdü. Bazen ters köşe olduğu da olurdu.
Hastanın telaşıyla, kendisi de telaşa kapılan yeni yetme sağlık personellerinden
birinin hiçbir aciliyeti olmayan hastayı bu şekilde getirdiği de olurdu. Ama
olsun, sağlık şakaya gelmez, bir defalık ihmali kabul etmez. İnsan canıyla
uğraşıyorlardı. Doktor olanca hızıyla acil servisi alarma geçirip acil kapısına
koşarak gitti. Kapının dışına çıkmasıyla ambulansın hastane acil kapısına
gelmesi bir oldu. Ambulans şoförü büyük bir telaşla inip, otomatiğe bağlanmış
gibi ambulansın arka kapısına doğru koştu. Kapıda bekleyenlere dönerek “Çabuk Doktoru
çağırın, kötü bir hasta var!” diye bağırdı.
***
Doktor; 2020 Haziran ayının son günü öğlene doğru, bahar mevsiminin doğum
kokularını bütün yeryüzüne saldığı o ilk yaz serinliğinde 24 saatlik dehşet
verici bir acil servis nöbetini bitirmenin yorgunluğu içindeydi. Uyku uyumamış
şiş gözlerle kendini eve hızlıca atabilme telaşıyla asansöre bindi. Sıkı
sıkıya kapatmıştı maskelerini. Covid19 pandemisi nedeniyle iki cerrahi maskeyi
üst üste takıyordu. Asansör gökdelenin tam ortasına doğru tırmanırken hiç soluk
almamaya çalışıyordu içerde. Evi 8. kattaydı. Binanın ilk inşaatında eşiyle
gelip ev beğendiklerinde o 16. katta bir evi beğenmişti. Eşinin yükseklik
korkusundan dolayı o yükseklikten vazgeçmeleri uzun sürmemişti. Kadıncağız da
en fazla 8. kat için ikna olabilmişti. Şimdi asansördeyken iyi ki daha yüksek katta
ev almadığına seviniyordu. Gerçi asansörleri oldukça hızlıydı ancak 16. kata
kadar nefesini tutması biraz zor olabilirdi. Asansör kayışlarının susması ve
kapının otomatik açılma sesi zihnini jilet gibi kesti, düşüncelerinden uyandı.
Kendini hemen dışarı attı ve soluğunu verdi. Adeta bir otelin koridorlarını
anımsatıyordu binanın koridorları. Spot ışıklar altında, genişlikleri en fazla
iki adım boyunda, bej renkli dar koridordan hızlı adımlarla yürüdü. Karşı
komşusunun, koridoru gören yan duvara görenleri rahatlatması için ama daha
çok, modern olduklarını gelen insanlara gösterme görgüsüzlüğü ile astıkları iki
Salvador Dali tablosu onu her zaman olduğu gibi yine rahatsız etti. Her
seferinde aklında ne olursa olsun bu görüntü onu düşüncelerinden alır, İsa’nın
çarmıha gerilmesi gibi onu adeta bu resimlere çivilerdi. “Dali’ye hakaret
gibi!” diye düşünürdü. Hikayesi, kahramanı, hayali, hatta sesi ve kokusu
olan bir roman gibiydi resim. Doktor ressamların eşsiz eserlerine çok değer
verirdi. Her türlü saygıyı hak ediyorlardı ama Dali’nin tablolarını karanlık ve
havasız koridora asanlara bunu nasıl anlatacaktı!
Doktor evin kapısını önceden çantasından alıp hazırladığı anahtarla hızlıca
açtı. Ayakkabısını dışarıda bırakarak eşikten geçti ve yine hızlı hareketlerle
çelikten yapılmış ancak beyaz ahşap giydirilmiş ağır kapıyı kapattı. Kapının
kapanma sesi ormanda avcısından az evvel kaçabilmiş bir geyiğin sığındığı o
korunaklı sığınağın ferahlığını verdi doktora. Çantasını her zaman olduğu gibi
ayakkabılığın kenarına bıraktı. Anahtarını, cebindeki paraları, kalemini ve
yıllardır ayrılmaz bir parçası olan ışık kaynağını çantasının ön gözüne
bıraktı. Çorabını ayağından çıkarıp formasının cebine koydu. Evin sessizliği
evde kimsenin olmadığını gösteriyordu. Eşi işe gitmiş, küçük kızıyla abisini
teyzelerine bırakmıştı. Pandemiden dolayı bakıcıları işi bırakmıştı, kimse
doktor ebeveynlerin çocuklarına bakmak istemiyordu. Bakmayı kabul edenler de
fahiş fiyatlar istiyordu. Doktor dış kapının tam karşısındaki, balkona
açılan mutfağa geçti. Mutfağı her zaman olduğu gibi temiz ve düzenliydi.
Bulaşıklar yıkanmış ve raflarına yerleştirilmişti. El havlusu fırının kapı
koluna asılmış, ekmek ise mutfak masasında poşetinde duruyordu. Her şey yerli
yerindeydi. Doktor maskesini, dış tarafına hiç dokunmadan çöp kutusunun
içindeki poşete attı. Bunları yaparken o kadar hızlı yapıyordu ki, onu gören hız
ve ritüellerden oluşan bir sınava girmiş olduğunu sanırdı. Gerçekten de doktor,
ritüelleri severdi. Çantasını aynı yere bırakırdı örneğin. Çocukları bunu
bilirdi ve çantasının yerini oynatmazdı. Temizlik meraklısı eşinin evi
temizlerken tüm kuralları askıya aldığı anlar dışında bu çiğnenmezdi.
Temizlik yapılırken bu evde bütün kurallar geçici bir süreliğine geçerliliğini
yitirirdi. Ancak temizlik bittiği andan sonra herkes yerinden göçertilmiş
eşyalarını eski yerlerine koyabilirdi. Bunun aksine bir hareket, yüksek oktavlı
bir bağırmaya veya uzun sürebilecek bir söylenmeye yol açabilirdi. Kimse bunu
istemezdi, değil mi?
Evin sessizliği içerisinde, az önce hekim arkadaşına devrettiği nöbette
yaşadığı olaylar beyninde takılmış bir kaset gibi kendi kendilerini tekrar
ediyordu. Son yaşadığı üç saati kimi insan bütün ömrü boyunca belki bir defa
bile yaşayamazdı.
Doktor evin dar koridorundan banyoya doğru yürürken 6 yıldır tanıdığı,
hastanenin yakınında bir fotoğrafçı dükkanını işleten, hiperaktif, şakacı Fadıl
Dayıyı, namı diğer Foto Fadıl’ı (resüsitasyon odasındaki halini) düşünüyordu.
Foto Fadıl 60 yaşlarını biraz geçmişti. Orta boylarda, biraz tıknaz, uzun
zamandır teninin esmerliğini artık örtmeyen saçları önden dökülmüştü. Yeni
yaptırdığı dişlerinin beyazlığı kendisini olduğu kadar, gülmeyi, espri
yapmayı da ne çok sevdiğini kanıtlar gibiydi. Kendini çok sevdiği giydiği
pantolonun her zaman ütülü olmasından ve yeni gömleğinden de anlaşılabilirdi. O
yaştaki insanlara göre bayağı şık ve bakımlı sayılırdı. Abdest alırken zorunlu
olarak giydiği terlik dışında hiçbir zaman yeni boyanmış “marka” ayakkabılarını
giymeyi ihmal etmezdi. Diyarbakır’ın yerlisi olmaktan gurur duyan ve bunu her
yerde söyleyen Foto Fadıl’ın 5 çocuğu vardı. Dükkanının olduğu sokağa paralel,
hastanenin üç üst sokağında oturuyordu. Meydana açılan sokakta, yıkılmaya yüz
tutmuş bir binanın 3, katında oturuyordu. Küçük bir balkonu olan üç odalı evini
ve gülerek şakayla karışık “Görüyor musun hoca, yaşlandı artık bu kadın.
Yeniden evlenmem gerekiyor” dediği karısını çok severdi.
Foto Fadıl çok hızlı bir gençlik geçirmiş, o yıllarda pavyonlardan,
meyhanelerden çıkmamış, çok şey kazanıp, çok şeyini kaybettiği kumar
masalarının “iyi” bir kumar oyuncusuydu. Yaşı ilerledikçe elini ayağını bu
hayattan çekmiş, hacca gitmiş ve “tövbe” etmişti. Artık namazında niyazında
olan Foto Fadıl çok az insana bahsettiği bu yıllardaki fotoğraflarından
bazılarını Doktora göstermişti. Çok gizli bir bilgi paylaşıyor gibi olurdu
böyle zamanlarda. Ses tonunu alçaltır, başını hafif öne eğer, Doktorun
kulaklarına doğru eğilir ve Diyarbakır şivesiyle: “O zaman Fadıl Dayin çok içerdi.
Wallahi bir keresinde üç tene yüzlüq Raki içmiştiq. Yarısını tek başıma içtim
ha. Rakidan sonra Kasap Remo ve Suriçinde dükkânı olan Ciğerci Süloyu eve
arabayla da Fadıl Dayın bırakti” der ve aniden bütün ön dişlerinin beyazlığını
ortaya çıkaran bir kahkaha atarak “Remo pert olmuşti, önüni göremidi. Heyyy
gidi günler heey...!” derdi. Bu son hikâyeyi döne döne
anlatırdı. Kasap Remo ve Ciğerci Sülo dükkanının önünden geçerken onlara
takılır, sonra da gelip bunu Doktora fısıltı şeklinde kıkırdayarak anlatırdı.
Şen şakrak Foto Fadıl Covid-19 Pandemisi başladıktan sonra, herkes mutsuz
ve hastalıktan korkarken bile bu neşesini kaybetmedi. Herkesin korktuğu virüse
inanmıyordu. Kaç kere Doktora virüsün gerçekten olup olmadığını sormuştu.
Doktor ona ayrıntılı bir şekilde anlatmış, Doktor sözlerini bitirir bitirmez de
kahkahayı basıp “Yaw yok lo Hoca, bunlar hep Bill Gates ve Amerikanın
oyunları” diyerek pandeminin bir düzmece olduğuna inandığını belli ederdi.
Yine de çok ileri gitmez, Doktorun üzülmesini istemezdi. Doktor da kızar ama
Foto Fadıl’ın yaşına hürmeten bir şey demezdi.
Doktor evin arkasında
sanki sonradan eve eklenmiş veya müteahhitin ilk başta unutmuş olduğu,
sonradan aklına geldiğinde ek olarak yaptırdığı hissi veren yatak odasına,
oradan da hiç pencerenin olmadığı banyoya geçti. Işığı açar açmaz çalışan
küçücük havalandırma pervanesinin sesi sinek gibi vızıldadı. Kapıyı kapattı.
Formasının üstünü çıkardı, formanın cebine bıraktığı çorabı alarak, formayı
hızlı bir hareketle ters çevirdi ve çorapla birlikte iyice katladı. Ardından
formanın altını da aynı şekilde çıkarıp katladı. Bütün giysilerini, atleti en
altta bohça vazifesi görecek şekilde çıkardı ve küçük kızının lavaboya
yetişmesi için aldıkları küçük mavi taburenin üzerine bıraktı. Diğer günlerin
aksine bugün banyodaki koca dev aynaya bakmadı. Coronavirüsün cansız yüzeylerde
uzun süre yaşayabildiğini kanıtlayan yayınlar yayınlanmıştı son zamanlarda. Bu
yayınları okuduğu günden beri bir dizi ritüeli kendisine adet edinmişti.
Dezenfektanını elinden düşürmez, bütün yüzeylere, elbiselere sıkardı. Elleri
hastanede yıkanmaktan egzema olmuştu, aldığı bir sürü yağlı kremi sürer ancak
hiçbirinin bir işe yaradığı yoktu. Ellerinin cildi yenilenmeye fırsat bulamadan
yeniden yıkılıyordu ve yaşlı insanların ellerini andırıyordu. Yaşlı anacığı ve
babasına da hastalığı bulaştırmamak için azami çabayı gösteriyordu. Gerçi anne
babası bahçeli bir evde yalnız oturuyorlardı, tehlike altında sayılmazlardı ama
onları ziyaret ettiği ve bahçede mesafeli bir şekilde görüştüğü zamanlarda da
bir elbiseye bulaşmış virüsle onların hastalanmasına göz yumamazdı. O nedenle
tüm bu ritüeller onun için vazgeçilmezdi.
Banyo musluğunu sıcağa çevirip açtı Doktor. Bir süre sıcak suyun
akmasını bekledi. Suyun şırıl şırıl sesi bütün banyoyu kaplıyordu. Suyun
sıcaklığını ayaklarıyla kontrol etti. Su ılıyınca duşun üstteki kısmına sıcak
suyu veren vanayı çevirdi. Adeta yeryüzünün bütün acılarının vanasını çevirdi.
Tüm acıları tüketti birer birer, tüm çareleri. Hepsi üzerine yağdı Doktorun.
Bütün ilaç isimlerini unuttu. Sevdiği bütün kadınları, bütün çocukları, bütün
çiçek adlarını unuttu. Adını unuttu Doktor. Bütün kokuları, renkleri. Utanmayı
unuttu, direnmeyi... Damlaya damlaya denize dönmüş bir göle büyük, kocaman
delikler açıldı. Gözlerinde adeta didinip duran bir gözyaşı şelalesi aktı
başından aşağı. Doktor ağlayamazdı, dayanılmaz olmadan her şey. İşte bugün her
şey bir musluğun açılmasıyla başladı, karanlık, mahrem, penceresiz banyosunun
duşunda. Suyun altında ağlamak da güçtü. Göz yaşlarıyla mı, suyla mı duş
aldığını bilemezdi insan. Su sesi örter bütün sesleri, toprağın her şeyi
örtüp kendine benzettiği gibi. O yüzden rahatça ağlayabilirsin suyun altında,
hıçkıra hıçkıra. Elleriyle yüzünü kapattı Doktor. Suyun altında, istemsizce
yere oturdu. Musallaya az sonra uzanacak gibi, üzerine sular dökülüyordu.
***
Sedye ambulanstan iner inmez Doktor Foto Fadılın, yüzü oksijensizlikten
kararmış, gözleri kapalı, sedyeye uzanmış halini gördü. Kemerlerle sedyeye
bağlanmış, başında duran hemşire telaşla damar yolunu açmaya çalışıyordu. Sedye
olancaya hızıyla ambulanstan indirilip hastanenin içine alınırken Doktor
sedyeyle birlikte koşar adımlarla yürüyordu. Oğlunun “Hocam babam ölüyor!”
sesini duydu ancak ona bakmadı. Foto Fadıl’a yanaştı, omuzlarını silkip
seslendi. Göğsünün solunum hareketlerini izlemeye çalışırken, elleriyle Foto
Fadıl’ın nabzına baktı, nabzı atmıyordu. “Arrest!” diye bağırdı Doktor. Sedye
resüsitasyon odasına hızla alındı. Hızlıca endotrakeal tüp, laringoskop seti
çıktı ortaya. Bu odada her şey o kadar hızlı yapılırdı ki, kimin ne zaman ne
yaptığı ancak odadan çıktıktan çok sonra konuşulabilir ve anlaşılabilirdi.
Kalbinin çarpıntısından elleri titrerken hastasını entübe etti. “Ahh Fadıl Dayı
ahh, ne olurdu maskeni düzgün taksaydın, bizleri dinleseydin de lanet olası
virüsü ciddiye alsaydın!” Doktor bağırdı hemşiresine; “Maskeni tak! Maskeni tak
çabuk!” Hemşire tek cerrahi maske takmıştı. Resüsitasyon odasından maske
getirmek üzere biri dışarı fırladı. Foto Fadıl ağır bir Covid enfeksiyonu
geçiriyordu, evinde istirahatteydi, ilaçlarını kullanıyordu. Aniden evde
fenalaşmış, oğlu üç sokak arkada olan evlerine ambulans çağırmış ve Fadıl Dayı
hastaneye apar topar getirilmişti. Doktor hareketsiz, nefes
nefese, elindeki laringoskopla, az önce entübe ettiği Fadıl Dayısının
göğüs kafesinin üzerinde kalp masajı yapmaya başlayan sağlık personeline
bakarak donakalmıştı. “Hemşire Hanım, buyrun maskeniz” dedi bir ses. Dışarıdan
ağlama ve bağrışma sesleri geliyordu kapı açıldığında. Doktor hiç oraya
bakmadı. Çoğu tanıdık olan bu seslerin kimden geldiğini bilmek istemiyordu.
Uzun yıllardır tanıdığı Foto Fadıl’ın hemen hemen tüm ailesini tanıyordu.
Ailesi Doktoru çok sever, aynı şekilde Doktor da onlara gerektiği sevgi ve
saygıyı gösterirdi. Bir gün bu odaya Foto Fadıl’ın alınacağını ve kendisinin
ona müdahale edeceğini söyleseler asla inanmazdı. “Hey gidi
günler hey!”
***
Suyun damlaları süzülüyordu Doktorun başından bütün vücuduna. İstemsiz
hıçkırıklarıyla genzine su kaçtı. Su, hiçbir şeyi dinlemez. Akmak isteyen suya
kimse engel olamaz, bir de ölüme. Çocukluğunda bir keresinde bir Nisan ayının
sonlarına doğru evlerinden epey uzakta bir çaya gitmişlerdi arkadaşlarıyla.
Evden ilk defa habersiz ayrılmanın verdiği anlatılmaz “büyüme duygusu, sahte
özgüven” ve bir o kadar da telaşla yürürken apansız bir Nisan yağmuru yakalayıvermişti
onları. Yağmurda ıslanarak çaya giderken arkadaşı sormuştu “yüzme biliyor
musun?” diye. “Bilmem, belki biliyorumdur, belki de bilmiyorumdur” demişti
gülerek. Arkadaşının şaşkın bakışlarına karşılık “az sonra görürsün acele etme”
diye cevap vermişti. İlk defa suya giren birinin yüzmeyi bilip bilmediği az
sonra belli olurdu. Islanmışlardı yağmurda ama daha suya girmemişlerdi ki, neydi
arkadaşının bu telaşı böyle? Çayı görür görmez yarı yolda soyunmuş, üzerinde
kalan ıslak külotuyla havaya zıplayıp suya atılmıştı. Suya atlar atlamaz
genzine su kaçmış ve şimdi olduğu gibi suyun kulaklarına bıraktığı o boğuk
sesin ölümü ona hatırlatması çok sürmemişti. Evinden uzaktaydı, annesinden izin
almamıştı ve yüzmeyi bilmiyordu. Nisan ayıydı ve az önce yağmur yağmıştı. Boğulmanın
bu kadar kötü olduğunu kimseden duymamıştı. Hatta boğulmayla ilgili hiçbir şey
duymamıştı. Bu kadar hızlı düşünmesi, son düşünceleri olabileceğini aklına
getirdi. Çok pişmandı, su çok tehlikeliydi. Annesinden izin alması gerekirdi.
Belki de hiç buraya gelmemesi gerekirdi. Birkaç defa elini sudan çıkarmaya
çalıştı. Su onu kendine doğru çekiyordu. Yuttuğu suyun sesini duyuyordu. Artık
her şey bitmişti. Son nefesini verme kararını ve son soluğunu vererek
kendini suya bıraktı. Bir anda omuzlarından iki elin tuttuğunu hissetti.
Arkadaşının elleriydi. Sudan çıkınca yüzüstü yatıverdi. Arkadaşı sırtına vurdu
yumuşak bir şekilde; “İyi misin?”
***
Doktorun sırtına vurdu biri yumuşak bir şekilde, “Hocam!” dedi.
Doktor yarı gövdesini çevirip arkasına baktı aniden. Hastane güvenlik görevlisi
Bahattin Abiydi. Güvenlik Bahattin, Doktoru çok sever ve Foto Fadıl ile
Doktorun arasındaki samimiyeti bilirdi. Hocanın maskesinin arkasında gizlemeye
çalıştığı yüzünü görmüş, hocaya teselli ve güç vermek istemişti. Bu odadan
kimler gelip kimler geçmişti ki. Ölüme çok alışmışlardı. Ama Doktorun hassas
biri olduğunu biliyor, bu yüzden de onu bir başka seviyordu. Doktor cevap
vermeden yüzünü yatakta yatan hastasına, Foto Fadıl’a çevirdi. Bir yandan
gerekli ilaçları yaptırıyor, bir yandan da anılarının yoğunluğunu yaşıyordu
zihninde. Üst üste takılmış yüzündeki iki maske, üst üste binmiş ve birbirinin
zıttı iki yaşam gibiydi. Kendi yaşamı gibi. “Monitör açılmadı mı?” diye sordu
boğazından zorla çıkan bir çığlıkla, yüzünü monitöre çevirirken. Monitör
açıktı. Düz çizen kalp çizgisini ve bu çizginin hemşirenin göğüs masajıyla
dalgalanmasını gördü. Çalışmayı unutan bir kalbe, adeta nasıl çalışması
gerektiğini hatırlatır gibi yapılıyordu kalp masajı. Kalp bile unutuyor nasıl
çalıştığını. Doktor o anda her şeyi unutmayı istedi. Her şeyi ama her şeyi.
Sonra kızı geldi aklına. Acı bir bıçak saplandı kalbinin derinliklerine. “Hocam
ikinci doz adrenalini yapıyorum” dedi bir hemşire. Elindeki Laringoskobu ilaç
dolabının üzerine bıraktı. İlk defa görüyor gibiydi içeridekileri. Üç hemşire, anestezi
teknikeri, sorumlu süpervizör hemşiresi, acil sorumlusu hemşire, hasta bakıcı
ve Güvenlik Bahattin içerdeydi. Bunlar ne zaman geldiler diye düşünmeye
çalıştı, sonra hemen vazgeçti bu düşünceden. “Evet, 1 miligram Adrenalin,
ikinci doz yapalım hemen! Kardiyoversiyon cihazını açalım, şarj edelim” dedi
diğer hemşireye bakarak. Talimatları hızlı ve netti. Tüm çalışanlar bunu
biliyor ve bu yüzden de onunla ressüsitasyona girdiklerinde rahatlıyorlardı.
İşini bilen bir duvar ustasının inceliğiyle çalışıyor ve bu odada çok ciddi
oluyordu Doktor. İçerisini bilmeyen birine Doktorun bu halini anlatsalar asla
inanmazdı. Yorulan hemşiresi, arkadaşına kalp masajını devretti. Anestezi
teknikeri hastanın başında, elinde ambusu, yavaş yavaş oksijen veriyordu Fadıl
Dayının yorulan akciğerine. Yüzü kaldığı hipoksiden dolayı siyaha çalıyordu
hastaneye getirdiklerinde birkaç dakika önce. Şimdi rengi açılmış, ilk
tanıştığı andaki Foto Fadıl’ın yüzünün rengini almıştı. Yine el değiştirdi kalp
masajı. Üçüncü doz adrenalin de hızlıca süzüldü damarlarına.
***
“Akan kirdir başımdan aşağı, yaşamdır. Hayat da bu su gibi akıp geçiyor.
Son anına tanıklık ettiklerim gibi ben de öleceğim. Belki de kimse benim için
ağlamayacak. Oğlum ve kızım da mı? Kızım ağlar. Ağlamak, ne saçma bir şey!
Ölüme, korkuya, sevince, üzüntüye her şeye ağlıyor insan. Ama ben çok zor
ağlarım ve kimsenin ağlamasını istemem. Bazen ağlamak gerekiyor oysaki, hiç
ağlamamak da normal bir şey değil ki. Ağlamak yaşamanın bir göstergesidir.
Ağlayabilen yaşıyordur. Ben de yaşıyorum ama ağlayamıyorum çoğu zaman. Bak
bugün ağladım. Tamam. Hey gidi Fadıl Dayı hey!”
Doktor elleriyle yüzünü sildi. Akan suyun altındaki ağlama nöbeti geçmişti.
Şampuanı aldı sağ eliyle. Sol avucuna bolca döktü. Elleriyle saçlarını ovarak,
şampuanı köpürtmeye başladı. Aynı anda yıkanıyorlardı Fadıl Dayıyla.
***
Resüsitasyon odasında ikinci saatin sonunda artık tüm umutlar tükendiğinde,
Fadıl Dayının oğluna ölüm haberini vermek için kapıyı açtı. Kapının arkasında
mahşeri bir kalabalık vardı. Bütün bağırış çağırışlar kesildi. Ortalık zifiri
bir sessizliğe büründü. Fadıl Dayının büyük oğlu Mesut ile Doktor yüz yüze
geldiler. Birkaç saniyeliğine bakıştılar. Birbirlerini anladılar
konuşmadan. Hiçbir şey söylemeden Doktor, Mesut’a sarıldı. Mesut’un
hıçkırıklarla ağlamaya başlaması ve “Babam öldü!” demesiyle hastane koridorunda
bekleyen tüm kalabalık aynı anda bağırmaya başladı. Ağlamalarla birbiri içine
geçen çığlıklar… İşte Doktorun mesleğinin musikisi! Dayısı Mesut’u Doktordan
zorla ayırıp kendisine sarıldıktan sonra Doktor ağlayan o büyük kalabalığın
içinde yalnız kaldı. Tanıdığı, sevdiği bir kalabalığın ağlama seslerini dinledi
kızaran gözlerle. Yüzlerine baktı tek tek, Fadıl Dayının bayılan kızına,
fenalaşan karısına baktı. Güvenlik görevlisi Bahattin Abinin yere doğrulmuş
üzüntülü yüzüne baktı. Bağıranlar içindeyken sessiz kalabilmek, ağlayanlar
içindeyken ağlamamak ölümdür biraz da. Doktor her ölüm haberi verdiğinde,
kendisi de ölürdü aslında.
Müdahale odasına geçti. Monitörün ve oksijen tüpünün sesinden başka ses
yoktu. Az önceki mahşer yeri değilmiş gibiydi oda. Hemşireler donmuş gibi
Doktora bakıyorlardı. Doktorun vereceği karara. 30 dakika yapılması gereken
müdahaleyi iki saate yakın yapmışlardı. Göğüs masajını yapan hemşire işini
bırakmış ancak elleri hala Fadıl Dayının göğüs kafesindeydi. Anestezi teknisyeni
ise ambu yapmaya devam ediyordu. Doktor Foto Fadıl’a yanaştı, yanaklarına
dokundu. Ölümün soğukluğu ile kullandıkları ilaçların mücadelesinin verdiği o
değişik sıcaklığı hissetti yanağında.
Gözlerini yavaşça kapattı Doktor. Ağlama sesleri, monitör cihazının
seslerine karışıyordu... Gülümsüyordu adeta Foto Fadıl, “Boş ver hoca, boş ver!”
der gibi. Doktor saatine baktı. “Ölüm saati 10:40” dedi.
***
Musluğu kapattı. Nisan yağmurları dindi. Su yine eski sessizliğine büründü.
GERİDE KALAN/Erdal Yanbuloğlu
Her başlangıcın bir sonu olduğunu
biliyorum. Bu kısa hikâye için Hasan Amca’nın günlüklerini okumama, sayfa sayfa
not almama izin veren değerli oğlu İsa Abi’ye çok teşekkür ediyorum. Eğer o
gün, yani acil servise geldikleri gün, Hasan Amca’nın yanında olan defteri
olmasaydı aşağıdaki satırlar yazılamazdı. Ben de bir o kadar soylu,
kalabalıklar arasında kaybolan, içi özlem ve sevgiyle dolu Hasan Amca’yı
tanımamış olurdum. Bu kısa öz yaşam günlüklerinde Hasan Amca’nın yazdığı
notları hiçbir imla düzeltmesi yapmadan olduğu gibi hikâyeye ekledim. Bu
şekilde sizin de o günleri dolaysız bir şekilde yaşayıp, o derin duyguları
hissedeceğinizi düşündüm.
‘’Üşüdüğümü fark ettiğimde saat
sekiz bile olmamıştı. Dışardan yağmurun sepkeni cama fena vuruyordu. Dalgalar
yeni bir şeylerin işaret fişeği gibi dur durak bilmeden çağıldıyor, çekiliyor,
tekrar yükselip upuzun sahilin her yerini dövüyordu. Evin içi aydınlıkla
karanlık arasında şimşeklerin başrolde oynadığı düğün alayı gibiydi. Uykusuz
baykuş gibi dışardan gelecek bir sesi bir ışığı bekliyordum. Sürekli tetikte
bekleme halini bilirsiniz. Ayaktayken oturur, mutfaktayken banyoya gidersin.
Kendini kaybetme duygusu mu bu? Biraz uyumayı denemek iyi fikir, ‘’denemek’’
dedim. Bunu her denediğimde daha ağır bir uykusuzluk hali çekmek... Pencereye
uzanan yaprak gölgelerinin duvardaki yankısını seyretmek… Çok rahatsan insanı
dinlendiren bir oyun ama için huzursuzluk doluysa tam bir işkence.
Gece
hiç durmadan rüzgâr esti, açık pencereden içeriye giren rüzgâr evin her
tarafını salladı. Çatıdan gelen gürültü bir an susmadı. Çinko dama çarpan dut
dallarının gıcırtısı, rüzgârın sızlaması, pencereye çarpan yapraklar kalbimi
avucunun içine alıp alıp taşa çevirdi. İçim daraldı. Yatak odasına gidip demir
karyola ile yatağın arasına koyduğum tabancaya koştum hemen. Silah çok sevdiğim
bir şey değil, kabzasını tutup aşağı doğru sıyırdım. Pürtüklü metali ne
soğuktu, ölüm gibi Serap’ımın son yüzü gibi... Saat ikiyi on geçiyor. Oturma
odasına geçip pencereden ormanı seyrettim.
Acı biriken bir şey, kendi kendine üreyen. İnsan zihni, yeniden yeniden doğurup
duruyor.
Gecelerim genellikle böyle yarı
uykusuz geçiyor. Korkuyor muyum? Hayır. Sabah kalktım yan odaya geçtim.
Serap’ın dürülü pijamaları yatağın üstünde duruyor. Alıp kokladım. Onun gülen
yüzü geldi aklıma, böyle yaptığımı duysa bana çok kızardı. “Ölüm karşısında
direncini kaybetme” derdi. Ben böyleyim işte bir rüzgâr esse narin bir şeftali
dalı gibi kırılırım. Konuştum onunla, her sabah aynı konuşmalar. Sonra onun
sabah uyanıp baktığı yerden denizi seyrettim. Birazdan güneş tam yüzüme vurur.
Bakıcı kadın gelip kahvaltımı hazırlar. Balkonda çiçeklerini suladım. Eski
dolabımıza güvercinler yuva yapmış, içinde üç yumurta var. Her sabah kalkıp
bakıyorum, doğdular mı diye. Yok hala yerinde yumurtalar, güvercin üstünde
yatıyor.
Günlük rutin koşturmaca hiç
bitmiyor. Takım elbisemi, ütülü pantolonumu, kravatımı giyip fötr şapkamı
taktım. Aynada birkaç kez kendime baktım. 92 yaşında birisi için hiç fena
görünmüyorum. Sakallar hafif uzamış mı sanki? Banyoya geçip sinek kaydı
tıraşımı olayım. Gece olunca içimi büyük bir boşluk kaplıyor. Serap olmadan
uyumak mı? Yok, o iş olmuyor. Sıcacık eline bir kerecik olsa dokunabilseydim.
Özlemek değil benimki, diğer yarımı kaybetmek. Sonra çok düşündüm. Bir insana
bu kadar bağlanmamalı, işte böyle suda tek başına akan yaprağa dönüyorsun.
Serap öldüğünden beri günlük
ritüellerim hiç değişmedi. Kalkış, kahvaltı, ajans haberleri, parka gidip
kuşları seyretme eve dönüş. Başkalarına kolay bir hayat gibi gelebilir, benim
için epeyce zor bir hayat. İlaçlarımı almayı ara ara unutsam da düzenli almaya
çalışıyorum. Şeker, tansiyon, kalp, kemik erimesi ne söyleseniz var. Bir tek
tutup götürecek ölüm yok. Serap birden gitti. Kalp dediler. Ama daha önce hiç
de böyle şikayetleri yoktu. Bir akşam üstü, nefesim daralıyor dedi. Hastanede
çok küçük bir an göz göze geldik. İşte o an içim eridi. Gidiyor dedim içimden…
Gitti. Onun nefesi hep daralır zaten, ben biraz savruk adamım, elimde para
kalmaz mutlak verilecek yer bulurum. Ara ara öfke patlaması geçirirdi, o günde
küçük bir tartışmamız olmuştu. Ama sebep bu olamaz değil mi?
Ajans haberlerinde sağlık bakanı
Türkiye’de ilk Covid19 vakası görüldü diyor. Oh, dedim içimden belki bir umut.
Nasıl bir şeymiş ki bu hastalık? Çin’in Hubai eyaletinde bulunan Wuhan şehrinde
ilk defa ortaya çıkmış. Torunların okul haritasını açıp Çin’in Wuhan şehrini aradım.
Kuzey Çin denizine yakın, Çin’in büyük bir endüstri ve teknoloji merkeziymiş.
Kalabalık bir şehir. Çin denilince aklıma küçük insanların yarattığı dev
şehirler geliyor. Wuhan balık pazarından bahsediyorlar. Küçücük bir canlının o
kadar uzaktan buralara gelip hayatı felç etmesi bana çok ilginç geliyor. Bakan
tedbirlerin alındığı, dikkatli olduklarını söylüyor. Sanmam, doksan yaşım bu
ülkede şans eseri yaşadığımın resmi gibidir. Yakında hastalık sokaklarımızda
dolaşmaya başlar.
Hava Mart ayına yakışır şekilde
serin. Dışarıya şehrin kaybolmuş şarkısını aramaya çıkıyorum. Parka gidip
kuşları seyredeceğim, evde de bülbülüm var. İmkân olsa daha fazla kuş alırım.
Ama kendime bile zor bakıyorum. Parkın bakıp büyüttüğü kuşları uzaktan da olsa
sevmek çok güzel. Çay hemen geldi. Artık kimse çayına şeker atmıyor. Bu yaştan
sonra en büyük keyfimden vazgeçecek değilim. Ben iki şekeri üçe çıkardım.
Bakıcı kadın iyi çay yapamıyor. Her seferinde suyu iyi kaynat, kettleda
ısıtılan suyla iyi dem tutmuyor diyorum. O, ben hiç dememişim gibi her
seferinde köpüklü çayı içiriyor. Sokaklarda salgının hiç izi yok. İnsanlar
gündelik hayatlarını yaşamaya devam ediyor. Park yerinde duruyor. Kuşlarım
telaşsız. Sabah yemlerini attım. Kuşların canı da çok az. Kısa bir soğukta yok
olup gidiyorlar. Göremediklerim var aralarında, göğsünde bir madalya gibi şal
taşıyan kızıl gerdanları çok seviyorum. Serçeler onlara göre daha cesaretliler.
Güvercinler hele sanki ev ahalisi gibiler. Artık yıllar oldu hepsi bana
alıştılar.
Sabah uyanıp aynaya baktım. Nerede
ise bir haftadır sakallarımı kesmemiştim. Saçlar da uzamış. Boyum mu kısalmış
biraz, yüzüm küçülmüş. Bir fareye benziyorum. Kendimden bu sabah pek
hoşlanmadım. Serap görse, biraz çık gez hava al, ferin solmuş, değişik bir şey
olmuşsun, derdi. Ajans haberlerine baktım. Salgın artık her yerde bazıları maske
takıyor, bazıları maskesiz. Bana ne ki maskeden, hastalık hiç de korkunç
gelmiyor. Bakıcı kadın akşam yatak odasında yediğim ekmek kırıntılarını
gösterip, “yaşını başını almış adamsın yatak içinde yemek yenir mi?” dedi.
Çocuk gibi azarladı, içerlendim biraz. Bakıcıysan bakıcılığını bil kadın,
diyeceğim beni bırakıp gider diye korkuyorum. Kış kış birini bulana kadar ne
yaparım. Bir yaz olsun, ben ona yapacağımı biliyorum. Uykusuzluk beni artık
iyice kötü yapıyor. Serap’ımın yastığına, yorganına sarılıp uyuyorum.
Öldüğünden beri yıkatmadım. Çok özlüyorum. Bugün mezarına gideceğim.
Mezarlıkta hiçbir yerde olmayacak
kadar ağır bir sessizlik var. Serap’a yaklaştım, orda mısın? Rüzgâr cevap
verdi. Yakında yanındayım, dedim. Toprağını okşadım. Ne güzeldi. Serapım.
Otobüs şoförü Memet var. Herkes
Covid hastalığına tutulduğunu konuşuyor. Merak da etmiyor değilim. Nasıl acaba?
Karantina varmış evlerinde, giriş yasak. Başka yollar bulmalıyım.
Her zamanki gibi bu sabah da altıda
dipçik gibi ayaktayım. Geceleri zaten doğru dürüst uyuyamıyorum. Benim uyku
işim arap saçına döndü. Neyse ki gündüzleri öğle vakti iki saat kestiriyorum. O
uyku her şeye değiyor. Sabah banyoda fark ettim. Kulaklarım daha da büyümüş,
hafif kamburum çıkmış, epeyce bir kelim var. Yüzüm kadar burnum var. Allah’ım bana
ne olmuş böyle? Hazırlandım. Bakıcı hala gelmedi. Ekmek arası peynir yaptım. Bu
sabah da böyle olsun. Allahtan hastaneye tek minibüsle gidilebiliyor. Uzun
yolculukları sevmiyorum, yol başımı döndürüyor.
Geldin nihayet. Covid hastalarının
bakıldığı yeri gösteren işaretler tüm yol boyunca dizilmiş. Ben yine de emin
olmak için sordum. Koridor boyunca epeyce öksüren de var, ateşi olup titreyen
de. Maskesiz olduğum için orta yaşlarda kel bir hasta beni uyardı. O tarafa
bakmadım bile, sakin sakin kalabalığın içinde bekliyorum. Herkes öksürüyor. Tek
bir penceresi var koridorun, ışıksız, kapalı ve uzun. Test odasından çıkanların
yerini hemen yenileri dolduruyor. Hastaların yüzü acı içinde, kimse kimseyle
ilgilenmiyor. Kuyruk aslında hızlı ilerliyor sadece ben yerimde sabitim. O gün
öğleye kadar orada bekledim. Sonra eve döndüm.
Üç mü dört gün mü tam bilmiyorum.
Hafiften baş ağrım başladı, biraz halsizim. Covid bu muymuş? Pek bir şeyim yok.
Bakıcı geldi, ona pek yaklaşmadım. Kahvaltımı hazırlayıp bırak, “çamaşırlarımı
makineye at, sonra gidebilirsin” dedim.
Gece ateşim çıktı, halsizliğim
arttı. Serap’ın odasına gittim. Onun yatağında yattım. Sürekli su içtim. İkinci
gün yerimden kalkamıyorum. Bakıcı “neyin var?” diye sordu. “Biraz üşütmüşüm”
dedim ama her tarafım ağrıyor. Saçımdan tırnak ucuma kadar her tarafım santim
santim ağrıyor. Göz kapaklarımı indirip kaldırınca bile ağrı var. Bol su
içiyorum. Ateşim var.
Bakıcı geldi. Beni görünce biraz
irkildi. Covid hastası olmamdan şüphelendiğini söyledi. Evde maskeyle
dolaşıyor. Onu odama almadım. Kahvaltıyı hazırlayıp gitti. Hafif hafif
nefesimin daraldığını hissediyorum. Şeker ve tansiyon ilaçlarımı almadım, daha
doğrusu alamadım, onları almaya bile takatim yok. İki gündür ilaçlarımı
almıyorum.
Bugün kaçıncı gündü? Onu bile
hatırlamıyorum. Nefesim epeyce daralıyor. Ağrılarımdan konuşamıyorum. Bakıcı
geldi. İyi görünmediğimi söyledi. Doktora gitmeliymişim. Ambulans çağırmak
istedi. Ben karşı çıktım. Yarın gelmesini istemediğimi söyledim. Oğluma haber
vereceğini söyledi. Ona da karşı çıktım. Sadece kuşlarıma yemlerini koymasını
istedim. Parktaki kuşlarımın yanına bir haftadır gidemiyorum. Onları çok
özledim. Acaba benim için gidip onlara da yem koyar mı?
Çok şiddetli öksürüğüm var. Mutfağa
gidip su alacak gücüm yok. Artık Serap’ımın yatağında yatıyorum. Tüm
pencereleri açtım, içeriye deniz rüzgârı doluyor. Mesut’um. Ayaklarımı
ellerimle kaldırıp yürümeye çalıştım birkaç defa pek başarılı olamadım. Artık
halüsinasyonlar da görüyorum. Ya Serap’ımla konuşuyorum ya da kuşlarıma yem
verip seviyorum. Arada kısa uykularım oluyor. Bakıcı yine geldi. Oğluma haber
vermiş. Ankara’dan buraya gelmesi bir gün sürer. Oh bir gün kazandım.
Oğlum bakıcı ile içeri girdi.
Onunla ilgilenecek halim yok. “Baba hemen hastaneye gidiyoruz” diyor. Sessizce
onu izliyorum. Bugün nefes de alamıyorum konuşamıyorum da. Sadece izliyorum.
Gücüm yok. Ağrım korkunç, acı çekiyorum ama neşem yerinde, “Serap’ım geliyorum”.
Ona itiraz edemem. Hastaneye gidiyoruz.
Acildeki doktor odasına
ilk girdiğimde, etrafı uzunca bir süre süzdüğümü hatırlıyorum. Hayatımda ilk
defa nöbet tutacaktım. Odada, kenarı kırık, içinde binlerce iğne varmış gibi
pürtüklü yeşil çekyata ilk oturduğumda, bu küçük ve izbe yerde daha ne kadar
zaman geçireceğimi ben de bilmiyordum. Kısa dinlenme aralarında odanın rengi
artık iyice çürümüş yeşile dönen duvarına yüzümü her döndüğümde aldığım ağır
sigara kokusu, başımı döndürecek kadar ağırdı. Orada geçirdiğim yıllar boyunca
başımı hiç duvara çevirip uyumuş değilim. Çekyatın hemen önünde, bir orta
sehpası vardı. İçi sigara izmariti dolu bardakların yanlarında ekmek
kırıntıları, peynir, zeytin ve akşamdan kaldığı belli ağzı açılıp yarım
yenilmiş plastik reçel kapları vardı. Kalktım. Bir an önce gürültülü
kalabalığın içine dalmak istiyordum.
Acil müdahale odasının
kapısı yarı açıktı, içeride iki-üç yaşlarında yüzü soluk, hafifçe mora dönmüş
bir çocuk yatıyordu. Kapının önünde de feryat figan bir anne kendini yerden
yere atıyordu. İşin daha ilginç tarafı diğer hasta yakınları sanki bu anne hiç
yokmuş gibi ilgisiz, kendi muayene sıralarının gelmesini bekliyorlardı. İçerde,
dört kişi çocuğu soyuyor, üzerine ıslak bezler koyuyorlardı. Saçı başı dağılmış
gözleri kan çanağı doktor, cüssesi irice olan hemşireye “Rektal diazem, hemen!”
diye bağırdı. Çocuk ellerini ayaklarını karnında toplayıp kasılma nöbetlerine
giriyor, bunu gören anne daha da hırçınlaşıp duvarları, kapıları tekmeliyordu.
Baba ise “Bu çocuğa bir şey olursa sizi yaşatmam” diye tehditler savuruyordu.
Tüm bu bağırtıları, tehditleri ve dağ sırası gibi yığılan hastaları hiç
görmeden, umursamadan çalışan doktorları, hemşireleri görünce, bunun nasıl
mümkün olabildiğini düşünmüştüm. Benim de her acil nöbetinden çıktığımda,
savaşı kaybetmiş ama gururlu bir komutan edasıyla dolaşmam bundandı herhalde.
Acillerde çalışmak
sadece yoğun hasta muayenelerinden ibaret değil tabii ki. Orta yaşlarda bir
amca, koridorda aralıksız bağırarak konuşuyor. Bileğinde tesbihi, elini de
sallayarak: “Benim ödediğim vergilerle burada çalışıyorsunuz. Hepiniz
şerefsizsiniz. Sizin devriniz geçti. Bu çocuğa eşek gibi bakacaksınız.
Aldığınız paralar size haram olsun” diye bağırıyor. Bir ara da muayenehanenin
kapısını yumrukladı. “Bu amca niye böyle bağırıyor?” diye sordum. Amcanın
torununun ateşi yüksekmiş ve tüm sıraları atlayıp muayene olmak istiyormuş.
“İyi ya” dedim “alsaydınız önden.” “Ama” dediler, “ateşi yüksek bir o yok ki,
buraya gelen hemen her çocuğun ateşi yüksektir zaten.”
Zaman ilerledikçe
alıştım bu karmaşaya, hatta fark etmiyorsun bile gelip geçene. Hiçbir şey
yokmuş gibi işine bakıyorsun...
O gün de acil kalabalık
değil, bildiğiniz mahşer yeri gibiydi. Bağıranlar çağıranlar, öncelik
isteyenler, şikâyet edenler, tehdit edenler, işte tüm bu gürültünün içinde
Hasan Amca’yı fark ettim. Süklüm püklüm oturmuş sırasını bekliyordu. Ama
uzaktan bile solgun, hırıltılı nefesi ile kendini belli ediyordu. Bazı
suratlarda kendimden çok şey bulurum Hasan Amca’nın küçük, içine çekilmiş
suratında kendime dair izleri görüyordum. Bir taraftan ateşli çocuklar,
sıkıntılı yaşlılar, diğer taraftan hiçbir şeye aldırmadan kendini hekimlere
teslim etmeyi bekleyenler. Acil serviste en sevmediğim hastalar, sürekli
öfkeyle sağa sola emirler yağdırıp bağıran hastalardır. Hasan Amca’nın o
sakinliği, beni kendine daha da çekti. O gün Nesrin hemşire ile nöbetteydik. Ekipte
sağlık memuru Osman da vardı. Bu ekiple her türlü başarırsın hissi oluyor insanda…
İki cihan birbirine girse sen aradan galip kumandan gibi çıkarsın. “Nesrin bir
bakar mısın” dedim. O gürültünün içinde sesimi tanıyıp bakması saliseler içinde
oldu. Acil ekibinin böyle insanüstü tarafları vardır. Bir mimik, bakış, duruş,
el hareketinden birbirlerinin ne dediklerini anlarlar.
Muayene odasında bir
taraftan hasta muayene ederken, diğer taraftan Nesrin hemşireyi izliyordum.
Amcanın yanında uzun boylu, sarışın, gözleri yeşil, büyükçe burunlu daha sonra
oğlu olduğunu öğrendiğim biri bekliyordu. Hemşire hanıma alevli alevli bir
şeyler söylüyordu. Olayın daha da karmaşık hal aldığını odamdan görebiliyordum.
Aradan uzun zaman geçmeden hemşire hanım eliyle beni işaret etti. Amcayı alıp müdahale odasına mı geçecekler
derken aynen düşündüğüm gibi oldu. Masamdan kalktığım gibi yanlarına gittim.
Hasan Amca’nın suratı kırılmış dökülmüş bir harman yeri gibiydi. Müdahale
masasına kendi uzandı. Sadece mırıltı ile ‘’eyvalllah’’ dediğini duydum.
Gözünüzde canlandırmak
için biraz acil müdahale odasından bahsedeyim. Acil servis iç içe geçmiş
odalardan oluşur. Hekim muayene odasının hemen yanında ona küçük bir kapı ile
bağlı müdahale odası bulunur. Acil müdahale odasına girdiğinizde, tentürdiyot
ile karışık çamaşır suyu kokusunu, yapılıp atılmış ampullerin içeriye saçtığı
ağır ilaç kokusunu hemen hissedersiniz. Bu odaların küçük havalandırmaları
olur. Benim en son çalıştığım hastanede o da yoktu. Biz sağlık çalışanı köleler
‘’olsun’’ der, yine çalışırız. Müdahale yatağının yanındaki duvar, ayakkabı
izleri ile doludur. Hastalar genellikle duvara ayakkabıları ile imzalarını
atarlar.
Bugün acil müdahalede masa
sırası Hasan Amcada. Ölüme doğru yaklaşan her hayatın kendine has tedirginliği
vardır. Hasan Amca’da öyle bir tedirginlik de yok. “Nasılsın” diyorum. Gözleri
ile “iyiyim” diyor. Ama bakmaya utanır gibi bir hali var. “Her şey güzel olacak
Hasan Amca, bana güven” diyorum. Ama o hiç oralı değil, tavana bakıp ellerini ellerinin
arasına alıp, susuyor.
Hiç gece bir ormanın
içinden geçtiniz mi? Çok az kişinin deneyimlediği bir şeydir. Orman zifiri karanlığı
yaşayabileceğiniz nadir yerlerdendir. Çalılık içinden gelen her çıtırtı, ormanın
serin gece rüzgârı ile karışık uğultu ve ayağını bastığın yerde hissettiğin
ürküntü. “İşte bu” dersin. Ölüme doğru yürümenin sende yarattığı his… Oksijen
maskesini takmaya çalıştım, her defasında çıkardı. Oğlu epeyce kızdı bu duruma.
Kanında oksijen düzeyi epeyce düşük. Artık kendi başına soluyamıyor. Makineye
bağladık.
Odamdayım, radyodan bir
şarkı sızıyor hastaneye koridorlarına; “mapushane duvarında bir çift güvercin
bugün efkârlıyım yârime haber verin…”
SATIR ARASINI OKUMAK/ Dr. Esen Armağan Özakbaş
Başka yöne çevirdim
başımı, bilgisayar ekranından uzağa. Tamam, “Yazmasam olmaz,” dediğim çok şey
var ama, bu gözlere de yazık!.. Kimbilir kaç dakikadır bakışıyorduk, “Eskiden...”
diye başlayıp bir türlü gerisini getiremediğim cümleyle. Bu takılıp kalma
boşuna değildir tabii, bir sorun var demek ki… Söyleyebildiklerimizle,
söyleyemediklerimiz arasında sıkışıp kalmış, çekip çıkarılması gereken bir şey
var sanki.
En iyisi ara verip dinlenmek,
ama önce bir şeyler içmeli deyip, mutfağa geçtim çay demlemeye. Bir yandan da tezgâh
üstünü toparlamaya koyuldum. Derken telefonum çaldı. Duygu’nun sesini duyunca
havam değişti birden, keyiflendim. Bir alt sokakta oturmasına karşın uzun
zamandır sadece telefonla görüştüğüm can dostum Duygu.
Bir türlü istediğim gibi
yazamadığımdan söz ediyordum ki, “Yazma zamanı değil, şöyle yüz yüze, can cana
konuşma zamanı, artık yeter, hava bu kadar güzelken, dışarıda görüşelim bari,”
dedi. İkimize de yürüme uzaklığındaki bir parkı seçtik görüşme için. Ne de olsa
Corona pandemisinden çıkamadık henüz, kapalı ortamlardan kaçıyoruz hâlâ.
Ama ne iyi etmişiz
buluşmakla! Parkın girişinde, bir yasemin kokusu işledi ki içime, kuş
cıvıltısına bezeli … Hanidir öylesine mutlu olmadığımı fark ettim. E tabii, müziksiz
olur mu hiç! “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her
şey…”[1] diye mırıldana mırıldana
ilerlerken, koca çınarın altındaki bankta Duygu’yu görüverdim, yanında da kızını.
Benden önce gelmişler parka. Bebekliğini bildiğim Elif, tıp fakültesi dördüncü
sınıfta, yani şimdiden meslektaşım sayılır. Son anda annesiyle çıkıp gelmiş, “Esen
teyzeme sürpriz yapayım,” demiş. Sıkı sıkı sarılıp, öpüp koklayasım geldi ama, tuttum
kendimi. Öyle ya, Corona zamanı…
Dereden tepeden
söyleştik, acısını çıkardık onca zaman ayrı gayrı oluşumuzun, derken tıp
eğitimine geldi konu. “Ben avukatım, anlamam bu işlerden,” deyip bir kenara
çekildi Duygu, meydan Elif’le bana kaldı tabii.
Gözlerine yansıyan
heyecanı, ardından at koşuşturur gibi daldan dala atlayarak, telâşla
anlattıkları, hiç yabancı değil bana. Tabii pandemi nedeniyle alt üst olan
eğitim programı dışında.
Yasemin kokusunu içimize
çeke çeke, evden termosla getirdiğim çaylarımızı yudumlayarak, epeyce bir
söyleştik. O sordu ben anlattım, ben sordum o anlattı…
En çok da sağlık ocağında
çalıştığım dönemlerden konuştuk. Elif’e tuhaf geliyor tabii, şimdi sağlık ocakları
yok, aile hekimlikleri var, sistem farklı. Hiç aklıma gelir miydi o zamanlar,
bunca değişim olacağı?..
Anlattım da anlattım
Elif’e, özleyerek anlattım. Sağlık ocaklarında hekimlerin, ebelerin, hemşirelerin,
sağlık memurlarının, çevre sağlığı teknisyenlerinin, omuz omuza çalıştığı
günleri.
Ne çok anı birikmiş,
Elif’e hangi birini anlatacağımı bilemiyordum doğrusu. Tabii her şey toz pembe
değildi. Çok mu iyiydik? Yapabileceğimizin en iyisini yapmış mıydık? Geriye
bakınca, çok daha iyisini yapabilirdik diyor insan. Ama böyle işte yaşam…
Deneyim kazanmak da böyle bir şey… Çocuk büyütmek gibi… Hep çabalıyorsunuz,
elinizden gelen her şeyi yapıyorsunuz, bir yandan da “Yeterince iyi miyim, bir
eksiğim var mı?” sorusu yiyip bitiriyor sizi.
Elif, “Anamnez[2] almada çok iyiyim Esen Teyze.
Stajların hepsini bitirdiğimde, fizik muayene işini de halletmiş olurum… Ön
tanılarımı, ayırıcı tanılarımı dizerim önüme, sonra gelsin tetkikler… vee kesin
tanı ve tedavi, işte bu kadar!” dedi coşkuyla. Tabii onun coşkusunu söndürmek
istemezdim emekli bir halk sağlığı uzmanı olarak ama, yine de her sorunun her
zaman bir çırpıda çözülemeyeceğini, o kadar kolay olmadığını da anlatmak
istedim.
Öğrencilik yıllarımı,
mezuniyet sonrası mecburi hizmet günlerimi anımsadım. Bizler de aynı coşkuyu
yaşamıştık, çözemeyeceğimiz sorun yok gibi gelmişti bize de. Çünkü onca sınavı
başarıyla geçmiştik, elimizde koca bir diploma, “Vee kesin tanı ve tedavi, işte bu kadar!”
diyorduk Elif gibi.
Yıllar geçtikçe,
bildiklerinin değil, bilmediklerinin çokluğunu, öğrenme eyleminin hiç
bitmediğini fark ediyor insan… Ve her yerde, her zaman, her şeyden, herkesten, öğrenilecek
çok şey olduğunu…
İlk görev yaptığım sağlık
ocağında, poliklinik odasına halı döşenmişti. Tabii halı dediysem, uzun samur
tüylü değil, mümkün olan en ucuzundan, en sadesinden. Bir gün, oraya ilk kez getirildiğini
sandığım altı yaşlarında bir çocuk, terliklerini kapı eşiğinde çıkarıvermişti içeri
girerken, halıyı kirletmekten çekinmiş. Elif’e de anlattım bunu, şaşırdı, “Ah
canım, orayı ev sandı herhalde,” dedi. Bir de, üç dört yaşlarındaki küçük bir
kızı çekiştire çekiştire muayene masasına oturtan genç kadının, “ Görümcem olur
kendisi,” deyişinden söz ettiğimde yıkılırcasına güldü Elif, “Çok komiiik!”
dedi.
Evet, dışarıdan ve
uzaktan bakınca, ilkin komik görünüyor bu olaylar. Yaklaştıkça beliriyor, en
can alıcı, gizli ayrıntılar… İşte o zaman, sadece “Çok komik” denmiyor,
“Trajikomik” deniyor belki ve bazen ne diyeceğini bilemiyor insan…
Hekimlik anılarımı
ilgiyle dinleyecek birini bulunca, susturabilene aşk olsun, fena kaptırmışım kendimi.
Elif’le dalıp gittiğimiz hararetli konuşma sırasında Duygu’nun kalkıp gittiğini
bile fark edememişim. Neyse ki, “Elif’ciğim annene bir baksak mı?” demeye
kalmadan, bir ağacın ardından çıkıverdi Duygu. Meğer parkta birkaç tur atmış, ruhumuz
bile duymamış bizim.
Sonra, sağlık ekibinin
çalışma koşullarından, pandemiyle birlikte teletıp kavramının daha çok
konuşulur olmasından, Elif’i gelecekte nelerin beklediğinden söz ettik.
Mecburi hizmetin
zorluklarını anlatırken, “Daha sonra İzmir’e döndüğünde rahat etmişsindir” dedi
Elif. Tabii, mecburi hizmetimi tamamladıktan sonra, Kadifekale’deki sağlık
ocağına atanarak İzmir’e döndüğümü bilmiyordu Elif. Hayırsever bir kişinin
bağışladığı, iki katlı eski bir evden bozma sağlık ocağında, kışın güne
sobaların yakılmasıyla başlanıyordu. Baca tütmediyse ne âlâ!… Ben bunları
anlattıkça, Elif’in gözleri yuvalarından oynuyordu.
Sağlık ocağının girişi,
aynı zamanda bekleme salonuydu ve hemen bitişiğinde, çengelli ahşap kapıdan
geçilen küçük bir avlu vardı, tuvaletimiz de oradaydı. Her tuvalete girip
çıkışımızda, bekleme salonunda kimler var görürdük.
İşte o ocakta,
poliklinikte hasta göreceğim ilk gündü. Birlikte çalıştığım doktor arkadaşım, geçici
görevle başka bir kuruma gidecekti ertesi gün. Bir tür devir teslim töreninde
gibiydim. Tam Esma Hemşire ile birlikte poliklinik odasına yönelirken,
tuvaletten dönen doktor arkadaşım gülümseyerek, “Hadi size kolay gelsin,
Meryem’imiz de aşağıda yerini almış,” dedi. İlk hastanın işlemleri bittikten
sonra, Esma Hemşire tam Meryem’e seslenecekken, “Bir dakika, bu Meryem, o
Meryem mi?” dedim. Yüz ifadesinde bıkkınlık, yorgunluk, çaresizlik birbirine
karışmış biçimde “Evet o, iki güne bir buradadır,” dedi Esma. Sonra da “Seher Ebe
bakıyor onun sokağına,” diye ekledi. Bu bir anlamda konuyu araştırmak isteyene
kaynak göstermekti tabii. Çünkü ev ev dolaşarak hizmet sunan ebeler, herkesin
işini gücünü, huyunu suyunu, akrabalık ilişkilerini, nasıl yaşadıklarını çok
iyi bilirdi ve onlardan alınan ipuçları, her zaman can simidi olurdu hekimlere,
özellikle de kurumda yeni olanlara.
O birkaç saniye içinde, yani
Meryem kapıdan içeriye girene dek, başkasının ilacını kendi sağlık karnesine
zorla yazdırmaya çalışan, tedaviyi reddeden, gözünün üstünde kaşın var deyip
sorun çıkaran kavgacı hasta tiplerine karşı geliştirdiğim ciddi duruşumu kalkan
gibi yerleştirdim yüzüme. Kendisinden söz ediliş biçimine bakılırsa, Meryem
sorun çıkaran biri olmalı diye düşündüm. “Şansa bak, buranın zorlu
hastalarından biri, ilk günüme mi rastladı yoksa?” diye geçirdim içimden.
Ben bunları anlatınca
Elif atıldı hemen, “ Kavgacı biriyse endokrinle ilgili bir sorunu da olabilir.
Yani hormon dengesi alt üst olduysa, saldırganlık, ne bileyim, duygu durum
bozuklukları filan olabilir değil mi?” diye.
Onu öyle heyecanlandırmış olmanın verdiği keyifle sürdürdüm anlatmayı.
Meryem, ne Elif’in ne de
benim düşündüğüm gibiydi. Sakince açtı kapıyı, gülümseyerek girdi odaya, sanki
yavaşlatılmış bir film içindeydik. Yerçekimi azalmıştı da Meryem, ben ve Esma,
öylece salınıyorduk havada, konuşmuyorduk. Şaşkındım, çünkü ışıltısıyla beni
hipnotize etmeye çalışan bir çift kara göz oturuyordu karşımdaki sandalyede.
İçimden, “Yok canım, olamaz, Turgut Zaim’in resimlerinden kopup gelmiş olamaz
buraya,” dedim. Başka türlü açıklanamazdı gözlerinin karalığı, yüzünün
duruluğu.
Esma’nın saati işaret
eden bakışıyla kendime geldim; “Bir an önce işimize başlayalım, işimiz çok” bakışı…
Gerçi ben başlamıştım işime, daha Meryem kapıyı açmadan önce, “Hadi size kolay
gelsin, Meryem’imiz de aşağıda yerini almış,” dendiğinde.
İki çocuk annesi
Meryem’le aynı yaşta olduğumu öğrenmiştim konuşurken. Yakınmalarını sorduğumda,
“Geçen hafta demiştir Seher Ebe, yeni doktor gelecek demiştir” dedi önce. Sonra
anlattı tabii, sabahları ayak parmaklarından başlayıp boynuna dek uzanan
ağrıları, tam çamaşırları asacakken, çamaşır ipine nasıl tutunup kaldığını,
alnında şimşek çakmış gibi olduğunu, kocasının gömleğini ütülerken, aniden bir
üşüme titreme geldiğini… O anlatırken, Esma Hemşire, “Yine aynı şeyleri
anlatıyor” der gibi bir baş hareketiyle eşlik ediyordu Meryem’e.
Fizik muayenesini
tamamladığımda, ”Gayet iyi durumdasın, endişelenme,” diye açıklıyorken, sözümü
keserek girdi araya, “Devlet hastahanesinde, ultrasyona da koyuyorlar,” dedi. O
sırada Esma Hemşire poliklinik defterinin koca sayfalarını haşır huşur
karıştırıyordu.
Elif, “İnanmıyoruum,
sağlık ocağında bilgisayar yok yanii!..” dedi. Elif böyle deyince elli iki
yaşın ağırlığı fena çöktü üstüme. Bir an kötü hissettim kendimi. O olayları
yaşadığımda sadece yirmi altı yaşımdaydım, genceciktim, Meryem gibi. Ama bana
Meryem benden on beş yaş büyükmüş gibi gelmişti. Kendimi, sekiz ve beş yaşında
iki çocuğu olan bir kadının yerinde düşünemiyordum asla.
Meğer önceki haftanın
kayıtlarını arıyormuş poliklinik defterinde Esma, “Bak Meryem, geçen hafta
Doktor Bey not düşmüş senin hastanede yapılan tetkik sonuçlarını, hepsi normal
çıkmış” dedi. Meryem gerildi, huzursuzlandı. Hangi hastaneye gittiğini
sorduğumda neşelendi hemen, “Uzakta çok, otobüsle gidiliyor, bahçesi hep insan
doludur, çay içme yeri vardır, gazoz da satılıyor,” dedi. Baktım, vitamin
verilmiş Meryem’e önceki hafta. Kaygılanmasını gerektirecek bir sorun
olmadığını, vitamine devam edebileceğini söyleyerek uğurladım. Sanırım
söylediklerime yeterince inanmadığım, içime sinmeyen bir şeyler olduğu
yansımıştı yüzüme ve bunu anladığını belli etmişti Meryem. Boynu bükük, kırık
ses tonuyla “Hoşça kalın,” diyerek, gözlerime doğrudan bakmayarak, ruhumu bir
kenardan hafifçe örseleyen bir atmosfer yaratarak çekip gitmişti. Al sana tuhaf
suçluluk duygularından biri daha, durduk yerde yüklendiğin …
Elif cin gibi, poliklinik
defterine ne yazıldığını sordu hemen. Ne yazılacak, “Kontrol, fizik muayene normal,
önerilerde bulunuldu” gibi bir not. Bu kez ben sordum Elif’e, ”Sence her şey
normal mi, Meryem yeterince iyi ve sağlıklı mıydı sence?” diye. “Ben olsam,
geriye dönük kayıtları tarardım,” dedi Elif.
Ben de öyle yapmıştım,
hemen o gün, poliklinik hastasının olmadığı bir saatte, Seher Ebe ile konuşmuş,
15 - 49 yaş kadın izlem kartlarını, Meryem’in çocuklarıyla ilgili kayıtları, başka
ne var ne yoksa elden geçirmiştim. Tabii kayıtlarda bir sorun yok gibi. Bir
yığın hastane sevkinin arasında, parıldayarak öne çıkan “Normal” sözcüğünün
geçtiği fizik muayene ve tetkik sonuçları… Sözü ağzımdan aldı Elif, “Bu kadar
çok gelip gittiğine göre bir şeyler de normal değilmiş demek ki, psikiyatrist
görmüş mü?” diyerek.
Beş yıl önce Mardin’den
İzmir’e göçmüş Meryem, kızı, kocası ve kayınvalidesiyle. Yirmi yaşındaymış
henüz. Onlardan çok önce Kadifekale’ye gelen üç çocuklu kayınbiraderi ve
eltisinin evine sığınmışlar ilkin. Tabii iki göz odaya sığamayınca, gecekondu
avlusuna tuğlalardan bir oda çevirivermişler apar topar. Kayınbiraderi
midyecilik yaparken, kocası da bir lokantada garson olmuş. İşte, İzmir’e
geldikleri yıl saptamış ikinci gebeliğini Seher Ebe.
Kocası çok kıskanç olduğundan, Meryem’in
evden çıkmasına izin vermiyormuş. İkinci bebeğini sağlık ocağına aşı ve muayene
için getirdiğinde gülleri açıyormuş tabii Meryem’in, Seher Ebe ile ve
hekimlerle görüşmek iyi geliyormuş ona. Tabii bebek büyüdükçe, sağlık ocağına
çağrıldığı günler de seyrekleşiyor. Bu kez, hasta olarak gelmeye başlamış
ocağa. Klinik olarak nereye oturtulacağı bilinemeyen, bir türlü herhangi bir tanıyla
açıklanamayan ve çözülemeyen sayısız yakınma üzerine, iç hastalıkları
kliniğinden başlayarak, dermatoloji, jinekoloji, nöroloji, genel cerrahi, sevk
edilmediği klinik kalmamış. Sonuç hep aynı. Sonunda psikiyatriye de sevk
edilmiş tabii, organik bir sorun saptanamayınca.
Bunu duyunca Elif, “E
somatizasyon[3]
tanısını yapıştırmıştır bir çırpıda psikiyatrist,” dedi. “Sağlık ocağı
kayıtlarında buna ilişkin bir not var mıydı hatırlamıyorum ama, Meryem’in
canının çok ama çok sıkıldığını hatırlıyorum” dedim Elif’e. Kocasının
kıskançlığından, kayınvalidesinin dırdırından, üç göz odada on kişi yaşamaktan,
ancak bir sağlık sorunu olursa evden çıkabiliyor olmaktan bunalmış ve
yorulmuştu Meryem. Yani onun asıl sorunu, yaşam koşullarıyla ilgiliydi ve ona
verilebilecek ilaçlar mutlu etmiyordu onu.
Tanıya odaklanan Elif, “Ama sonuçta
somatizasyon değil mi Esen teyze?” deyince, “Dur bakalım, anlatacaklarım bitmedi
daha,” dedim.
Seher Ebe, Meryem’le
ilgili anılarını anlatırken, “Peki eltisiyle arası nasıldır? Birbirlerine
destek olmazlar mı?” diye sordum. “Onun kendine hayrı yok ki, Meryem’e akran
sayılır ama, sanırsın ki Meryem’in anası, öyle çökmüş kadın,” dedi Seher Ebe.
Meğer onun da poliklinik defterine kayıtları ve hastane sevkleri bitmek
bilmezmiş eskiden beri.
Neyse, birkaç gün sonra
da eltisi geldi Meryem’in. Seher Ebe hiç abartmamış, dediği gibi, yaşının çok
üstünde gösteriyor, yıpranmış kadın. Başını sıkıca sarmış bir tülbentle, iki
eliyle bastırıyor yanlardan, “Başım ağrıdan çaltayacaktır, canım çıkacaktır
sanki,” diyerek ağlıyordu. Hızlı bir değerlendirmenin ardından, hastane acil
servisine yönlendirdim.
Ertesi gün Seher Ebe uğradı
evlerine, öğrendi durumunu. Ameliyatlık bir durum olmasın diye her türlü
inceleme yapılmış, neyse ki bir sorun çıkmamış. Bir süre gözlem odasında tutup çıkarmışlar
hastaneden. İçim rahatladı benim de… Tüm öğleden sonrayı Meryem’in eltisinin
kayıtlarını incelemekle geçirdim. Seher Ebeye de rahat vermedim sorularımla.
Ama değdi bu çabaya, çok şey öğrendim. Meğer Meryem’in eltisi, dört dörtlük
somatizasyon bozukluğu kliniğiyle tanı almış, devlet hastanesi psikiyatri
polikliniğinde izlenmiş dönem dönem.
Bu arada Meryem’i de
sordum Seher Ebeye. “Maşallah iyi görünüyordu, ama eli kulağındadır, yine çıkar
gelir yakında. Eltisinde bir şey oldu mu ona da olur aynından. Bulaşıyor sanki
mübarek!” dedi.
Gerçekten de sonraki
hafta yine geldi Meryem, başı tülbentle sarılı. Baş ağrısından yakındı ben daha
sormadan, hemen uzattı kolunu tansiyonu ölçülsün diye. Önceki hafta nedeniyle bana
dargın ya da kırgın olmadığını hissetmek, yüreğime su serpti doğrusu. Başındaki
tülbentin kenarındaki oyayı sordum, kendisi mi yapmış, çeyizinden miymiş? O da
bilirmiş oya işini ama, kullandığı tülbentin oyasını annesi yapmış. “Annen
Mardin’de mi?” diye sordum. Soruma sevindi sanki, “Öyledir...” dedi. Eltisini
sordum sonra, “Bir korku vardır onun içinde, kendi de bilmez nedir, “ dedi.
Anlattı biraz daha… O nasıl bir duygu yüküdür öyle, o nasıl bir gizli ozandır
dedim içimden. Kocasının nasıl garson olduğunu da anlattığında, baş ağrısı
geçmişti.
Hüzünlendi
Elif, “Nereye gideceğini bilemeyen kararsız gölgeler gibi… hekime gelmiş demek
ki,” dedi. Onca sessizliğinden sonra Duygu da katıldı bize, “Hekime, hekim
olmazsa hâkime gidecekler değil mi? Temelde hep, hak hukuk sorunu var bu dünyada,”
dedi.
Elif
meraklı, “Sonra ne oldu Esen Teyze? “dedi. Anlatmayı sürdürdüm ben de.
Meryem’den
kendi yaptığı oyaları sağlık ocağına getirmesini rica ettim o gün. “Şimdi mi,
hemen mi? Bugün tekrar gelirsem buraya, kaynanam çıngar çıkarır,” dedi. Ona
hemen bir haftalık tansiyon izlem çizelgesi hazırladım, altına da kaşemi bastım,
“Al bunu, her gün aynı saatte gel, tansiyonuna da bakarız, oyalarına da,”
dedim.
Tansiyonunu
neden takip etmek istediğime ilişkin hiçbir şey sormadı Meryem, “Her gün
gelirim ben, oyaları da, ördüğüm yün çorapları da getiririm,” dedi.
“Nasıl
yani, somatizasyon taklidi yapan bir akıllı ha? Anamnezle anlamak zor,” dedi
Elif. Zora alışıldığını, bir süre sonra yaşam biçimi halini aldığını söyledim
ona. “Ah Elif’ciğim, işte o anamnez dediğimiz şey var ya, sadece sözlü değil o,
çoğu zaman satır arasını okumayı da gerektiriyor, o satır arası ki, bazen
hastanın bakışlarıyla yazılıyor bazen duruşuyla, sesiyle, sessizliğiyle…”
dedim.
[1] Zülfü
Livaneli’nin şarkısı
[2] Anamnez:
Hastalıkla ilgili yakınmaların ve öykünün sorgulanarak açığa çıkarılması
[3] Somatizasyon Bozukluğu: Tıbbi olarak açıklanamayan bedensel yakınmaların olduğu psikiyatrik durum
Sanma Bu Sevgimiz Sence Yaygara/Fatma BACALAN
Bölüm 1
Adım
Doğancan. Mersin’de yaşıyorum. 20 yaşında okumayan, çalışmayan bir insanım. Sağlık
sorunum hayatım boyunca her şeye engel oldu. Kalıtsal kan hastalığı benimkisi
ve doğduğum günden beri doğru düzgün bir hayatım olmadı. Ayda en az iki ya da
üç kez hastaneye yatışım olurdu. Sürekli ağrı şokları, halsizlik ve ateş bıkkınlık
verirdi bana. Damar yolunu açmak çok kolay olmazdı ve bazen alnımdan bile damar
yolu açılırdı. Ağrıdan daha çok korktuğum şey buydu. Damar yolum hala sıkıntılı
ve bu yaşımda bile en büyük korkulu rüyamdır. Diğer hasta çocuklar birbirleriyle
anında kaynaşırlardı, fakat ben onlarla konuşmazdım. Biraz içine kapanık
biriydim. Kimseyle ilgilenmezdim bu nedenle. Hastanede bir oyun odası vardı ve
annem sürekli oradan kitap alıp bana okurdu.
Hastanede uyumak da çok zordur. Tek taraflı
uyumak zorunda kalırsın çünkü. Bununla da kalmaz, sürekli öten cihaz sesleri
nedeniyle de uyanırsın. Küçükken bu cihazların sesi çok korkutucu gelirdi. Eve
gidince de bu sesleri duyar gibi olurdum. Sonra çarpıntım başlardı. Sekiz
yaşındayken, ağır hastalandığımı ve beni yoğun bakıma aldıklarını anımsıyorum. Annemi
almadılar yoğun bakıma. Tek kalmak korkutucuydu. Bir gün yoğun bakımın perdesi açık kaldı.
Annem, perdesi açık camdan beni izliyordu. Hemşirenin biri, annem ile
bakışırken aniden perdeyi çekiverdi. “Yapma!” diye bağıramadım ama çok üzülmüş,
hemşireye çok kızmıştım.
Babam
mobilyacı ve Cizre’de çalışıyor. Biz de 12 sene orada yaşadık. O kadar zordu ki
bizim için. Ağrım olduğu zaman o kadar yolu nasıl geldiğimizi anlayamadan
Mersin’e hastaneye geliyorduk. Bir gün yine Cizre’de evde fenalaştım ve Cizre Devlet
hastanesine kaldırıldım. Ama nafile… Orada yapılanlar yetmiyordu ağrımı dindirmeye.
En sonunda ambulans ile Diyarbakır’da bir hastaneye yatırdılar beni. Asıl hikâye
burada başlıyor.
Yatırıldığım günün ertesi, odamıza bir kadın geldi. Acaba neden geldi diye soruyoruz annemle kendi kendimize. Tanıştıktan sonra kan merkezinde çalışan bir doktor olduğunu öğrendik. Sohbet ederken bana, “En büyük hayalin nedir?” diye sordu. “Cem Adrian ile görüşmek,” dedim. Ki gerçekten her şeyden çok istiyordum. Bana, “Seni onunla görüştüreceğim,” dedi ve o sözden sonra daha fazla hırslandım. Bir yandan da, “Ben kim Cem Adrian ile görüşmek kim,” imkânsız falan diyorum kendi kendime.
Doğancan Saldıray
Bölüm 2
Her
gün yüzlerce isim gelir bilgisayar ekranıma, onaylanır ve devam ederler dijital
yollarına. Kimi çocuğun ismi atasından gelir, kimininki dokuz ay boyunca derin
arayışlarla bulunur, kimininki de o kış izledikleri dizinin başrol oyuncusunun
dizideki ismidir. Hastalıklar ve isimlerin arkasında gölgelenmiş nice hikâyelerdir
bunlar.
Her
zamanki rutin işler, hastanedeydim. Arada bir ruhum daralınca ki benim ruhum
çoğunlukla dardadır, hematoloji servisine gider, hastaları ziyaret ederdim.
Çocuklarla konuşup hikâyelerini dinler, hüzünlü ama huzurlu resimler çizerdik
onlarla. Peşi sıra suskunluk olur ve hastanede olduğumuz hatırlanırdı. Hastane odasında
bulunduğunu hatırlamak, hasta çocukların gözlerindeki ışığın sönmesine yeterdi.
Yüzlerini ekşitir, sonra kafalarını televizyona doğru çevirirlerdi. Bazen
servisin ortak kumandası olur, en son kim almış ise o odada kalan kumanda diğer
hastaların aynı TV kanalına hapsolmalarına sebep olurdu. Seçilen kanalda çizgi
film oynuyorsa kendilerini şanslı hissedebilirlerdi, ama hastalardan ziyade şanslı
olan anneleriydi. Çünkü çizgi filme dalan çocuk, ağrısını biraz da olsa
unutabilen çocuk demekti, bu da annenin az da olsa rahatlamasına vesile olurdu.
Hastanede
yan dal servisi demek; bilinci açık olup acı çeken çocukların servisi demektir.
Onkoloji, Nefroloji ve Gastroloji hastalarımız bu serviste kalır, doğal olarak
burada çalışan sağlıkçının iş yükü de beraberinde artardı. Çocuklarda Nefrolojinin ne demek olduğunu,
yine bir hafta sonu yan dal ziyaretimde öğrendim. Servisin ortasında
tekerlekli sandalyede ağrıdan iki büklüm olan Destan’ı görünce nedenini sordum
kaygılı bir şekilde. Bir gün önce periton diyalizi için kateter
yerleştirilmişti batınına. Akut safhada çok ağrılı olurdu bu işlem. Bizler için,
bilgisayarda barkottan ibaret olan o isimler, bir kat yukarıda acılar içinde
kıvranıp duran insanlar olurdu. Bu acı içinde kıvranan çocukları gördüğümden midir
nedir bilmem ama uzun süredir yetişkinin acısı çocuğa kıyasla, yok hükmündedir
bana kalırsa.
İnsanın
her gece çocuklarının ateşi, ağrı sızısı olmadan evde, kendi yastığıyla
buluşması ne büyük bir şanstı. Kirli tuvalete dokundu dokunmadı, çarşaf temiz
mi değil mi, yandaki hasta anlayışlı mı anlayışsız mı, dertleri, üzerine ateş,
titreme nöbetleri, pelte gibi olan çocuklar… Önceleri kendi çocuğum sağlıklıysa
bulunduğum mutluluk hali, bu çocukların vaziyetlerini gördükten sonra tuhaf bir
hal alırdı. Şükür içinde olmam olağandı, lakin bir üst kattaki çocukların acı
çektiklerini bilme halim, bana bu dünyada mutluluk kavramının ne kadar bencilce
olduğunu öğretti. Bencillik,
murdar bir eti görünce tiksinen insanın suratı gibi ekşitiyordu ruhumu.
Yine
bir gün kalbimi cendereden çıkarmak adına ayaklarım beni kliniğe götürdü.
Hemşirenin verdiği temiz çarşafı yatağa sermeye çalışan bir anne ve ağrılı
yüzüyle bekleyen Doğancan ile karşılaştım. Üzerimde önlüğüm yoktu. Selam verip
birkaç soru sordum. Doğancan’ın annesi beni meraklı bir hasta yakını zannetmiş
olacak ki, biraz da kızgınlıkla sorularımı cevaplamıştı. Bana, “Bizim derdimiz
bize yeter sen de nereden çıktın!” der gibi bakıyordu. Doğancan, orak hücreli
anemisi olan, 16 yaşında dünya tatlısı bir gençti. Esmer, kendinden emin,
ifadesi gayet netti.
Tanışmamızdan
sonra her sabah işe gelir gelmez kapıdan Doğancan’a günaydın der, sonra
işlerime dönerdim. Gün içinde mutlaka birkaç kez uğrar, muhabbet ederdik. Sinemadan,
yabancı dizilerden en çok da müzikten konuşurduk. Hafta sonu nöbetime gelince
de bu ziyaretler devam ederdi.
Hastalığından
dolayı okulu bırakmak zorunda kaldığını, sürekli hastane ev arası gelip giden
bir hayatının olduğunu, biraz da kabullenmiş bir şekilde anlattı. Kabullenmeyip
ne yapabilirdi ki. Çok sıkıldığını, bu nedenle gününün çoğunu müzik dinleyerek
geçirdiğini de aktarıyordu.
Aslen
Mersin’liydi Doğancan. Esma adında bir de kız kardeşi vardı. Esma deyince
gözleri parlıyordu. Babası mobilyacıydı ve babasının işi nedeniyle Cizre’ye taşınmışlardı.
Cizre ve çevresi, coğrafyasını bildiğim bir bölgeydi. Bildiğim alanda top
sektirmek daha kolay oldu. Cizre’nin sıcağını, insanının sıcaklığını, içinden
geçen Dicle Nehri’ni, nehrin kenarındaki kocaman parkı konuştuk. Cizrelilerin “Dicle
akar Cizre bakar,” cümlesini sık sık tekrarladıklarından başlayıp Kasrik Boğazı’nda
balık yiyip yemediğinden dem vurduk.
Kasrik
Boğazı, Cudi ile Gabar Dağı arasında kalan, Şırnak ve ilçelerine giden
araçların mola verdikleri güzelce bir mekândı. Tayincilerin sık gittikleri bu
yeşil ve serin boğaz, o bölgeden ayrıldıktan sonra da insanda orayı tekrar
ziyaret etme hissi uyandırırdı. Konu konuyu açardı doğal olarak. Cizre’deki komşularımdan
bahsederdim. Komşu dediysem de öyle sıradan insanlar değillerdi benim komşular.
Hz. Nuh peygamberin türbesi, diğer tarafta kırmızı medrese, arkada Ahmet El Cezerî
ve az ötede Mem û Zin’in türbesi bulunmaktaydı.
Doğancan,
Cizre devlet hastanesinden, ağrı şokunda, ambulans ile hastanemize getirilmişti.
Son zamanlarda çok fazla ağrı şokuna girdiğini, bazen yapılan güçlü ağrı
kesicilerin bile kâfi gelmediğinden sitem ediyordu. Tüm ömrünün ağrıdan ibaret
olduğunu bıkkınlıkla anlatıvermişti. İnsan, hele de anne olunca bir çocuğun
ağrısını, cildinin tüm coğrafyasında, var olan gözeneklerinin hepsi pütür pütür
oluncaya dek hissediyor sanki. Dünyanın en zor mesleğinin annelik olduğunu,
insan bu servise uğradıktan sonra çok daha kolay anlar oluyor. Annem ne zaman
sitem etse çocuklarına, “Analığın ne tatili var, ne istifası ne de yıllık izni,”
derdi.
Orhan Veli belki aşk şiiri yazmıştır, lakin ben de bu şiirin karşılığı başkadır:
dünyanın
en ağır işçisi benim
gün
24 saat
seni düşünüyorum…
Biraz da hastalıktan uzaklaşsın diye konu arardım. Sevdiği uğraşların neler olduğunu sorunca müzik dinlemeyi çok sevdiğini ve bilhassa Cem Adrian’a bayıldığını anlattı. O günlerde ben de “öf öf,” şarkısını dinliyor, Ankara kışının kış olduğu yıllarıma dönüyordum.
“Hayalin
nedir?” dedim.
“Cem
Adrian ile tanışmak,” dedi.
“Kolay,” dedim aniden, “Cem Adrian Diyarbakır’a konser vermek için sık sık gelir.”
Kolay
dedim demesine de sonrasının bu kadar meşakkatli olacağını bilememiştim.
Benimkisi de cahil cesareti işte. Ne konser bilirim, ne ünlü tanırım, ne de
gittikleri mekânlardan haberdarım. Ama Doğancan için tüm bu bilinmezlik
algoritmasını öğrenmeye hazırdım. Sonuçtan değil belki ama inadımdan emindim. Ne
de olsa inat da bir murattı.
Doğancan,
hastanemizde yaklaşık iki hafta konakladıktan sonra taburcu olup Cizre’ye döndü.
Cizre’ye dönüş sonrası telefon trafiğimiz neredeyse her gün devam etti. Bu
arada, ara sıra sosyal medya üzerinden Cem Adrian’ı etiketleyip mesaj atmayı
öğrendim ve eyleme geçtim. Bu sürecin ayrıca bana da çok katkısı oldu.
Etiketlemek nedir, bir ünlüye ulaşmanın yolları nelerdir, ara ara ben neydim,
ne oldum demeler, ortaya çıkan inadımın şiddeti…
En
çok da buna şaşırıyordum. Demek ki insanın da kendine sır yanları olabiliyormuş.
İnadın da hayırlısı deyip kendimi daha fazla kurcalamadan her gün yeni
yöntemler deniyordum. Her denediğim yeni yöntemi Doğancan ile paylaşıyordum. Çok
sonraları Cem Adrian’ın elektrik direğine asılı konser ilanını gördüm. Kendi
kendime, gider tanışırım, bir hastamızın hayalisiniz derim, o da halden anlar,
bir alo der ne olacak ki, diye iç sesimle dolanıp durdum. Ara sıra Doğancan ile
telefon trafiğimiz, şayet arama gerçekleşirse neler konuşulacağı ve hayaller
hayaller...
Küçük
bir araştırma ile bağlantı yollarını bulduk. Yeni bir hedefimiz vardı artık: Doğancan
ile Cem Adrian’ın telefonda görüntülü görüşmeleri.
Cem
Adrian’ın konser vereceği tarih ve mekân belli olunca mekânın sahibine nasıl
ulaşırım arayışları başladı. Tango kursuna giden arkadaşım, tango hocalarının konserin olacağı mekânın
sahibini tanıyor olabileceğini söyleyince, tango hocasının telefonunu aldım ve
de her gün onu arar oldum. Beni tanımadığı halde tüm telefonlarımı anında
yanıtlar, sorunu çözmek için çok uğraşırdı. Konuşmalarımızın arasına “Fatma
doktor, bu çok iyi bir şey,” cümlesini de eklerdi. Tango hocamız, benim
izleyeceğim yolları belirledikten sonra, konser gecesi gösterilerinin olacağını,
telefonlara bakmasının mümkün olmayacağını da söyledi. Nitekim yapması gereken her
şey ile fazlasıyla ilgilenmişti. Üstelik bizleri de tanımıyordu.
Cem
Adrian’ın Diyarbakır’da konser vereceği gün gelip çattı. İşyerinden hızlıca eve
geldim. Çocukların yemek, ödev, vesaire işlerinin organizasyonlarını jet
hızıyla yapıp onlara öğütler verdim. Bu gecenin mühim bir gece olduğunu, bana
yardımcı olmaları gerektiğini hatırlattım.
“Kızın
olacağıma hastan olsaydım keşke,” dedi Zeynebim.
“Neden”
diye sorunca
“Beni
de Arka sokaklardaki Hüsnü ve Mesut ile tanıştırsaydın keşke”
“Onlar
da kim” dedim.
“Boş
ver anne ya” deyip ardımdan kapıyı kapatarak gündemi de kapamış oldu.
Arkadaşlarım
Mehtap ve Rumeysa’yı sırayla evlerinden alıp hedefe doğru yüksek adrenalin
seviyesiyle uça uça gittik. Konserin olduğu mekâna geldik. Cem Adrian’ın
muhteşem sesi karşıladı bizi. Mekân sahibi ile görüşmek istediğimi söyledim. Kapıdaki
güvenlik bizi görüştüremeyeceğini söyledi. Aha bu yoktu planladığım yolda. Ara
bağlantıları bir gün öncesinden halletmiştim oysaki. Kapıdaki güvenlikçiye, “Benim
ünlülerle tanışayım gibi bir derdim yok, hastam için olmasaydı hayatta bu
kapılara gelmezdim” deyip durdum. Fakir ama gururlu halimle biçareydim o an.
Yine de içeriye iletildi varlığım. Mekânın sahibi benimle görüşmeyi kabul etti.
Durumu kızgın bir vaziyette izah edip, çocuğun çok hasta olduğunu vurguladım. O
an, beni çok da anlar gibi durmadıklarını hissedip olayı biraz daha ajite
etmeye başladım. Doğancan’ın telefon numarasını biraz da zorlayarak verdim. Çantamdaki
küçük defterimden bir sayfa koparıp yine çantamda her daim bulunan kurşun kalemimle
Doğancan’ın telefon numarasını yazdım. Kolum kanadım kırık yavru bir kuş misali
dışarıya doğru yürüyüp arkadaşlarımın yanına geldim ve onlara, “Bu iş yattı
gibi, arayacağını da sanmam, pankart mı açsak acaba?” dedim acı acı
gülümseyerek. Pankart açamadım tabii ki.
Dilimde,
“Yine gönlüm karardı, oysa çok umutluyduk, kaderimde mi vardı, beyhude miydi
her şey,”[2] şarkısı
döndü durdu. Gece boyunca, kıvrana kıvrana, yerçekimine teslim ettim kendimi.
Güneşli
bir Diyarbakır sabahına uyandım. Balkona geçip çiçeklerimle bakıştım ve
makineden çıkardığım çamaşırları astım. Oysaki tüm mandalların yayını attıracak
kaba bir pikeydim bu sabah. Huzursuz bu ruhu teskin etmek için çay demleyip
gökyüzünü seyre daldım. Dinmedi sızım. Öğlene doğru telefonuma bir mesaj geldi.
Mesaj Doğancan’dan geliyordu. Ekranda, sağ üstte Cem Adrian’ı görüntülü aradığı
belli oluyordu. Hemen Doğancan’ı aradım.
“Heyecandan
konuşamadım abla,” dedi.
Çok
mutluydu. Çok güzeldi sesi ve çok umutluydu. Demli kaçak çayın üzerine
Doğancan’ın coşkulu sesi yetti bana. Sırtımı yaslayıp, diğer sandalyeye
ayaklarımı uzattım. Sıcak çayımdan yudumlayıp maviliklere göz kırptım. Bana da sorsalar
keşke, “Hayalin ne?” diye. Ardından,
“Kiminle bir araya gelmek istersin?” deseler sonra, “Cengiz Güleç,” desem,
“Ahmet İnam ve bir de M. Ali Kılıçbay.”
Bugün, Doğancan yirmi yaşında. Her hafta konuşuyoruz. Elim, yüreğimdedir her telefon görüşmemizde Aradığımda, sesinden hastanede mi evde mi olup olmadığını anlıyorum. Bazen müzik videoları atıyoruz birbirimize ama en güzeli de telefonu kapatırken “Abla dikkat et kendine,” demesi
Bulut
geçti
Gözyaşları
kaldı çimende
Gül
rengi şarap
İçilmez
mi böyle günde
Seher
yeli eser yırtar eteğini gülün
Güle
baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Bu
yıldızlı gökler
Ne
zaman başladı dönmeye
Kimse bilmez[3]
Kimse
bilmez acılarını Doğancan’ın. Bugünlerde, bu şarkıyı dinleyip notalarda
buluşuyoruz. Ben biliyorum…
[1] Cem
Adrian: “Sen gel diyorsun”
[2] Barış
Diri: “Dine gönlüm karardı.”
[3] Cem
Adrian: “Mehmet Güreli-Kimse bilmez”
YAĞMURDAN ÖNCE – YAĞMUR – AĞAÇLAR DA… – PALET/Fikret Sürekçi
Yağmurdan önce
1.01.2020:
Sevgili günlük… her aklıma geldiğinde ertelediğim günlük
tutma işini nihayet 2020’ye girerken hayata geçiriyorum. Mektuplarımızın açılıp
okunduğu yatılı okul yıllarını hatırlıyorum. Günlüğün de izinsiz okunması, hele
bir de idare ile –okulun müdür, belletmen dahil yönetici kadrosuna idare
diyorduk- ilgili düşüncelerimizi
yazıyorsak. Korku nesnesini kaybettikten sonra da sürermiş. Kaybedilen bir
bacağın kendini duyurması gibi... Neyse geçti. Geçti mi ne.
Artık yazmak, aslında yazmak değil de kağıda yazmak demode.
Ama bu biçim desek. Bilgisayardan da günlük tutulabilir. Tabi ilkindeki
doğallığı bulmak zor. Kağıda yazılan karalanabilir ama değiştirilemez,
bilgisayar ekranı ise bitmez bir yaz boz tahtası.
Neyse yine de kendime söz vermiş olayım.
Bugün ilk gün. Havalar kış olduğunu duyurmayacak şekilde
gidiyor. Haberler de aynı tempoda. Şaşırtıcı ilginç bir haber daha doğrusu
klasik haber sunuşlarını sevmediğim için kulak vermediğim haberlerde Çin’de
maskeli insanları, büyük hastaneleri gösteriyordu. Daha önceki salgınlara
benzeyen şiddetli solunum yetmezliği ile giden bir durummuş. Çin yeni yılı
sebebiyle salgının başladığı yer dünyanın dört bir yanından gelenlerle
kalabalıkmış. Bu da dünyaya dağılacak salgın anlamına geliyor.
12.01.2020:
Maskeli insan topluluğunu Japonya’da kuş gribi salgını
sırasında görmüştüm. Termal kameralarla ateş ölçümü yapılıyordu. Doğrusu bu
önlemlerin bu titizlikle uygulanmadığı bir yerden Japonya gibi bunları
merasimleştirilen bir yere gelmek farklı bir aleme gitmişlik duygusu yaratıyordu.
Türkiye’de henüz sars-cov-2 yok. Resmi ismi bu. Çin virüsü
gibi adlandırmalar damgalayıcı bir ton taşıdığından bu şekilde
isimlendiriliyor. Herhalde yakında en çok kullanılan kelimelerden biri olacak
bu. Dünya Sağlık Örgütü başkanı sıkça televizyona konuk oluyor. Birçok ülke Çin
ile uçak seferlerini iptal ediyor. İstanbul’dan yayınlanan görüntüler
havaalanındaki kozmopolit kalabalığı gösteriyor. Demek uçak seferleri iptal
edilince İstanbul önemli bir durak haline geldi.
21.01.2020:
Çin’den gelen görüntüler ürkütücü. Ağır çekimle eski dönemin
dialarına benzeyen haber filminde devasa hastaneler gösteriliyor. Yeni inşa
edilmişler. Hastalarla solunumsal temasın engellenmesi gerekiyor. Hastaların
tecrit edildiği özel koruma giysileriyle girilen odaları çağrıştırıyor. Yolda
yürürken yığılan, kimsenin dönüp bakmadığı insanlar. Ölüp kalıveriyorlar.
Korkunç.
Hastanelerde doktorlara temas etmenin cezalandırıldığından
söz ediliyor. Hapishane hayatı gibi.
İnsan bunları düşünmek, gerçekliğine
inanmak istemiyor. Kötü bir filmdeymişçesine karşılamak istiyor. 2020’yle
ilgili espriler dolaşmaya başladı. Daha doğrusu Çin’in içinde düştüğü durumu
tiye alan söz oyunları. Sanki insanlık Çin’de olanları kayıtsızca izlemeye
devam ediyor. Tabi kapitalizm, kapitalist sitem içindeki rekabetin izleri var
bunda. Sarı ırkı tanımamanın ve yabancı görmenin de kültürel arka planıyla.
ABD’nin en büyük tonlayıcısı olan bu ülkenin ekonomisinin kötü gitmesi gizliden
gizliye bir fırsat gibi karşılanıyor. Bu kervana Türkiye de katıldı. Avrupa ve
ABD’deki tedarik zincirini bir karşılayabiliriz. Bu da ihracatı arttırmak için
büyük fırsat.
Çin’in sıkıyönetim uyguladığı söyleniyor.
3.03.2020
Çin’de Wuhan’da başlayan salgın diğer bölgelere de yayıldı.
Dünya nüfusunun neredeyse beşte birini oluşturan ülkedeki salgın dünyasal bir
salgın sayılır. Peki bu Çin’le sınırlı kalabilir mi. Moda deyimiyle
küreselleşme.
Küreselleşme salgının yayılmasını bir parça izah ediyor.
Aslında bu yeni bir durum değil. Kolera salgınından beri bilinen, yüzyıllar
süren, arada patlak verdiği ülkelerde yakından duyulan salgın.
Yazılarda veba karşılaştırması sıkça yapılıyor. Birçokları
gibi Albert Camus’nün Veba’sını okuyorum. Hayret verici şekilde salgın sanki
bugünün ayrıntılarıyla anlatılıyor.
7.03.2020
Hastanede henüz bir hareket yok. Geriye doğru dönüp tanı
koyamadığımız hastalar oldu da salgını farketmedik mi acaba diye düşünmekten
kendimi alamıyorum. Salgının Çin’de canlı hayvanların satıldığı –ama normalde,
eti yenmeyen hayvanlar- pazarda başladığı, hayvandan insana geçiş yapan
virüsten kaynaklandığı anlatılıyor. Bu arada enfeksiyonun ismi Covid-19 olarak
değiştirildi. Ana kaynak bu tür virüslerle hasta olmayan yarasalarmış. Ara
konakçının telaffuzu bile zor olan diğer hayvanlar (pangolin?) olduğu
anlatılıyor. Enfeksiyonun, daha doğrusu hayvanlardan insana taşınan virüsün,
giderek hayvanların yaşam alanına yayılan insan uygarlığının sonucu olduğu, bu
tür salgınların arkasının gelebileceği söyleniyor. Bu konuları dile getirmiş,
araştırma yapılmasını önermiş olan bir virologdan söz ediliyor.
Türkiye’de yaşayan bir Çinli, sanki enfeksiyon milli bir
özellikmiş gibi nasıl tecrit edildiğini, çocuğunu okula gönderemediğini
anlatıyor. Bu arada uçak seferleri hız kesmeden biraz da övünç vesilesi yapılarak
sürüyor. Transit geçen yolcular için uçuş dahil herhangi bir önlem yok.
İtalya’da, ABD’de, İran’da covid olgularından bahsediliyor.
Herkes merak içinde sanki. Kötü anlamda Godot’yu bekliyoruz.
Biz de maskeli günler görür müyüz. Yoksa bu grip gibi –influenza- gibi
mevsimsel bir enfeksiyon mu? Bugün konuyla ilgili uzman bir ağızdan virüsle
ilgili bilgileri, dünyasallaşmaya başlayan salgın sürecini ve olası senaryoları
dinledik. Kötü denecek senaryoya göre artık her yıl influenza gibi görülen bir
enfeksiyon bizi bekliyor. Çok hızlı yayılabildiği için, kuzey yarımküre ile
güney yarımküre arasındaki mevsim değişimi sebebiyle büyük ihtimalle yıl boyu
hastalık görülecek.
Nasıl açıklanabilir bilemiyorum. Çevremizdeki ülkelerde
covid var bizim ülkemizde yok. Hem de uçuş serbestisine karşın. Dünya Sağlık
Örgütü bu konuda kesin bir açıklama yapmadıysa da ülkelerin çoğu en azından
Çin’den, Asya’dan girişleri önlemeye çalışıyor. İtalya’nın ismi sıkça geçiyor.
Türkiye’de yerleşik yaşayan Çinli sayısının az olması bunda etkili olabilir mi.
Bu millete bir şey yapmaz, virüs Türk’e bulaşmaz yollu açıklamaları maalesef
ciddi insanlardan duyuyoruz.
Televizyonlarda virüsle ilgili bilgilerin ve yorumların
paylaşıldığı programlar artıyor. Dahası dersini iyi çalışmış televizyon
programcıları uzmanlara yönelttikleri sorular yanında uzmanca yorumlar yapıyor.
12.03.2020
Kötü haber. Dün için Türkiye’de ilk olgu bildirimi yapıldı.
Nereden geldiği, enfeksiyonu nereden getirdiği merak konusu. Avrupa biliniyor.
Ama güney sınırımızdaki İran, Irak, daha ötede, Hac ve Umre mekanı Suudi
Arabistan’da da olgu bildirimleri vardı. Sınır geçişleri ve ticareti, Suriye
göçünü düşününce risk büyük.
Diğer ülkelerdeki seyrine bakınca olgu sayılarının
katlanarak artması da ölümlerin birkaç hafta sonra olguları takip etmesi de
beklenir gelişmeler. Kabus gerçek mi oluyor?
Maske önlemi çok yaygın olmasa da hastanelerde sıkı bir
şekilde uygulanmaya başladı. Girişte termal kameralar ve şeritlerle ayrılmış
yönlendirmeler var. Solunum yolu dışında yüzey teması ama özellikle yüz bölgesi
önemliymiş. Göz burun ağız yani. Bir de mesafe. Sosyal mesafe deniyor.
Yadırgayanlar var. Bana kalabalığı, sosyal amaçlı toplanmayı hatırlattığı için
anlaşılır geliyor.
Kalabalıklaşmamaya dikkat edilmesi gerekiyormuş. Yemekhane
düzenlemesi yapılıyor. Yemeği alıp gitme yalnız öğretim üyelerinin yemek yediği
mekanda uygulanıyor. Çay içilen, ayaküstü yemek yenen yerlerde önlem yok.
Dünya sağlık örgütü kimilerine göre gecikmiş de olsa dünya
çapında salgın ilan etti. Bu gecikmede geçmiş salgındaki –kuş gribi- yapılan
uyarıların gerçekleşmemesinin getirdiği güvenirlik kaybıyla ilgisi olduğu
söyleniyor. Hastanede şüpheli olgulara tanı testi yapılması uygulaması başladı.
Bunu mümkün olduğunca Acil servisten uzak tutmaya çalışıyorlar. Bu tür
birimlerde, adı üstünde hastanede kalabalığı nasıl önleyecekler. Enfekte olmasa
da sıra beklerken kapalı ortamda, kalabalık içinde hastalığa yakalanmak işten
bile değil.
25.03.2020
Yoğun bakıma yatan olgulardan söz ediliyor. Solunum zorluğu,
oksijen düşmesi. Çok kısa sürede pek de uyarmadan gelen, sağlıklı görünen
insanları da etkileyen bu tablo sanki daha önce tipik olarak görülen solunum
yetmezliği tablosundan farklı. Nefes darlığı, ateş, öksürük. Tanı için burun
boğaz sürüntüsünde pcr testi şart. Pozitif olacak. Başından beri anlamakta
zorlandığım enfeksiyonun başladığı yere yolculuk yapmış olma veya buradan
gelenlerle temas şartı da var. Evet ama kimin nereye gidip geldiği, kimle temas
ettiği nereden bilinecek. İlk kurşun kim attı kadar zor ve belli bir noktadan
sonra anlamsız bir soru bence.
2.04.2020
Artık günlük daha doğrusu akşamlık bazen gecelik
toplantılarımız var. Sağlık bakanı değişmeyen tonla olayın ciddiyetine
vahametine yakışan bir duruşla o gün tanı konan hastaları ve ölüm sayısını
bildiriyor. Farklı ama nedense hangi il, hangi yaş grubu, hangi cinsiyet
ayrıntılarını içermeyen bu sayılar turkuaz bir panoda sergileniyor. Bu renge
takılanlar var. Yeşilin bir tonu diyerekten. Haklı olabilirler ama bana daha
çok ameliyathane ve gece nöbetlerinde giyilen takımların rengini hatırlattı.
Yeşilden kasıt ise yaşamın her alanına vurulmaya çalışılan dini damga.
24.04.2020
Sayılar, dünya üzerindeki diğer örneklerle karşılaştırılınca
bir de enfeksiyon dinamiğini düşününce tuhaf görünmeye başlıyor. Hatta bazıları günlük ölüm sayısı toplam olgu
sayısı oranında altın bir sayı da buldu: yüzde 2.1. Ben de denedim. Başta
söylediğim gibi tuhaflık ölüm artışının olgudaki seyri çok yakından izlemesi.
Bu arada kliniklerde covid testi pozitif hafif olgular yanında yakınması ve
olası temas öyküsü olan covid testi pozitif ağır olgular bir arada görülüyor.
Covid polikliniklerinin önünde kıvrılan, endişeli bekleyiş içindeki hasta ve
yakını kuyrukları da cabası.
27.04.2020
Ölüm acı soluğunu hissettiriyor. Daha bilinen isimler
olmalarından mı yoksa temas riskleri daha fazla olduğundan mı bilinmez ünlü
isimler, oyuncu, müzisyen, politikacı hastalar duyuluyor. Ve sağlık
çalışanları. İlk olguyu muayene eden ve tanımlayan Çinli göz uzmanı da öldü.
Ölüm her şeyin hiçleştiği yerde anlam kırıntılarını püskürtüyor. Yaşamı yaşamın
sürekliliğini korumak için bu parçalara tutunmaya çalışıyoruz belki. Endişe
artıyor. Sağlık çalışanları, nöbetleri, tecrit edilmişlik, sıkı kurallarla giyilen
takılan maskele koruyucularla çalışmaya çalışıyor.
5.05.2020
Dolmuşlar çok hızlı adapte oldu. Ya da benim rastgeldiklerim
öyle. Şoförü koruyan bir muşamba perde. Dezenfektan veya kolonya. Yolcuların da
uyum sağladığı bu disiplinle nerdeyse ambulansa benziyorlar. Paranı vermesen
maskesiz binmen kadar kızmayacaklar. Yalnız bugün enteresan bir şey oldu.
Elinde pazar çantası ile süklüm püklüm binen yolcu utana sıkıla parasının
olmadığını söyledi bir de maskesi yokmuş, maske istedi. Şoför ona maske verdi.
Para ödemesi veya inmesi için diretmedi. İş aramaya gidiyormuş. İş bulacak
parası olacak ki dolmuşa ödesin. Kaç aydır iş yapamayan, işinden, kazancından
olan o kadar çok insan var ki.
7.05.2020
Yaşlı, uzun yoldan gelmiş insanların, şaşkınlık içinde
oradan oraya götürülmesi. Sanki toplama kampına götürülüyorlar. Niyet iyi,
önlem sağlık için gerekli olabilir ama ne bileyim deney hayvanları ile çalışma
için bile çok anlaşılır kurallar ve en önemlisi hayvanla tanışma, onu tedirgin
etmememe varken insanın hemcinsine yaptığı. Bu tür girişimler ürettiği
tepkilerin birikerek sağlık çalışanlarına kusulmasına zemin hazırlıyor. Yaşlı
dedeler, nineler Umre dönüşü otobüslere konup farklı illere yurtlara
götürülüyor. Temas riski olduğundan yeterince yardım alamadıkları gibi ve
fiziksel olanakların kıtlığından dolayı toplu ortamlarda barınıyorlar. Gazete
haberiydi en çok şikayet ettikleri yemeklermiş.
3.06.2020
Lise arkadaşımla konuştum. Onun da benzer bir yakınması
vardı. Oğlu Kanada’da okuyormuş. Salgın sonrası eğitim sekteye uğramış.
Türkiye’ye getirmişler. Karantinada beklemesi gerekmiş. Arkadaşımın kızdığı
aynı uçakla gelip de karantina yüzü görmeden evine rahatça ulaşanlardı. Uçak
yolculuğu başlı başına bir risk oysa. Bugüne kadar herhangi bir kısıtlama
getirilmeden uçak yolculukları yapıldı halbuki.
9.06.2020
Doors. Jim Morrison kısaca. Ya da Aldous Huxley’in kült
kitabı Algı Kapıları. Büyümemiş bir ergeni andıran, sesi bir parça ürperti
veren Morrison’u sıkça dinliyorum bu sıralar. Kaotik duruma iyi uyduğundan mı
ne? Vaktiyle onun kertenkele tutkusunu, kendini kertenkele kral gibi gördüğünü
okumuştum- bir dergiydi ama hangisi. Çünkü kertenkelelerin efendisi olmazmış.
Arkalarında bir boşluk bırakmazlarmış. Sadece yenilenen derileri. Her şey çok
düzenli değil ama öyle olmaya çalışıyor. Kısıtlamaların özgürlüklere müdahale
olduğunu, devlet otoritesine yarayışlı olduğunu söyleyen yorumlar da var. Ben
temelde bu tehlikeyi farketsem de önce yaşamı koruyalım derdim. Denenen çok ama
henüz covid’e etkili bir ilaç yok. Aşı için en az iki yıl deniyor. Dolayısıyla
klasik korunma önlemleri merkezi bir yerde. Bu insanda güdülme duygusu da
uyandırıyor, hele batılı insanda. Çin’de enfeksiyon hızı azaldı. Ölümler de.
İyi kötü disiplinle, katı kurallarla kazanılan bu başarı salgın sürerken
toplanan, yiyip içen, gezen, hatta geçen de İtalya’da bir hekimin veryansın
ettiği şekilde daha önce yürüyüş bile yapmazken koşuya çıkanların olduğu
hürriyetler ülkesinde, ülkelerinde aynı şekilde kazanılabilir miydi? Aşı veya
tedavi bulunan dek bu sorunun yanıtı yok. Alan Badiou’nun ilginç bir yazısını
okudum. Daha doğrusu bu kadim muhalif felsefecinin salgının gerçekleri
konusunda devlete çok iş düşüyor, bunlar gerekli ve doğrusunu yapıyorlar
yorumunda yukarıda söylediğime benzer yaklaşımı benimsemesi beni şaşırttı. Evet
önce yaşamı koruyalım. Sonra tartışabiliriz.
Morrison bir itirazın odağında duruyor. Militaristleşen bir
dile olan itirazın derdim kısaca, Foucault’nun şiir yazan, şarkı söyleyen
(hayır bağıran) bir türevi. Sürecin doğası belki ama beni doğallaşan savaş
söylemi ürkütüyor. Düşmanlar, mikroplar, yok edilmeleri gerek, eradike
edilmeleri gerek, mücadele ediyoruz, savaşıyoruz… tedavi ediliyoruz değil.
Terbiyenin tımardan geldiğini düşünecek okursak, uyulması gereken kuralların
hayati olduğunu da hatırlayacak olursak bu doğallaştırmaya hak verilebilir
elbet. Ama bu gerekçelendirme toplumu gütmek için iktidara da yardımcı
olabilecek, iktidarı akılcılaştırabilecek, dahası şiddeti kabul edilebilir
kılacak bir yüze de sahip. Said’in bir kitabında okumuştum, ders verdiği bir
öğrenci grubunun düşmana dalıyoruz gibi bir cümleyi kullanmasındaki rahatlık
onu rahatsız etmişti. Tabi genel önlemlerin, koruyucu mantığın ardında ne kadar
korundukları hiç de hesabedilmeden omuz mesafesinde bir arada çalışan,
çalıştırılan, çalışma zorunda kalan yığınlar var. Topluca yolculuk ediyorlar.
Gelirleri düzeyinde kendilerini ve ailelerini koruyabiliyorlar. Daha acımasızı
hastalansalar işten olmasa bile bir süre gelirlerinden olacaklar. Tazminat mı,
iş kazası mı…. Daha iyi korunduğu düşünülen, en azından daha yakından
incelenebilen sağlık çalışanlarının salgın sırasındaki şüpheli enfeksiyon
durumlarını izleyen birimin bir raporunu gördüm. Evet sıkı durun: çoğunlukla iş
dışı zamanlarda, diyelim yemek yerken, çay içerken ve evde enfekte
oluyorlarmış. Tabi bu evin, ailenin nasıl bir aile olduğunu, ne koşullarda
yaşadığını, çalışma gücünün nasıl idame edildiğini sorgulayan yok. Dinlenme
için uygun koşul sağlanmayan çalışanların neyi nasıl yiyip içeceklerini düşünen
de.
Yağmur
Yağmuru unutmak mı istemişim, tarih kayıtları yok.
…
Annem uzakta. Tek başına. Yanımıza gelse bizler ona
enfeksiyon taşırız endişesi. Zor. Her şekilde. Sanki arasam bir büyüyü
bozacağım. İyidir ve ben arasam kötü haber almaktan korkuyorum. Arada farklı
yakınmaları için önerilerde bulunuyorum. Çok sıkı şekilde korunuyor. Daha
doğrusu hapis hayatı yaşıyor. Bir seferinde apartmanlarında karantina
uygulandığını söyledi. Endişelendim. Ne yalan söyleyeyim o komşu kimse onla
herhangi bir karşılaşması, teması olmasın diye.
Ben sayamadım. Eşim daha iyi takip ediyor. Dokuz. Evet,
apartman dokuz kez karantinaya alındı. Her seferinde üzülüp endişelenmemize
karşın sinirden gülüyorduk. Apartman çalışan insanların, geniş aile düzeninde
yaşadıkları bir yer. Yaşam tatil edilebilir miydi? Çalışmak eğitim topluca bir
yerlerde bulunmak dahil dondurulamaz, kısıtlanamaz mıydı? Yine aynı soruya
geliyoruz. Evde kal, izolasyon, teması kısıtlama hepsi iyi de izolasyonda kalan
insanın ihtiyaçlarını, o kişi izolasyondayken ona muhtaç olanların bakımını kim
karşılayacak? Maske dahil tüm koruyucu önlemlerin maliyeti var. Öyle web
sayfalarından kodla dağıtılan allı güllü torbalara sığdırılan bir iki maskeyle
(bir de kolonya var) halledilecek bir sorun mu? Neyse annem iyi. Alışverişini
bile anladığım kadarıyla kapıya bırakılanlarla yaptırıyor. Arada çıksa kısa da
olsa dolaşsa. Çekiniyor. Attila İlhan’ın ihtiyarların baladı gibi, yaşlı
insanlar, annelerimiz, babalarımız, büyükler kendi kaderlerine bırakıldı. Halen
söyleyecekleri sözleri var. Bu onların yaşamı. Nasıl yaşayacaklarını nasıl
korunacaklarını da bilmek kendi istekleriyle düzenlemek istiyorlar. Bizler de
elimiz kolumuz bağlı seyrediyoruz sanki. Tüm bunlar gençlik, yaşlılık, yaş,
heves, tutku, enerji konusundaki ezberlerimizi bozuyor. Annem kendisini
sıkışmış, kötü, endişelenecek durumda duyumsamayı sevmiyor. Bizim onu merak
etmemiz gibi o da bizi merak ediyor.
Kelimeler nasıl ağzımızda ve kulaklarımızda tuz buz oluyor.
Yazının gücünü simgesellikle arttırmak için bazen büyük harfle, kiminin koyu
puntolarla, kiminin altını çizerek yazdıkları olur. İşte böyleydi. Annem bu
sefer covid’den ölen genç bir kadını anlattı. Arkadaşının gelini, ikizlerin
annesi. Çocuklar öksüz kaldı. Onlara şimdi babaanne bakıyor. Koca bir dram bu
kadar. Telgraf çekmek gibi. Bitti. Stop. Daha doğrusu kalanlar için hayat yeni
başlıyor.
İnsan olmanın daha doğrusu toplum içinde insan olmanın en
önemli kurallarından biri geleneklerine göre ölüyü merasimle uğurlama. Kimi
toplumlar çıkarıp dağın tepesine bırakıyor, kimi yakıyor, kimi gömüyor.
Enfeksiyon önlemleri uyarınca ölülerin gömülmesi temas kontrolleriyle, törensiz
yapılıyor. Dahası insanlar uzakta ise kayıplarının başına gidemiyor. Bir
arkadaşımız amcasını covidden kaybetti. En çok naaşını, son kez olsun onu
görememenin çaresizliği ve acısı içindeydi.
Ben de bir akrabamı kaybettim. Kanser tanılı idi. Tedaviye
yanıt vermiyordu. İpincecik kalmıştı. Covidden olmadığı düşünülüyordu. Ancak
enfeksiyon önlemleri kapsamında tören yapılmasına izin verilmedi. Bence doğrusu
buydu. Büyük kardeşlerine bu durumu anlatmaya açıklamaya çalıştım. Üzüntülü de
olsa anlayışla karşıladılar. Ne yapılabilirdi ki. Sonradan çevredeki dedikodu
güruhunun, “Bu çocuğun (evet ölen en
küçük kardeş olduğu için çocuk oluyormuş) kardeşleri, kimi, kimsesi yok muydu?
Böyle sahipsiz gömüldü. Gerekli ibadet yapılmadı” demişler. Ağabeyler müteessir
olmuşlar. Dilimin döndüğünce bu sözlerin yanlış, insafsız olduğunu anlatmaya
çalıştım. İnsanlar neden enerjilerini yıkıcı şekilde kullanırlar. Hem
dayanışma, fiziken yanında olmasan da
duyguların, düşüncelerinle yanında olduğunu duyurmak değil mi?
Hep genç haliyle hatırladığım bir akrabamın öldüğünü
öğrendim. Yaşı ve kronik hastalıkları sebebiyle risk altındaydı. Başsağlığı
için eşini aradım. Sesi o kadar bitkin o kadar üzüntülüydü ki. Ne diyeceğimi
bilemedim. Geçmişten ortak anılardan konuştuk. Bizleri sordu. O güzel
yakınlıkları, o yakınlıkların güzelleştirdiği günleri andı. Trajik olan şuydu:
Oğlunu sordum. O da hastanede yatıyordu. Haberi bile yoktu. Babasına
enfeksiyonu o bulaştırmıştı.
Yine başa dönüyoruz. Savaş söylemi, enfeksiyon ile suçu,
kötülüğü bir tutma. Söylemesek de böyle anlamaya eğilimliydik. Ben trajedi
dediğim (dram mı demeliydim) durumun çıkmazlığını, oğulun çilesini
anlayabildiğimi sanıyordum. Üzerinde nasıl konuşulabilir, nasıl çözümleme
yapılabilirdi? Aile arası önlemlerin, korunmanın mümkün olmadığı yerdi.
Kontrolsüz gelişen salgın, yayılmayı kolaylaştıran adacıklarla bu tür dramları
hazırlıyordu. Sağlık çalışanları ve ailede bulaşı derken anlatmaya çalıştığım
buydu. Bütünü anlamadan parça anlaşılamıyordu. Anlaşılamıyor, anlatılamıyor ve
onulmuyor.
Şimdi bambaşka bir insandan söz etmek istiyorum. Onlar
farklı bir kuşaktır. Batıda savaş sonrası çocuklara sayıca çok olmaları, biraz
protest takılmaları sebebiyle “boomer” benzeri adlandırmalar yapılmıştır.
Savaşa girmeden yokluğu, kıtlığı, karaborsayı yaşamış olan ülkemiz için bu
kuşağa ağabeylik yapacak kuşak mucizeler sonucu ayakta kalmış, tutunmak için
çok çalışmış, her şeyi kıt kanaat idare etmeyi öğrenmiştir. İlginç olarak tüm
bu zorluklardan seçilip gelen bu kuşağın uzun yaşayabilmiş -70’lerini görebilmiş-
bireylerinde yaşama tutkulu bir bağlılık vardır. Ben dedemden biliyorum, genç
görünmek hoşuna gider, yaşamayı severdi. Bu kuşağın oğullarında kızlarında daha
çok sinizm, onların evlatları olan benim kuşağımda ise yorgunluk, bıkkınlık,
umutsuzluk diyebileceğim uçlara varan bu tutumların (tabi ki benim gözlemim
veya bu gözlemleri seçerek yaptığım bir yakıştırma olabilir) incelenmesi ilginç
olurdu. Bu kuşağın okumuş –öyle uzun bir eğitim değil, kimi yerde okuma yazma
bilmek, kimi yerde ortaokulu bitirmek bile eğitimli sayılabilirdi- ve devlet
ricaliyle tanışmış kesimi yaşamlarının sonuna kadar çalışma döneminde
edindikleri alışkanlıkları korudular. Örneğin bizlerin çoğunun evde giydiği
rahat kıyafetleri görseler pijama ile oturulur mu diyebilirlerdi. Hafta sonu
dahil –erkekler tabi- sakal tıraşı olurdu. Bunu daha ileri götüren dedem son
yıllarına dek kravatını çıkarmamıştı. Onlar için edindikleri devler terbiyesi,
görgüsü önemliydi. Korunması gerekliydi. Bunu anlamayanı da hiç anlayamazlardı.
Bu dile de yansır, muntazam İstanbul Türkçesi konuşmaya özen gösterirlerdi.
Dedemin köyden gelen telefonlar dışında şiveli konuştuğuna rastlamadım.
Arkadaşımın babası, mesai dışındaki zamanlarda jeton satmak dahil bir sürü iş
yaptığını, şikayet eder veya yaptıklarının karşılığını bekler gibi değil
doğalmışçasına gülümseyerek, sanki biraz da bir sırrı ifşa edercesine anlattı.
Kronik bir solunum hastasıydı. Duruşunu bozmadığı gibi sağlık durumu da hep
sabit kaldı sanki. İşte bu büyük insan şimdi covid enfeksiyonu ile yoğun
bakımda yatıyordu. Çaresizlik hissi ikiye, beşe, ona katlandı. Laboratuvar
değerlerinden, akciğer filminden izlediğim kötü gidişi kabullenmek
istemiyordum. Korktuğum haberi aldım sonunda: arkadaşımın babası bu enfeksiyon
sonucu ölmüştü. Arkadaşımla nasıl konuştuğumu, başsağlığı dilediğimi
hatırlamıyorum. Babasının sanki bir masal kahramanı gibi ceketinin bir düğmesi
ilikli, o dik duruşluyla gülümseyerek, vaktiniz var mı ben geldim demesini
bekledim…
Ağaçlar da…
İki yıllık senaryoya olur mu derken iki yıl geçti. Maskeli
yaşama, hareketsiz rutinlere alışmak bir tarafa bezdik. Sosyal medya temel
iletişim biçimi oldu. Televizyon ekranlarında hemen her gün birkaç kanalda
covid programları yapıldı. Aynı yüzler, yeni bir şey söyleyemeyecekken kanal
kanal gezmekten usandılar mı, kimisi sorgu odasıyla amiyane tabirle geyik
yapmak arasında bir yeri andıran uzun programlara katıldılar. Uzmanlık
dernekleri farklı alanlara uzanan ağları ile webinar üstüne webinar yaptılar,
ilk başlarda büyük heyecan yaratan, belli bir boşluğu dolduran bu tür medya
etkinliklerin etkisi ne oldu? Tek ölçüt değilse de “tıklanma” sayıları binli
rakamları aşmadı. Benim gibi düşünenlerde bıkkınlık oluşturdu.
Sıkça Pierre Bourdieu’nun Televizyon Üzerine kitabını
hatırladım. Televizyona çıkmak kendi koymadığınız kurallarla oynanan bir oyunu
kabul etmek demekti. Elbette yazıldığı dönemdeki başat medya aracı
televizyondu. Sosyal medya için farklı çözümlemeler yapılabilirdi. Ana anlamda
Bourdieu’nun uyarılarının geçerli olduğunu düşünüyorum. Twitter, facebook gibi
türevleriyle kullanılan sosyal medya için ise tekrarlama, dar bir gurubun
içinde tüketilme, diğer kaynaklara, görüşlere kapalı olma gibi risklerden söz
ediliyordu. Peki, bunun bir testi, sosyal deneyi olabilir mi? İstanbul’da
haftasonu sokağa çıkma yasağının uygulanacağının –nedense- akşam saatlerinde
duyurulması ile yolları ışıklı konvoylara çevirerek şehri terkeden araç
kalabalığı ve marketlere hücum eden topluluk bence bunun tersten kanıtıydı.
İki yıl oldu covid kök saldı. Sanki bizler de dönüştük.
Hareketsizliğimizle ağaçlara dönüştük. Orman olamayan ağaçlar.
Ağaç benzetmesini eşim beni iş çıkışı arabayla almaya
gelirken iki kollarımı dal misali çaprazlama uzatarak hareketsiz ağaç taklidi
yaparken, ona nerde kaldın dercesine takılmak için kullanıyordum. Ağaç olduk
denir ya. Sonra merak edip bakınca aslında ağaçların hiç de hareketsiz
durmadıklarını, iletişim ağına, beslenme ve yaşamı koruma güdülerine
–denebilirse davranışlarına- sahip olduğunu ileri süren bir kitapla
tanışacaktım (Ağaçların Gizli Yaşamı, Yazar: Peter Wohlleben, Çevirmen: Ali
Sinan Çulhaoğlu, Yayınevi : Kitap Kurdu). Bu ağaçlar acı de çekiyordu, acıya
tepki de veriyorlardı. Okuyalım: “Batı Avustralya Üniversitesi’nden Monica
Gagliano, bir araştırmada toprağa kulak verdi. Ağaçları laboratuvar ortamında
incelemek mümkün olmadığı için tahıl fideleri kullandı. Bu dinleyişte ölçüm
cihazlarının 220 Hertz frekansında sessizce çıtırdayan kökleri algılamaları
uzun sürmedi. Tamam, ölü ağaçlar sobada yanarken de çıtırdıyor ama deneyde yer
almayan fide köklerinin de sese tepki verdiği ortaya çıktı. Ne zaman 220
Hertz’deki çıtırdamayı algılasalar, uçlarını o yöne çevirdiler. Ağaçlar da
insanlar gibi ses dalgalarıyla iletişim mi kuruyor yoksa?”
(https://www.haberturk.com/peter-wohlleben-agaclar-elbette-aci-cekiyor-1850793)
Dolayısıyla ağaç olduğumuz kabul etsek –olumsuz anlam
yükleyerek bile- duyumsanacak, yapılacak çok şey var…
Palet
Aşağıdaki resmi, İspanyol ressam Juan lucena, torunlarıyla
vedalaşmadan giden dedeler, nineler için yapmış. Cam duvarın ardında toplanmış
çocuklar, diğer uçta yürüteçle bastonla yürüyen, sol tarafta görülen akbabanın
getirdikleri ile eklenen yaşlılar. En arkada duran kadın camın ötesine,
çocuklara ya da resme bakanlara bakıyordu. Hüzünlü bir veda resmi. Çekirdek
aile, ailenin yok oluşu derken farklı bir düzeyde ailenin en genç ve en yaşlı
üyeleriyle hatırlanması. Bu iki uçtaki bireyler daha geniş bir etkileşimde
bulunuyorlardı. Salgın dolayısıyla çarklar dönerken iki kesim de kendi
hallerine terk edildi. Resim özlem, hüzün, çaresizlik ve bir saygı duruşu
olmanın yanında bunları da çağrıştırdı.
Peki, kalanların resmini yapmaya kalkışsaydım nasıl
yapardım? Kuyucukların her biri kalın, artık kurumuş, yer yer çatlamış boya
tabakası ile kaplı bir palet çizerdim. İçine dönmüş, sosyalliğini unutmuş,
tekrar girdabına düşmüş adacıklar.
Çıkış? Belki ağaç olmayı hatırlamak lazım. Kayıplar için
çıtır çıtır ağlayan, karşısında kendini gören, besinini paylaşan, yaşamı
koruyan, orman olmayı bilen birer ağaç…
Nazım Hikmet’in, bağlamı farklı olsa da, Davet şiirinin
sonunda söylediği gibi:
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim...
EĞER ANNEN YOKSA /Filiz
Güneş
İstanbul’un varoşlarında bir sağlık ocağında
çalışıyordum. 2005 yılıydı sanırım. Bu sağlık ocağını kuran hekim olarak,
bölgede çok emeğim vardı. Anadolu’dan yoğun göç alan ve bu nedenle hizmete çok
ihtiyacı olan bir bölgeydi. Ben mecburi hizmetimi bile böyle yokluk içindeki bir
yerde yapmamıştım. Sağlık ocağını kurma görevi teklif edildiğinde, fikrim olsun
diye mahalleyi gezmiş ve gördüğüm manzara karşısında, İstanbul’un bir mahallesi
olduğuna inanamamıştım. Tamamen gecekondudan oluşması, göçün ilk gelip
yerleştiği lokasyonlardan olması, Anadolu’daki bir il kadar nüfusu olması
sebebiyle pek çok alanda olduğu gibi halk sağlığı açısından da çözülmeyi
bekleyen sorunlar yumağının olduğu daha ilk anda göze çarpıyordu. Kendimi işime
kaptıracağımı ve çok yıpranacağımı tahmin ediyordum ama buraya vereceğim hizmet
de beni cezbediyordu. Çünkü çizik atılmamış bir hamur parçası gibiydi buralar
ve ne hizmet yapsan gelişimi görüp gurur duyacağın bir yerdi. Hemen halk
sağlığı açısından durum değerlendirmesi yapıp sağlık ocağını bağışlayan şirkete,
hemogram ölçüm cihazı, kan biyokimya otoanalizörü aldırmıştım. Bölge halkının
ekonomik durumu göz önüne alınınca anemi sıklığının bile ne kadar fazla olacağını
tahmin edebiliyordum. Hastaneye gitme konusunda hele de çocuklarını rutin
sağlık kontrollerine götürme konusunda hiç duyarlı değillerdi. O nedenle hiç
değilse bu sorunları, sağlık ocağında çözebilmeliydim. Bu nedenle civardaki
hiçbir sağlık ocağı, tetkik yapamazken yöre insanına bu hizmeti verebiliyordum.
Sağlıklarını önemseyen ve hizmet vermeye çalışan bu doktoru sevmişler ve değer vermişlerdi.
Bu öyle bir hale gelmişti ki her sorunlarında beni arar olmuşlardı.
Mahalle öyle yoksul ve sorunluydu ki her
yeni gün, başka bir şaşırtıcı durumla karşılaşmak artık şaşırtmıyordu.
Çalıştığım süre boyunca neler görmedim ki burada. Bırakın dış boyasını, içinin sıvası
bile olmayan çocuklu ailelerin yaşadığı evler gördüm. Dükkânların ev olarak
kullanıldığını gördüm. Sobanın, sadece paraları olup da odun alabildikleri
nadir günlerde yaktıkları, kenarda öylece duran bir eşya olduğunu gördüm.
Zeytinli, peynirli kahvaltının ne kadar lüks olduğunu gördüm. Ayakları sıcacık
tutacak uyduruk da olsa bir bot giymenin, zenginlik olduğunu gördüm. Yağmurdan
ve soğuktan koruyacak bir kabanın, nasıl hora geçtiğini gördüm. İlk gördüğümde
şaşırdığım bu durumların sonraki günlerde beni şaşırtmadığını bölge için
sıradan olduğunu gördüm. Bu gördüklerimle belki de ben de gelişip olgunlaştım. Anlayacağınız
hayatımda olup da, bazılarına göre lüks olabileceğini hiç düşünmediğim pek çok
duruma şahit oldum. Yokluk, eğitimsizlik diz boyu olsa da çocuklarına hakkıyla
bakamasalar da ailelerini genişletmekten çekinmediklerini izliyor ve her yeni
doğan çocuğun yaşayacaklarını öngörüp üzülüyordum.
Bölgenin başka sorunları da vardı. Şehir
planlamasından uzak, kontolsüz büyüyen bu bölgede, evler gece konduydu,
ruhsatları yoktu ama elektrik ve su bağlanmıştı, kurumlardan faturalar geliyordu.
Haritada imara açık olmayan bu bölgenin, bin öğrencili okulu bile vardı. Bu
benim gibi Ege’de doğup büyümüş birisi için anlaşılır bir durum değildi. Daha
da enteresanı burası İstanbul’du.
Bölge halkı ilgiye hasretti ve benim onlara gösterdiğim
sevgi, saygı ve alaka onları fazlasıyla mutlu ediyordu. Farklı bir dünya
tanıyordum, İstanbul’un ortasında ama İstanbul olmayan. Dünya görüşüm
değişiyordu gördüklerimle. Olaylara bakışım değişiyordu. Eskiden gecekondu
yıkım haberlerinde etkilenmez hatta onların haksız olarak bu yerlere sahip
olduklarını düşünürdüm ama buradaki yokluğa, yaşamak için nelere
katlandıklarına şahit olunca fikrim değişmişti, kızamıyordum onlara. Başka
şansları yoktu çünkü bir yolunu bulup en kısa sürede ev sahibi olmaları
zorunluluktu. Ellerinde avuçlarındaki
ile dört duvar yapıp, alçısı sıvası olmasa da “Başımızı sokacak evimiz var.”
deyip her ay gelen kira yükünden kurtuldukları için seviniyorlardı. Kahvaltılık
alacak parası olmayandan, “Hocam bizi hastaneye sevk etme çünkü dolmuş param
bile yok.” diyene kadar her türlü fakirliği gördüm. Gördüm ve gelir
dağılımındaki adaletsizliğe üzüldüm.
Burada benimle birlikte çalışan hemşire,
ebe, laboratuvar teknisyeni, sağlık memuru arkadaşlarım da diğer sağlık
ocaklarında çalışan arkadaşlarından daha fazla iş yüküne sahipti. Ama o kadar
şevkle çalışıyorlar ve birbirlerine destek oluyorlardı ki anlatamam. Biz harika
bir ekiptik. Zaman geçtikçe, bölge halkı bizi iyice benimsedi. Artık sağlık
problemleri dışındaki sorunlarında bile bana gelmeye ve yol göstermemi istemeye
başlamışlardı. Bazen kocası tarafından dövülen bir kadın, bazen is bulamamış
bir adam yardım istemeye geliyordu. Bu tarz sorunlarla ilgilenmemem gerektiğini,
bunun benim enerjimi tükettiğini ve fazla empati yaptığımı bilmeme rağmen engel
olamıyordum. Kayıtsız kalamıyor ve yapabileceğim bir şey varsa yapmaya
çalışıyordum.
Bir
gün poliklinik yaparken, bir bey, benimle görüşmek istediğini söyledi. Kılık
kıyafetinden çok yoksul olduğu belliydi. Pantolonu, ceketi hem çok eski hem de
pek temiz değildi. Hasta koltuğunu göstererek oturmasını söyledim ve “Buyurun,
dinliyorum.” dedim. Pek çok yere gittiğini ama sorununa kimsenin çözüm
bulamadığını ve son şans olarak bana geldiğini söyledi. Kendisini dinledim.
Meğer on beş yaşında bir oğlu varmış. Bir sene önce arkadaşları ile yüzmeye
gitmiş ve balıklama atladığında servikal travma
oluşmuş. Son bir senedir paraplejik olarak
yatağa bağımlı halde yaşıyormuş. Trakeostomi ile nefes alıp vermesi sağlanmış.
Konuşamıyor ancak söylenenleri ve her şeyi anlayabiliyormuş. Mehmet Bey’in
anlattığına göre; tüm talihsizlikler iki yıl önce eşinin ölümü ile başlamış.
Oğlunun felç olması ile devam etmiş. Hem çalışıp hem de felçli oğluna bakamayacağı
için komşuların önerdiği kimsesiz bir hanımla imam nikâhlı yaşamaya başlamış. Felçli
oğluna bakması karşılığında onun da başını sokacak bir evi olmuş. Benden
evlerine gidip oğlunu görmemi ve yardımcı olmamı istedi. Mehmet Bey’e aslında bunun benim görevim
olmadığını söyledim çünkü ben hastane şartlarında çalışıp hastayı hospitalize
edebilecek bir hekim değildim. İçimden bir ses bu işin beni çok aştığını ve
gidip durumu görürsem çözüm bulmadan huzur bulamayacağımı söylüyor ve uzak dur
diyordu. Ama ben Mehmet Bey’in sesine kulak verdim. Bir baba olarak çok
çaresizdi ve benden medet umuyordu. Bunu görmezden gelemezdim. Eğer
yapabileceğim bir şey var da sırf benim umursamazlığım yüzünden yapılamazsa bunun
vebali çok büyük olurdu. Sonuçta bir genç söz konusuydu. Ve bana duyduğu güven,
beni çok etkilemişti. Gittiği, kapısını çaldığı kimsenin çözemediği bu durumu
çözerim umudu ile bana gelmişti. Bu bile bir babanın son umudunu söndürmemem
için, bir sebepti. En azından gidip bir görmem gerektiğine inandım. Hastalarımın
azaldığı, uygun bir saate randevu vererek babayı gönderdim.
Randevulaştığımız saate on dakika kala Mehmet
Bey geldi. Arabamla evlerine gittik. Daha önceki konuşmamızda yaralar nedeni
ile evde kokunun çok olduğunu ve artık komşuların bile şikâyetçi olduğunu
söylemişti. Benim her zaman sağ kolum olan, Elif Hemşirem akıllı davranıp maske
ve eldiven almıştı yanımıza. Mehmet Bey, arabadan inince tek katlı ve çok eski
bir evi gösterdi. Evin giriş kapısına gelince, inanılmaz ağır bir koku
duyulmaya başladı. Evin kapısı küçük bir girişe açılıyordu, oradan iki odaya ve
mutfak, banyo karışımı bir yere geçiliyordu. Kaba sıva halde bırakılmış zeminde
küçücük paspasımsı bir kilim seriliydi. Ortada da küçücük teneke bir soba
vardı. Ancak evin soğuk ve rutubetinden o sobanın hiç yanmadığını anlamıştım.
Çocuk, bizi görünce yalvaran gözlerle baktı.
Babasına, ismini sordum. Adı Gökhan’mış. Gökhan’a yaklaştım, omzuna dokunarak,
kendimi tanıttım. Bazı durumlarda insanlara temas etmeyi severim, güven verir.
“Ben buradayım.” demeye gelir. Yapabileceğim bir şeyler var mı diye bakmaya
geldiğimi anlattım. Ancak koku maskeden bile geçip insanın nefesini
tüketiyordu. Gökhan’ın üstünü battaniye ile örtmüşlerdi. Vücuduna ve yatak
yaralarına bakmak için battaniyeyi kaldırmalarını istedim. Üzerindeki örtü
kalkınca gördüğüm görüntü, hayatım boyunca hafızamdan silinmedi. Çocuk miksiyon
yapmış ve o yatakta bir göl oluşmuş. O birikintinin içinde kim bilir ne kadar zamandır
uyuyordu? Keşke bilinci açık olmasa ve olanın bitenin farkında olmasaydı diye
düşündüm, çünkü bu durum katlanılır gibi değildi. Hayretler içerisinde kadına
dönüp “Bu nedir böyle?” diye sordum. Kadın panikle, daha az önce altını
aldığını, bununla baş edemediğini söyledi. Gökhan’ı biraz çevirdiğimde ise;
daha dehşet verici bir manzara beni bekliyordu. Defekasyonunu da bu
birikintinin içerisine yapmıştı. Kadına ses tonumu kontrol edemeden “Madem daha az önce altını temizledin, bu
pislikler nedir? Burada bir insan yatıyor.” diye çıkıştım. Gökhan’ın gözlerine
bakamıyordum. Beynimin içinde uğultular başladı. Sanırım tansiyonum gördüğüm
görüntüye dayanamamıştı. İliac bölgede, büyükçe bir alanda yatak yarası açılmıştı,
üstelik de el ayası kadar doku kaybı vardı. Hatta öyle kötüydü ki neredeyse
kemiğe kadar dayanıyordu doku kaybının sınırı. Evre dört dekübit ülseri denilen
durum mevcuttu. Biraz alt kısmında da yine ona benzer ama ondan biraz daha
küçük bir bölge vardı. Allahım bu manzara aklı başı yerinde bir gencin
yaşayabileceği bir şey değildi ve bu, durumu daha da vahim hale getiriyordu.
Hayatımda
hiç böyle bir hasta ve de hiç böyle insanlık dışı bir durum görmemiştim. Öyle
etkilenmiş, öyle sarsılmıştım ki ayakta durmakta güçlük çektiğimi fark ettim.
Hemşirem ile göz göze geldiğim de onun da benden farklı olmadığını gördüm. Fazlasıyla
bilgi sahibi olduğumuzu düşündüğüm için, hemşiremle evden ayrıldık. İkimiz de
dağılmış durumdaydık. Eğer fakirseniz,
hastalık bile sizi daha çok eziyordu. Hele de annesizseniz. Annesi olsa, ne
yapar eder, ona yoklukta bile mis gibi bakardı diye içimden geçirdim. Her
nefesimde, o evde duyduğum kokuyu genzimde hissediyordum ve başım çatlayacak
gibi ağrımaya başlamıştı. Başka hiçbir şey düşünemiyordum. Bu konuya ve aklımdan
hiç çıkmayan o görüntüye kilitlenmiş gibiydim. Ne yapmalı, nereden
başlamalıydım? Ne yapacağımı bilemeden refleks olarak önce yatak almak için bir
yere gittim. Kullanılan her şeyin atılması gerekiyordu. Birlikte çalıştığım
arkadaşlarım, ihtiyaç olan şeyleri almak için seferber olmuştu. İlk iş, bu malzemeleri
onların evine bıraktık ki Gökhan’ın bir dakika daha o yatakta, idrarın ve dışkının
içinde yatmasına tahammülüm yoktu. Ama bu sadece bir, iki günlük bir çözümdü. Esas
Gökhan’ın yaralarının greftleme gibi cerrahi ile tedavi edilebilme ihtimali var
mıydı ve uzun süreli hospitalizasyonunu nasıl sağlayabilirdik? İstanbul’a
geleli henüz iki yıl olmuştu ve burada okumamıştım dolayısı ile Tıp camiasından
çok kimseyi tanımıyordum. Ve böyle bir sorunla ilk kez karşılaşıyordum. Ama
çözmeye niyetliydim.
Ne yapabileceğimi
bilemediğim için, sağlık ocaklarının ilçede bağlı bulunduğu sağlık grup
başkanlığına gittim. Belki grup başkanımız bana yol gösterebilir, belki sağlık
müdürlüğü devreye girebilirdi. Kafamda görüntüler ve sorular ile grup
başkanlığındaydım. Grup başkanımızın yanında misafiri vardı ancak yine de beni,
odasına davet etti. Misafiri ile tanıştım, ilçemizin eczacılarından biriymiş.
Öylesine sabırsızdım ki misafirinin orada oluşuna aldırmayarak geliş sebebimi
hemen anlatmaya başladım. Durumun vahameti beni çok üzmüştü. Bir an önce bir
şeyler yapmalıydım. Allah ya da kimilerine göre de evren, Gökhan’a yardım
etmeme destek vermeye hazırdı sanırım ki Eczacı Bey, Omurilik Felçlileri
Derneğine üye olduğunu söyledi. Kulaklarıma inanamamıştım, az önce nasıl
çözeceğimi bilemediğim bir sorun varken, şimdi Gökhan için bir umut mu
belirmişti? Eczacı Bey hemen derneği aradı.
Ben sevinç içerisindeydim. Allah yardım ediyordu bana ve Gökhan’a. Dernek yönetimi iletişimleri sağladı ve
doktorlar ile yapılan telefon, faks trafiği sonucunda raporlarla muayene
sonuçları gönderildi ve kısa bir süre içerisinde ambulansla gelip Gökhan’ı aldılar,
hospitalizasyonu sağlandı.
İleriki günlerde doktorlarından ara ara
haberleri aldım. Bir dizi greftleme, flepleme operasyonları geçirdi ve
hospitalizasyonu uzunca süre devam etti. Sonrasını bilemiyorum çünkü hastane
bana yakın bir bölgede olmadığı için ziyaretine gidemediğim gibi zamanla bilgi
almak için aramalarım da azaldı. Ancak Gökhan’a biraz olsun yardımcı
olabildiğim için kendimi vicdanen rahatlamış hissediyordum. En azından
biliyordum ki onu gördüğüm ilk durumundan, çok daha iyi bir şekilde bakılıp
tedavi edilmeye çalışılıyordu. Bir kişinin hayatına dokunmuştum. Sadece
bireylerin duyarlılığına ve ulaşılabilirliğine bağlı bir sağlık sistemimiz
vardı. Ne yazık ki, o babanın sesine kulak vermemiş olsaydım, bu sonucu
alamazdık. Ben, bir doktorum ve sadece yapabileceğim tıbbi tedaviden sorumluyum,
bu hasta benim koşullarımı aşıyor diyebilirdim ki gerçekler de böyleydi zaten.
Ancak gördüğüm manzara, yaşanan yoksulluk beni öylesine etkilemişti ki duyarsız
kalamamıştım ve şansım da bana destek olmuş, sonuca ulaşabilmiştim. İyi ki de
duyarsız davranmadım. Gökhan belki felçli olarak hayata devam edecek ama en
azından yaraları geçecek ve temiz bir yatakta yatacaktı. Bu bile, beni
rahatlatmıştı.
Eminim sadece ben değil, pek çok meslektaşım
da perde arkasını bilmediği, görevi olmayan sayısız olayla ilgilenmek zorunda
kalıyordur. Sistemde öyle çok açık noktalar ve yetersizlikler var ki onları
kapatmak sağlık çalışanlarına kalıyor. Tabii seneler içinde bunların bir
kısmına çözüm bulundu ancak büyük çoğunluğu hala çözülmeyi bekliyor. Sorunların
kaynağını bilmeyen halkımız da bunca fedakarlığı görmeyip yaşadıkları ilk
sorunun sorumlusu olarak çalışanları görüyorlar. Umarım, sistemsel sorunlar
tümüyle çözülür ve bizler sadece görevimizi yapmaya odaklanabiliriz.
Günler… Haftalar… Aylar… Yıllar… Hangisi kaybetmenin
acısının azaldığı zaman birimidir? Böyle bir zaman birimi var mıdır?
Mesela kaybolduğunu
zannettiğin kedinin aslında öldüğünü hangi zaman birimi sonrası öğrenirsen
üzülmezsin?
Geçen yıl Sağlık
Merkezimizin bahçesinde yaşayan bir yarı zamanlı kedim vardı: Kedi Zeze. Bazen
1-2 gün ortalarda görünmez “İkinci bir evi var bu haylazın kesin” dedirtirdi. Sonra
bol çizikler ve berelerle dolu ama keyfi yerinde bir halde çıkar gelirdi. Ta ki
geçen yıl baharda, tam biz maskesiz günlerimize veda edip, pandemi gerçeğiyle
yüzleşirken ve sokaklar insansızlaşmayı öğrenip kadim sahipleri kedilere teslim
edilmişken, ortadan kayboldu Kedi Zeze. Günlerce aradım, gelen hastalara sordum.
"Gelir Doktor hanım, gelir o" diyen yaşlı hastalarım da mutlu ediyordu
beni, "bizim bahçedeki kedi senin kedin değil mi acaba, hadi gel bakalım"
diyerek beni ev ev dolaştıran çocuk hastalarım da.
Yine böyle bir "aranan kedi bulundu" ihbarıyla
önümde 3 neşeli çocukla koşturarak girdiğim bir bahçede, hastalarımdan Bedri
Amca fesleğen ekerken karşıladı beni. "Hoş geldin Doktor kızım"
diyerek yerinden doğrulup elindeki çamurları sıyırmaya çalıştığında ayaklarının
dibindeki kediyi gördüm. Çocuklar "bak bak doktor teyze, kedin burada"
diye seslenince kahkahayı attı Bedri amca. “Bizim bu Pakize'nin senin kedin
olduğuna inanacaksan ben bu odur derim kızım, gel bi bak, ama bu Pakize, ben
barsak kanseri ameliyatı olup da eve döndüğüm gün gelmişti ilk kez bizim eve.
Hani yendim yenmesine ya, o meretten geriye bana yeni doğmuş bir kedinin önündeki
ömrü kadar ömür kalmış diyorlardı. Gel bakalım kedicik, hangimiz daha uzun
yaşayacaz, ömürlerimizi beraber sürelim hele dediydim de o gün bu gündür benle
hanımın kahrını çeker, gitmez burdan biyere, senlen gelir mi bilmem, biliyon 2
yıl oldu daha ama bak ikimiz de iyiyiz sanki burada" dedi kekre kekre
gülerek. Yanındaki kedi, tüylerini dikip sırtını kamburlaştırarak miyavlayınca
"o da cevabını verdi sanırım" dedim. Çocukların ihbarı yine asılsız çıkmıştı
tabii, Pakize parlak siyah sırtı ve bacakları, bembeyaz karnıyla ve uzun beyaz
kaşların altında merakla kısılan siyah gözleriyle çok tatlı olsa da, benim
beyaz, gri çizgili, koca göbekli, yeşil gözlü tekir Kedi Zezem ile akraba bile
olamazdı. Bedri Amcayla biraz sohbet edip çay ikram etmek isteyince
"salgın var biliyorsun Bedri Amca, kimseye çay filan ikram etme, misafir
alma eve, beni de alma, senin kronik hastalıkların var, eşinin de durumu malum,
siz daha dikkatli olmalısınız" dedim. Bedri Amca gülümseyip önünde
durduğumuz evin açık penceresini eliyle gösterip "hanım zaten çıkamıyodu
dışarı biliyosun ya, şimdi ona teselli oldu, bak kimse çıkmıyor sokaklara
diyorum, oturuyoruz evde beraber" dedi. “Haklısın Bedri Amca” diyerek
felçli eşi Zeliha Teyze'ye de pencereden el sallayıp hal hatır sordum ve “bana
müsaade” dedim.
Takip muayeneleri için geldiği bir gün
anlatmıştı 5 çocuğu, 14 torunu olduğunu. Çocukları büyüyüp kendi yollarını
çizdikten sonra Zeliha teyzeyle baş başa kaldıklarını. "Tam rahat
edecektik, hanıma felç indi, kısmet deilmiş bize rahatlık" demişti. “Kim
bakıyor teyzeye, kim ilgileniyor bakımıyla” diye sorduğumda “Ben felç olsam o
bakardı bana, kimseye bırakmazdı beni biliyom, o yüzden şimdi ben ona
bakıyorum, kimseye bırakmam, biz yeteriz birbirimize. A bu şekerim yormasa beni
iyi, ben çökemem şimdi kızım, ben bana da hanıma da bakmak zorundayım" demişti.
O sırada çamurunu yıkadığı ellerini kuruladığı havluyu
gölgesinde durduğumuz ağacın dallarından birine atan Bedri Amca, “Hele bi gel
bakalım, hikayesi olan bir bardak su iç de öyle git bari” dedi.
-“Hikayesi olan su nedir ki?” derken çoktan oturmuştum sedire.
-“Az dur hele anlatacam” diyen Bedri Amca dönüp küçük toprak eve
girdi.
Oturduğum
sedirin serinliğinde bu küçük toprak evin gıcırdayarak açılan kapısına bakakaldım.
Kapının eskimiş tahtalarının dağılmadan hala nasıl bir arada durduğuna şaşırıyorum.
Tahtaları birarada tutmak için üst üste çakılan çiviler adeta takvim yaprakları
gibiydi. Mavi boya ise nispeten yeni, tahtaların yorgunluğunu gizleyecek kadar
yeniydi en azından.
Ben Nemrut
Dağı'nın dibine kurulmuş küçük bi ilçede aile hekimiyim. İlçenin arka mahallesi
olarak anılan yoksulluk ve eksiklik kokusu sinmiş bir bölgenin dört bin nüfusu
“benim” hastalarımdır. Evet, aile hekimliğinde böyle bir ifade var; benim
hastam. Her sağlık işleminde ilk durak ve genelde son durak olan aile
hekimlerine hastalar da benim doktorum diyorlar. Birbirini sahiplenmeye, bir yerlere
ait olmaya, bir şeylere sahip olmaya aç olduğundan belki, yoksul ve yoksun
hastalarımda daha çok şahit olurum bu ifade edişe ve benimsenmeye. En çok
sahiplenen en yoksun olan mıdır acaba? Bunu düşününce aklıma gelen ilk hastamdır
Bedri Amca. 76 yaşında, diyabeti ve hipertansiyonu olan, kalıcı kolostomili
hastam. 71 yaşındaki felçli eşi Zeliha Teyze'yi sadece birkaç kez gördüğüm
halde, Bedri Amca'yı çok sık görürüm. Sabah herkesten önce gelip en sondaki
bekleme koltuğuna otururdu. Önce sadece 6 ayda bir kez geldiği şeker hastalığı
kontrollerinde görürdüm. Bedri Amcanın yaşına, o kısa boyu yada koca göbeğine hiç
uymayan, küçük küçük adımlarla öyle hızlı bir yürüyüşü vardır ki "gençlere
taş çıkarırsın sen" dediğimde güldüğü zamanki kadar mutlu eder insanı
izlemesi. İlk şeker hastalığı kontrolünde HbA1c[1]*'si
yüksek çıkınca kızmıştım “bu ne böyle amca, sen şeker ilaçlarını kullanmıyor
musun yoksa” diyerek. Hemen itiraf etmişti, mahcup bir edayla “kızım o iğneleri
sevemediydim ben, e bi ağrım sızım da yok iyiyim diye vurmuyom ben onları aylardır,
iyi değil miymişim…” İnsülin iğnelerini düzenli yapmaya başlaması, tedavisine
uyumu da itirafı kadar kolay ve hızlı oldu. Bi sonraki takibinde şekerini kontrol
altına almıştık. Lakin bu sefer de yaptığımız kolorektal kanser taraması testi
GGK[2]*
pozitif çıkmıştı. Hastaneye sevk edişimle başladığı uzun sürecin sonunda Evre-2
kolon kanseri tanısıyla tedavisini tamamlamış olarak yanıma geldiğinde kendi
deyimiyle artık o illeti yenmişti. Kalıcı kolostomisi[3]*
vardı ama “ne dersin kızım, bitti mi artık bizim sınav sence” derken yorgun
olduğu kadar umutluydu da.
Bedri Amca yıllanmış bakır sürahiden doldurduğu bir bardak
suyu uzatırken, ayaklarına dolanıp mırlayan kediyi “hatıra kokusu mu aldın Pakize,
hadi gel sen de dinle” diyerek kucağına alıp anlatmaya başladı:
“Bizim çocukluğumuzda nenemiz derdi ki, Nemrut Dağının ardında
iki sihirli pınar vardır, her yıl o pınarlardan birer küp su alabiliriz her
birimiz. Bu pınarlardan birinin adı unutma pınarı, diğerinin adı hatırlama pınarıdır. Bir şeye çok mu üzüldük, bi yerimiz mi acıdı,
bu ağrı artık geçmez mi zannettik, işte o zaman koşup giderdik neneme, bize bi
bardak unutma pınarı suyundan verirdi, e sen şimdi inanmıycan ama vallahi de
geçerdi, unutuverirdik acımızı. Düğün dernek zamanları, köyümüze çerçi gelip
lokum aldığımız zamanlar da koşardık “hatırlama pınarı suyundan versene biraz nene,
ver ki hep hatırlayalım bu lokumun tadını” derdik. Büyüdükçe inancımız gitti o sulara, uğramaz
olduk nenemize bu umutlarla ama şimdi yaşlanınca o pınarlara yine inanasım
geliyor. Hadi sen de iç bu bi bardak suyu farzet ki unutma pınarının suyudur,
kedini bulamasan da üzüntüsünü unutturur belki”
Sağlık
Merkezimiz uzun çam ağaçları ve onlarla yarışan çınar ağaçlarıyla dolu büyük
bahçesi ve iki katlı yeni boyanmış sarı rengiyle, derme çatma boyasız briket
evlerle dolu mahallede ilk bakışta vaha gibi görünür. Bahçedeki bu kamelya ne
zaman yapılmış bilinmez. Ama ben bazen çay içme bahanesiyle buraya kaçtığımda
çam ağaçlarına konan kuşların sesinden daha önemli hiçbir şey yokmuş gibi
dalmayı severim. Kamelyanın yanındaki ahşap, açık mavi kare şeklindeki kedi
evini ise Kedi Zeze için yaptırmıştım. Kedi Zeze…Biraz önceye kadar, kayıp
sandığım, Bedri Amcalar gibi pek çok eve umutla dalıp aradığım Kedi Zeze’nin
aslında kaybolmadığını az önce öğrendim. Sağlık Merkezimizin önündeki yolda bir
arabanın altında kalıp öldüğünü, iş arkadaşlarımın üzülmemem için benden
gizlediklerini, biraz zaman geçtikten sonra söyleriz dediklerini. O zaman
geçti mi bilinmez ama bugün öğrendim. Eksilmeye alışma zamanı mı, kayba
üzülmeme zamanı mı, hangi zaman dilimidir ki o? Kaybetmeye alışabilir mi insan,
kaybettiklerine üzülmemeyi öğrenebilir mi? Öyle olmadığını Zeliha Teyzeyle son
konuşmamızda da anlamamış mıydım zaten? Ah Zeliha Teyze…Kaybetmenin acısı insanoğluna
benzeseydi güzel olmaz mıydı…Yatırsaydık Procrustes Yatağı[4]*na,
çok uzunsun, yok çok kısasın olmaz böyle diyerek kabul edilebilir, normal
ortalama denebilir, göze batmaz olana kadar düzeltseydik ya. Bulsaydık ortalama
bir üzüntü, tamam oldun sen, hadi gidebilirsin sahibine deseydik.
Bedri Amca'nın Covid19’dan vefatını
duyup kalakaldığım anı hiç unutamam, şimdi hatırlarken yine ürperiyorum. Meslek
hayatımın 15. yılında, pek çok vefata şahit olmuş bir hekim olarak değil, onun
sadece aile hekimi değil, adlandıramadığım "bir şeyi" gibi hissettim
bu kaybı ve eksildim. Belki bu yüzden, vefatını duyduğumda ağzımdan çıkan ilk
cümle çok saçma olmuştu: "Ama Zeliha Teyze'ye bakıyordu o”…Evet Bedri Amca
bir gece aniden ateşi çıkıp bir türlü düşmeyince sabah 112yi arıyor, hastaneye
götürülüyor. Covid19 pozitif çıkan Bedri Amca o gün "iyiyim ben, bırakın eve
dönecem" dese de diğer gün yoğun bakıma alınıp entübe edilmesi gerekiyor
ve maalesef kurtarılamıyor. Zeliha Teyze'yi bu haberden 5 ay sonra, Covid19
aşısının 1. dozunu yapmak için tekrar, yorgun mavi kapılı evine gittiğimde
gördüm. "Keşke..." dedi sadece duyulur duyulmaz bir sesle... Ne o
tamamlamaya güç buldu o cümleyi, ne ben duymaya cesaret ettim... Aşı bulunmuş,
ülkemize de gelmişti, sadece buna "iyi ki" demekte buluyordum
teselliyi...
Zeliha Teyze çok sevdiği yol arkadaşı
Bedo’sunu kaybetmişti. Sevmek bu kadar pür, bu kadar yalın, sadakat ve erinç
dolu olunca saygı duymamak mümkün mü? Bir kediyi, bir düşünceyi sevmek de bir
insanı sevmek gibi sadakat ve emek istemez mi?
Emeğiyle ona biçilmiş kaderini değiştiren
eski hastam, yeni meslektaşım Safiye ne der acaba bu soruya? Bence Safiye de çizdiği
yola, verdiği emeğe böyle bir sevgi ve sadakat duyuyor. Dün sabahın ilk
dakikalarıydı Safiye geldiğinde. 15 yıl önce, yeni mezun coşkulu bir doktor
olarak mecburi hizmete gittiğim Urfa’nın bir köyünden gelen eski hastam Safiye ziyaretiyle
ve anlattıklarıyla sarstı beni. Kısa boylu, narin çocuksu görünen zayıflığıyla
muayene odama girdiğinde Safiye’nin beline uzanan simsiyah saçları dikkatimi
çekti. Kendisini tanıtıp anlatırken, roman okur gibi dinleyip şaşırdım ve
kalakaldım. “Bişey demeyecek misiniz, hatırlamadınız mı beni yoksa?” derken o
siyah gözlerini endişeyle öyle kocaman açtı ki kendime getirdi beni. Safiye, 15
yıl önce bir köy dolmuşunda görüp, yüzündeki kocaman şark çıbanı izine
üzüldüğüm kavruk çocuk!
Dolmuş şoförü olan babası benim mecburi hizmetim bitip oradan ayrılmamdan
2 yıl sonra, köyün korku filmi yolları gibi dediğim uçurum kenarında ilerleyen
yolunda uçuruma devrilmiş. Bu kazada Safiye’nin abisi ve babası dahil köyden 10
kişi can vermiş. Safiye, annesi ve ablasıyla köyde yaşamaya devam etmiş, “Çok yüksek
puan alıp Fen lisesini kazanınca hiç hesapta yokken Urfa’ya gidip liseye
başladım” diyor. “Hiç hesapta yokken”…Öyle ya, hesaplarda olan Safiye’nin
ilköğretimden sonra okumamasıymış…
Safiye’nin ablası ise komşu köyden bir delikanlı ile evlenerek önce
Urfa’ya yerleşmiş. Oradaki fıstık tarlalarında çalışıyorlarmış. Sonra eniştesi
petrol arama kuyularında işe girince Adıyaman Kahta’ya taşınmışlar. Pandemide
eniştesi işe gidemez olunca, ablası taşın altına elini koymuş. Komşuları olan
yaşlı yatalak kadının eşi ölüp yalnız kaldığını ve ona yatılı bakıcı arandığını
duymuş. Zaten her gün gittiği komşusuna temelli bakmaya öyle başlamış. Safiye Adıyaman
Tıp Fakültesi’ni tercih ettiğinde eve yakın olsun, anneme de ablama da çok uzak
olmayayım diye düşünmüşken, şimdi ablasıyla aynı şehirde buluşturmuş hayat onu.
Bugün Tıp Fakültesi öğrencisi olarak, ziyarete geldiği ablası, bakıcısı olduğu
Zeliha Teyzenin ilaçlarını almak için Sağlık Merkezimize Safiye’yi yollamış.
Gelip kapıda adımı görünce o çocukluk anısını hatırlamış. Yüzündeki şark çıbanı
izine dokunup, “sen çok güzel bir kızsın” diyen ilk kişi o yıl köylerine gelen,
okulda babası ve annesi dahil tüm köylüyü toplayıp hastalıklar anlatan, pembe
spor ayakkabılı doktorla hayat bizi yeniden buluşturdu diye düşünmüş.
Safiye, onun sadece köydeki halk eğitimlerimin ilk sebebi değil,
hocalarıma yazdığım mektuplarımın da konusu olduğunu bilmiyordu tabii. Hatta
onunla ilgili yazdığım bir yazımın yıllar önce bir tıp dergisinde
yayınlandığını da. O şimdi bir Tıp Fakültesi öğrencisiydi. Zamanla gelişen
estetik cerrahi neyse ki yüzündeki izi azaltmıştı ama belli belirsiz o izin
hemen altındaki gamzesi artık daha belirgindi, belki daha çok gülebildiği için.
Safiye’ye onun adını geçirdiğim mektubu bulup ona da göstereceğime söz
verdim dün. Eve gidince bulmak için eski hatıraların tozlarını almam gerekti.
Gerçi Milan Kundera diyor ya; “yaptığımız işlere başkasının gözü değdiği an,
ister istemez o göze hoş görünmeye çalışırız ve yaptığımız hiçbir şey dürüstçe
olmaz.”[5]
Belki kendime saklamalıydım bu mektubu ama biraz düşününce dedim ki paylaşılıp
örnek alınmayı hak ediyor Safiye…
VE O MEKTUP:
25 Eylül 2005- Asağı Çardak Köyü
Merhaba hocam,
Uzunca bir aradan sonra yazıyorum size. Şu an öyle mutluyum ki,
bu mutluluğumu en iyi sizin anlayacağınızı bildiğim için hemen paylaşmak
istedim. Bugün, çalıştığım köyde ilk halk sağlığı eğitimimi verdim!
Bundan yaklaşık bir ay önceydi. Şehir merkeziyle köy arasındaki
yegane ulaşım aracımız olan, ilk bakışta 1950li yılların sinema filmlerinden
çıkmış gibi görünen köy dolmuşumuzla köye doğru ilerlerken şoförümüz Yasin Amca
“Doktor hanım, bizim kızda 2 yıl önce şark çıbanı çıkmıştı” dedi. “O zamanlar
köyde doktor yoktu, çok geç anladık ne olduğunu, şimdi 4 yaşında bizim kız,
ellerinden öpsün” diyerek hemen önümdeki koltukta, belli ki ablası olan ondan en
fazla 5 yaş büyük bir başka çocuğun dizine başını koyup uyuyan çocuğu gösterdi.
Gülümseyerek uyuyan o çocuğun yüzündeki derin şark çıbanı izlerini gördüğümde
karar vermiştim bu eğitimi yapmaya. Önce evini, ailesini görmeye gittim. Babası
tedavi sürecinde yaşadıkları zorlukları anlattı. Bense hayretler içinde, sadece
dermatoloji sınavına hazırlanırken 15 dakikamı ayırarak okuduğum, asla
karşılaşacağımı sanmadığım “kutaneus leishmaniasis”le ilgili ders notlarımı
hatırladım. O zamanlar slaytlarda olası sınav sorusu olarak gördüğüm, şu anda
karşımda oturuyordu; adı Safiyeydi; daha 4 yaşındaydı…Kendi küçücüktü ama
yüzünde çok büyük şark çıbanı izleri vardı. Konuşmanın bittiği anda, “bu izler
geçmez mi ki acep bir çaresi yok mu?” diye soran endişe ve korku dolu bir çift
göz vardı bana bakan. Küçük Safiye’nin annesiydi o gözlerin sahibi. Hocam,
gözlerinizi kaçırarak cevaba başlamak ne kadar zormuş, ben o anda anladım… “Eğer
daha erken fark etseydik bu izler kalmayacakmış, doğru mu?” sorusuna başka
nasıl cevap verilebilir ki… O anda ben ne yapabilirim diye düşündüm ve
yapabileceklerim geldi aklıma: yapılması gerekenler! Bu köye şark çıbanının ne olduğunu, coğrafi olarak
risk altında olduklarını, sadece uzun süre iyileşmeyen bir sivilce benzeri
lezyondan şüphelenerek doktora, yani bana başvurmaları gerektiğini anlatırsam
çok şey değişebilirdi. Safiye için değil ama, belki başka çocuklar için… Ve bu
akşam, bir aydır hayalini kurduğum halk sağlığı eğitimlerinin ilkini, “Şark
Çıbanı nedir, nasıl mücadele edilir?”i yaptım.
Başta köyün muhtarını sağlık ocağına çağırıp “Muhtar, ben bir
halk eğitimi yapmak istiyorum, konusu şark çıbanı. Sağlık Ocağımızda eğitim
yapabileceğim uygun yer yok ama köy okulunda bir saat toplanalım konuşalım istiyorum”
dediğimde önce şaşırarak baktı bana. Ama “şark çıbanı bir sinekle bulaşan,
sivilce gibi bi yarayla başlayıp zamanla büyüyen, bir yılda geçip tedavi
edilmezse yerinde iz bırakarak iyileşen bir hastalık bu köy de risk altında;
baraj kenarındayız ve o sinekten burada da var. Ocağımıza gelen birkaç çocuğun
yüzünde izlerini gördüm. Ailelerinin haberi bile yok çocuklarının şark çıbanını
geçirip iyileştiklerinden” dediğimde, muhtar yanında elinden tuttuğu kızının
yüzüne daha dikkatli baktı ve o şaşkınlık ifadesinin yerini bir korku ifadesi
aldı. Evet, o çocuklardan biri, onun çocuğuydu; daha önce o ize hiç dikkat
etmemişti. “Tamam, ben cuma günü namazda tüm köylüye duyururum, akşam 6’da
hepimiz okulda oluruz!” dediğinde bunu yapacağından emindim artık.
Ve bu akşam saat 6’ya yaklaşırken, okula başlayacağım ilk günün
korkusu vardı içimde. Tıp Fakültesinden mezun olalı 2 ay olmuştu ve şimdi bu
ıssızlıkta köy doktoru olarak, köy halkını toplamış onlara eğitim verecektim.
Bu akşamki ilk eğitimin katılımcıları erkekler olacaktı. Ee hocam, ülkemizin
Güneydoğusunda bir ilçenin köyünde eğitim yapacaksam, ilk uyum adımını ben
atlamalıydım, alışkanlıklarına saygı duyduğumu göstermeliydim. Tabii bir de
köye yeni gelen kadın doktorun yapacağı eğitime kuşkuyla bakacak pek çok erkek,
eşlerinin katılımını önleyebilirdi, bunu riske atamazdım. Böyle pek çok acaba
vardı aklımda; “gelecekler mi, ne düşünecekler, bir faydam olacak mı?” daha bir
sürü soru ve korkuyla bastıran akşam karanlığında okula gittim. Sınıflardan
birinin aydınlık olduğunu görüp ordan yükselen sesleri işitince bahçedeki okul
müdürüne koştum “çocukların dersi devam mı ediyor bu saatte?” diye sordum. “Bu
sefer gürültünün kaynağı bizim öğrenciler değil, sizi dinlemek için toplanan
köylüler” dedi gülerek. Şaşkınlıkla sınıfa gittiğimde 48 kişi bekliyordu, 78
haneli köyümde. O anda öyle mutlu oldum ki.
Hocam nasıl dikkatle dinleyip önemsediklerini görmenizi çok
isterdim! “Şark çıbanı diye bir şey duydunuz mu daha önce” diye söze
başladığımda, arkada oturan çok yaşlı bir amcanın “yok valla doktor bey, şimdi
sen diyosun ya, aha biz yeni duyuyoz” demesini; aralarda ne kadar iyi
anladıklarını belli eden sorular soruşlarını (biz öğrenciyken böyle güzel
sorular soramıyorduk) eğitimin sonunda herkesin “Allah senden razı olsun, çok
saol” deyişini. Dinleyenlerden biri “Bu hastalığın adı neden şark çıbanı?” diye
sorduğunda o şirin amca atılıp “niye olacak, bizde hep ahırlar evimizin içinde.
Hayvan pisliklerinin içinden geçip eve giriyoz, pis sular çöpler var her
tarafta; aha bu sinek de pisliğe geliyor, bizi de hasta ediyor; bunlar hep
şarkta böle, başka yerde deel, onun için adı şark çıbanıdır”diye cevap verdi bu
soruya. Bundan daha güzel bir geri bildirim düşünemezdim.
Eğitim biterken “bir gün de bizim hanımlar gelsin, onlara da
anlatıver, onlar da öğrensinler sana zahmet doktor hanım” cümlesi de
güvenlerini kazandığımı gösteriyordu. “Yer dar yoksa hanımlarla beraber gelsek
de olurdu” cümlesiyse benim onlara gösterdiğim saygının karşılıksız olmadığını,
gönlümden geçeni bilip artık onay vereceklerinin ispatıydı. Bir de “doktor
bey”liğe tam da alışmışken doktor hanımlığa terfi ettiğimi fark ettim bu akşam,
yine mutlu oldum…Hocam ya, ben iyi ki doktor olmuşum. Ne güzel meslekmiş
bizimkisi! Şu anda lojmanımdayım, elektrikler kesik ama eski zamanlardaki gibi
mum ışığında mektup yazmayı da deneyimlemiş oldum.. Sular da akşam 7’den sabah
7’ye kadar yok ama mutlu olmak için elektrik su beklemeye de gerek yokmuş, ben
bu köyde bunu da öğrendim. Sizi de en yakın zamanda köyüme, sağlık ocağıma
bekliyorum, daha anlatılacak çok şey var hocam, görüşmek üzere…
Mektubu okumayı
bitirince Safiye ile göz göze geliyoruz. “Üzmedim seni umarım” diyerek, bir
bardak serin su uzatıyorum. Nemli gözleri ışıldıyor “Bu mektupta sadece çocukken
kaybettiğim babam ve utanıp sıkıldığım yara izim yok. Bugüne kadarki emeklerimi
anlamlı kılan çocukluğum ve gurur da var” diyor. Susuyoruz... Sularımızı yudumlarken
Bedri amcayı ve Kedi Zeze'yi düşünüyorum. Gözüm istemsizce bahçedeki mavi kulübeye,
koridorun en sonundaki bekleme koltuğuna kayıyor. Efsane gerçek olsa güzel olur
muydu acaba? Unutma Pınarına gidip unutmak ister miydik kötü anıları?
[1]
HbA1c:Şeker hastalarında tedavi etkinliğini ölçmek için kullanılan bir kan
testi. Bir izlem testidir.
[2]
GGK: (Gaitada Gizli Kan):Kolon ve rektum kanserlerine erken teşhis koyabilmek
için yapılan dışkı testi. Bir tarama testidir.
[3]
Kalıcı Kolostomi: Barsak operasyonları sonrası barsak sonunun karın bölgesine
ağızlaştırılması. Geçici veya burda söz edildiği gibi kalıcı olabilir.
[4]
Procrustes Yatağı: Yunan mitolojisinde, misafirlerinin boylarını yatağa
uydurmak için, kol ve bacaklarından çekip uzatan veya kırıp kısaltan dev miti.
[5]
Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Çeviri: Fatih Özgüven
(İstanbul, Can Yayınları,2017) Syf 126.
MESAJ/Kamile
Keskin
Yaklaşık 5 yıl önceydi, dünyanın
ruhunu hissedip, mesajına kulak verip, peşinden gideli! Daha dün gibi aklımda
kafamda dönen sorular: “Daha ne istiyorsun?” diyordum ya da annemin ve
çevremdekilerin bana söyledikleri bu sözlerle kendimi burada kalmaya ikna
ediyor, konfor alanımı korumaya çalışıyordum. Ülkemde her şeye sahiptim: İyi
bir iş, ev, aile ve de güneş… Değer miydi bu yaştan sonra zorlu sınavlarla boğuşmaya
yeni bir dil ile hem de güneşi olmayan başka bir ülkede!
Karşıdaki kitapçı dükkânı ilişti
gözüme Almanya dönüşü indiğim İstanbul Atatürk Havalimanı’nda Diyarbakır
uçağını beklerken. Dört saatlik bekleme süresince okuyabileceğim bir kitap bakarken
köşedeki rafta Dünyanın Ruhu kitabı göz kırptı bana. Fransız Sosyolog ve
Filozof olan Frédéric Lenoir
tarafından kaleme alınan kitabın arka kapağındaki kısa notu okuduğumda,
alacağım kitap belliydi artık. Almanya’da girdiğim mesleki sınavda başarısız
olmuştum. Bununla birlikte sınav jürisi Almanya’da bir süre yaşadıktan sonra
tekrar sınava girip mesleki izin alabileceğimi söylemişlerdi bana. Almanya’daki
sosyal yaşama entegre olmam gerekiyormuş önce.
Kitabı 1 saat gibi kısa bir sürede
okuyup kapağını kapattığımda kararımı vermiştim bile: Geri dönüş yoktu ve gidiyordum!
“Dünyanın ruhunun size sunduğu
işaretleri, mesajları okuyabilmeniz ve bazen de riskleri göze alıp gitmeniz
gerekir.” diyordu kitap. Bu tür şeylere pek inanmasam da bunun benim için bir
mesaj olduğunu hissettim ve iki hafta gibi kısa bir süre sonra tüm riskleri
göze alarak Almanya’daki yeni yaşamıma başladım.
Kendi kendime bu göçün bir sebebi
olmalı diyordum. Vakti geldiğinde zaman gösterecekti bunu bana.
Başka bir ülkede, başka bir dilde hekimlik
yapmanın bana ve mesleğime kattıkları yanında Türkçe ve Kürtçe konuşabilmem hastalarla
iletişim konusunda daha rahat hareket etmeme imkân sağlıyordu. Özellikle Suriye
savaşından sonra Almanca bilmeyen hasta sayısında büyük bir artış yaşanmıştı burada.
Bir gün
poliklinikte Anestezi öncesi muayenesine gelen, birlikte geldiği tercüman’a
ihtiyacı olmaksızın konuşabildiği hem de kadın olan bir doktorla karşılaşmanın
sevincini yaşayan Yezidi genç kızın şaşkınlığı, beni yıllar önce çalıştığım
Siirt Baykan’da, kendi ana dilini konuşan kadın bir doktor görünce oldukça
şaşıran yaşlı teyzeyi hatırlamama ve gayri ihtiyari gülümsememe neden oldu. Ameliyat sırasında Narkoz nedeni
ile ölürse vereceği telefon numarasından ailesini arayıp, haber vermemi istiyor
benden bu genç hastam. Böyle bir şeye gerek olmayacağını anlatıp, burada iyi
bir eğitim alması gerektiği konusunda anlaşıp uğurladım onu.
Sonrasın da Yoğun Bakım Ünitesine mülteci
evinden getirilen genç bir kadın hasta, alıp beni Diyarbakır’da çalıştığım
yıllara götürdü. İntihar amaçlı Parasetamol zehirlenmesi nedeniyle getirilen
genç kız henüz Almanca konuşamıyordu. Yaklaşık 6 aydır burada yaşadığını, Almanya’da
yaşayan nişanlısı ile evlenmek için Şengal’den geldiğini, fakat kurallar gereği
nişanlısı ile evlenmesine izin verilmediğini ve “heim” dedikleri mülteci evinde
yaşamaya mecbur bırakıldığını anlattı bana bu hastam. Diyarbakır’da Şengal’den
gelenlerin kaldığı Mardin yolundaki kampta gönüllü olarak çalışırken dinlediğim
hayat hikayelerini ve hemen hemen hepsinden duyduğum Avrupa’da yaşama hayalini
anımsadım bir an. Almanya’da Parasetamol ile intihar vakalarını son sürece
kadar unuttuklarını belirten doktor arkadaşım mülteci evinde maalesef tecavüz
vakalarıyla sıklıkla karşılaştıklarını, gebelik testi yapmamız gerektiğini söyledi
bana. Derin bir keder hissettim kalbimin en derin yerinde. Sonra tedavi için elzem
olan Asetilsistein
preparatını zor da olsa temin edip tedavisini tamamlayabildim. Kadın
hastamı Psikiyatri kontrolü planlayıp taburcu ettik mülteci evine!
Diyarbakır’da çalışırken çok sayıda
intihar vakası takip etmiştim ve çoğunluğu genç yaştaki kızlardı. Bunlardan hiç
unutamayacağım Ayşe adındaki, 20 yaşındaki hastamı kederle anıyorum şimdi.
İntihar amaçlı fare zehiri içti denilerek getirilmişti Ayşe. Bilgi almaya gelen
Ayşe’nin babası hiç konuşmuyor, soruları, daha doğrusu o yegâne soruyu amcaları
soruyordu: Öldü mü? Bunu o kadar
soğukkanlı ve acı duymadan soruyorlardı ki isteklerinin gerçekten Ayşe’nin bir
an önce ölmesi olduğunu hissetmemek elde değildi. Evet, Ayşe öldü maalesef! Onu
kurtaramamıştık. Daha sonra polis sorgusunda amcaları tarafından boğazına huni
ile zorla fare zehiri boca edilerek, aslında katledildiğini öğrendik dünyalar
güzeli bu insanın. Hem de sadece arkadaşı ile telefon üzerinden mesajlaştığı için.
Sebep? Tabii ki her zaman arkasına saklandıkları, aslında hiç sahip
olamadıkları namus! Bu ve benzer şekilde yitip giden birçok hayata şahit oldum
meslek hayatım boyunca ve maalesef şahit olmaya devam ediyorum Almanya’da olsam
da…
Korona Pandemisini yaşadığımız şu
zamanlarda, bu hastalığı, dünyanın ruhunun insanlığa bir mesajı olarak yorumluyor
ve hissediyorum. Dünyayı tüketiyoruz bencilce. Almanya bu dönemde en güvenli
ülkelerden biri. Bunu çalışırken de hissediyoruz. Her şey müthiş bir titizlikle
planlanıp, uygulanıyor. Ancak Covıd19 Ünitesinde aktif olarak çalışırken şahit
olduğum ve Korona Paronayası dediğim bir durum başlamıştı pandeminin ilk
zamanlarında. Neredeyse diğer hastalıklar unutulmuş, belirli birtakım semptomların
varlığında hastalar doğrudan Covid19 Ünitesine yönlendirilir olmuştu. Bizde Covid19
Ünitesinde esas teşhisi koyup, hastaları ilgili kliniklere gönderiyorduk.
Birkaç gündür rahatsız olan ve bu zamana
kadar gayet sağlıklı olan eşim de kendisini Korona olduğuna ve atlatacağına
inandırmıştı. Altta başka bir şey çıkabileceğini söyledim ve yine de hastaneye
gitmesi gerektiği konusunda ısrar ettim. Israrlarıma dayanamayarak hastaneye
başvurdu eşim.
Çocukken babamdan dinlediğim ve hep
etkisinde kaldığım bir masal vardı. Ailesiyle birlikte yaşayan ve genç bir kız
olan Zeynep Hatun’un masalı. Bir hayli zamandır penceresine her gün konan kuş
dermiş ki Zeynep Hatuna: “Cik cik cik, cik cik cik, hasta ve yaralı biridir Zeynep
Hatun’un kısmeti.” Bu duruma dayanamayan ve bunu kendisine gelen bir mesaj
olarak yorumlayan Zeynep Hatun, ailesiyle vedalaşıp, kuşun peşinden yola
koyulur. Bir Kasr’ın içindeki hasta ve yaralı bir adama götürür kuş onu. Zeynep
Hatun bu genç adama çok iyi bakar ve adam iyileşir. Kasr’ın Beyi olan adamla
Zeynep Hatun evlenip mutlu bir ömür sürerler.
Şu zamanlarda kendimi, bu masalın içinde
gibi hissediyorum. Eşimi çalıştığım hastanede bırakıp, doktor arkadaşımın bana
söyleyemeyip okursun diye verdiği tomografi raporunu, beni eve, çocuklarımın
yanına götüren trende gözyaşlarıyla defalarca okuduğum ama kabullenemediğim
günden beri. Başka bir ülkeye ani bir kararla başladığım yolculuğumun nedenini bu
kısacık tren yolculuğunda algılıyordum. Ve o an hissettim bu göçün nedenini.
Eşimin
genetik kaynaklı bu hastalığının tedavisi, daha iyi şartlarda yapılamazdı! Olabileceğimiz
en iyi yerdeydik! Masaldaki gibi mutlu sona doğru yol alıyoruz hala. Az kaldı!
Covid Günlerinde Hekimin Hasta Olarak Tanıklığı[1] Dr. Levent AKYILDIZ
Aylardır Covid 19
olguları izliyorum. Aralık 2019’da basından haberdar olduğumuz hastalığın
ülkemize girdikten sonra gündelik hayatımızın temel belirleyicisi haline
dönüşmesi çok sürmemişti. Günü poliklinik, klinik ve yoğun bakım düzeyindeki
hastaların takibi ile mesai düzeyinde tamamlamak ne mümkün! Paralel bir
muayene, danışma alanı olarak telefon mesajları, whatsapp iletileri. Akşam bir
yandan çevrimiçi ortama taşınmış toplantı trafiğine dahil olmak, farklı
mecralarda iletişim seli ve sağanağından payımıza düşenle hemhal olmak. Minik
dokunuşlarla farklılıkları olan bir sağlık çalışanı pandemi hali.
Bu süre zarfında çok
sayıda sağlık çalışanını hekim olarak Covid 19 tanısıyla takip etmek tedavi
sürecinde destek olmak durumunda oldum. Klinisyen olarak alanımla öncelikle ve
ağırlıkla yolu kesişen pandemi düşünsel, duygusal, toplumsal yansımalarıyla da
derin, katmanlı okumalara açık davetiye idi. Bunlardan süzebildiklerimle de karınca
kararınca tabip odası, uzmanlık derneği vb mesleki örgütlenmelerde oluşan dayanışma
ve imecenin bir parçası olabilmek üzere gayret ettim. Çalıştığım hastanede pandemiye
dair yapılabilecekler, uyarlamalar bahsinde çabaladım...
Aylar geçti. Geçti
denilince yoğunluğu yaşayanlarca bilinecek kadar yoğun. Kişisel koruyucu
ekipman (KKE) konusunda pandeminin başında erişim, donanım sıkıntısı yaşayan
sağlık çalışanlarına kıyasla şanslı idim. Hemen ilk vakitlerden itibaren gerek
kendime, aileme, sevdiklerime sorumluğum gereği, gerekse hastanede rol model
olmak vb saiklerle azami dikkat ve özen göstermiştim. Uzun aylar boyunca
hastanede hemen hiçbir yiyecek, içecek tüketmeyişim de bu konuda zaafa düşmemek
amacıyla idi. Kişisel olarak artmış riskimin diğer arkadaşlarım için de tehdit
olmasını istemiyordum.
Eylül ayı başlarında ‘olağan
seyrinde ‘ bir poliklinik günü. Öğleden sonra bir yorgunluk ,eklem ağrısı.
Yapacak iş güç bitse de eve kendimi atabilsem. Eve varıyorum. Hızlı bir duş.
Sıvı alımım yetersiz olmalı. Hızlıca sıvı takviyesi. Sanırım uyumadan önce kimi
ağrı kesici ilaçlar da iyi olacak. Zihnimde bir çengel. Bu da nereden çıktı?
Kısa bir uyku. Halsiz, yorgun bir uyanma. Sıram gelmiş olmalı! Sabah kan vermeli, mikrobiyolojik inceleme için
burun ve ağızdan sürüntü de… Ama kendime
dair planlamalarımı kesintisiz yapma fırsatım pek yok. Yetişmeye çalışmanın
ayrıca bir stres kaynağı haline dönüştüğü telefonlara, iletilere bir ara vermek
mümkün görünmese de…
Hastanede laboratuvar tetkikleri
için kan vermek, sürüntüyü verip ardından akciğer grafisi ile temel destekleri
alarak eve dönüp beklemek. Laboratuvar bulguları ılımlı işaretlerle olağan şüpheliye göz kırpıyor. Öğleden sonra
mikrobiyoloji uzmanı arkadaştan bir telefon…”Abi maalesef pozitif. Virüs yükün
sanırım fazla…20-22 döngüde hemen sonuç verdi. Bazen 35-40 döngüyü görmek
gerekiyor…” Süreç boyunca kendim için ilk kez ‘galiba şimdi’ dediğim bir anda
ön tanım tanıya döndü. Netleşmiş olması bir duraksama, soluklanıp sonrasının
belirsizliğine geçiş. Gerekebilir ağrı kesici, ateş düşürücüler elimin altında.
Başlangıç değerlerinin elvermesiyle evde izolasyon ve takip seçeneğim belirdi.
Hane başına düşen istatistik verileri hayli artmış olan oksijen doygunluk
ölçümü cihazı bende de var. Eklem ağrılarım hayli şiddetli olsa da henüz
solunumsal yakınmam yok. Evde mutlak izolasyon sürecim başladı.
Nicedir yaşamakta
olduğumuz yoğunluk evde kalmayı da hayli unutturmuş. Ama kendinle kalabilmek
özlenmiş bir çoğalabilme olanağı. Pandemi odaklı okumaların yanısıra vaktinin
gelmesini beklemiş nice kitap dergi var gözümün önünde duran. Zihnimde
içerikleri değişim gösteren listeler var. Hastalık düşüncesine karşın zor
zamanlarda dahi okuyabilmeye tutunma kapasiteme güveniyorum. Bir yazarın
ifadesiyle ‘okuma kondisyonumun’ gücüne. Okumalarıma başladım. Kitaplar bitiriyorum. Böyle sürdürebilsem ne
iyi! Kimi telefonlarda aldığım soru : “sizce nasıl oldu? “ Hani hastalığına bir
milât belirleyenler vardır: 'Filancanın
evinde idik camı açtık, o ara soğuk aldım zannımca'. Oradaki belirleme tutkusu
ve kesinliğine tereddüt ve gıpta ile bakardım. Yok benim için bir milât! Tutsam
hissi verir somutlukla zihnime düşen bir görüntü yok. Korunmamın tek zaaf hali,
klinik vizitlerde sırılsıklam olurken maske mukavemetinde yaşanmış olabilecek
direnç kaybı diye geçiriyorum aklımdan. Sürecin başında polikliniği değişmiş
idim, camı daha fazla açılan bir oda, açıldığı koridorda cam var. Kapı açık.
Bir önemi kaldı mı bunların? Bir keşkenin kuşatmasında değilim en azından.
Bireysel önlemler konusunda elimden geldiğince titiz davrandım.
Tanı almış olmak benim
açımdan bir es verme imkânı olarak başladı. Peki ya ailem? Sevdiklerim,
dostlar… İş arkadaşlarım açısından ne ifade ediyor? Gelmesi kaygıyla beklenen
ama geleceği bir nevi kaçınılmaz sayılan ile buluşmak. Kimi meslektaşlarımın, ‘o
denli dikkat ve özenle o kaçamadıysa’ demeleri kimilerinin ‘bu temponun sonunda
olmaması mümkün değildi ‘cümleleri kulağımda… Evde olmak kaygının şiddetine
dair frenleyici olur mu? Etrafınızda bir kaygı halesi belirince ya bu sarmala
eklemlenmek ya da kaygıya karşın sakin kalabilmek olası. Ama sanırım bunlar
seçmenizle çok da bağlantılı değil. Bunca aydan sonra biliyorum ki gündelik
yaşamda çok sakin, dingin sağlık çalışanları da hastalık sürecinde farklı
duygusal yanıtlar, kaygının egemen olduğu davranışlar sergileyebiliyor. Kendi
tutumum ne olacak acaba?
“İyiyim. Bir sıkıntım
yok.” Bu ifadeler durumumu belirtmek dışında soranların kaygısını gidermek
açısından da dilime takıldı. Olabildiğince az kişinin kaygılanması dileğiyle ne
kadar az bilinse diye düşünür oldum. Kırgınlık, eklem ağrıları, halsizlik okumama
engel değil. Buna seviniyorum. Gün
içinde baktığım oksijen doygunluğu düzeylerim de iyi seyrediyor. Evde olmamdan
kaygılanan dostlar var. Onlara da söylediğim aklımdan geçtiği haliyle bir
terslik belirirse hastane ortamına geçmek.
Evde 4.günüm. Öksürük mü
yokluyor ne? Bir bakalım sürer mi? Ama duş, lavabo vb temel efor sonrası
yoklayınca oksijen düzeyimde de bir gerileme var. Hastaneye bir uğramak ve
kontrol değerleri bakmak iyi olacak görünüyor. Öksürük de biraz daha yerleşik
hal almaya başladı zaten. Hadi bakalım sabah hastaneye bir geçelim. İlk
yakınmadan bu yana da 5 gün civarında geçti. Sabah hekim arkadaşımın
önerisini de dikkate alarak pandemi
başından beri ilk kez bilgisayarlı bir görüntüleme için radyoloji bölümündeyim.
Cümledeki “ilk kez” ifadesi defalarca kendi alarmı ile bilgisayarlı tomografi
ile karşıma gelmiş sağlık çalışanlarının zihnime düşmüş hissiyat tortusu
olmalı.
Ekranda kendi toraks bilgisayarlı
tomografi görüntüme bakıyorum. Akciğer tutulumum var. Öksürük ve oksijen
düşüklüğüm ile uyumlu. Pandeminin başından beri birlikte çalıştığım
meslektaşımla konuşarak hastaneye yatışıma karar veriyoruz. Bu aşamada artık
hekim olmaktan hasta olmanın belirginleştiği bir evreye geçtiğimi de
hissediyorum. Sürecin yönetimini, seyrini bu vesile ile meslektaşıma bırakmak
yerinde olacak. Bir sağlık çalışanının tedavi sürecini yönetmenin olanca
ağırlığını, zihinsel yükünü dostların omuzlarına bırakarak hastanede yatarak
tedavi takip başlıyor. Eldeki seçenekleri bilmek, olabilecekleri tartmak belirsizliği
vurgulayarak kaygıyı da perçinleyebilir, yapabileceklerin konusunda kişisel kaygının
gereksiz bir yük oluşturacağı düşüncesi bir ‘zorunlu huzur’da üretebilir.
Hastane odasında yatınca
odanın boyutları ve donanımı farklı algılanıyor. Ölü Ozanlar Derneği filminden
bir sahne geliyor aklıma. Ders sırasının üzerine çıkılarak bakılan bir sınıf. Baktığınız yer, bulunduğunuz konum aynı mekânı
farklı görmenize neden olabilir. Telefon iletişimimi sınırlandırıp yanımda
yöremde bulunan ne varsa okumaya çalışıyorum. Karar verdim kendimi hekim olarak
izlemeyeceğim. Ama hasta olarak da sizin için kaygılanan insanlara bir temas
kapısı aralamalı. Bu nedenle haber akışını aile nezdinde hekim olan ağabeyim,
meslektaşlar, dostlar için de tedavimi üstlenen hekim dostlar, arkadaşlar
sağlamaya başladı.
Nefes darlığım artıyor.
Daha sık öksürmeye başladım. Yanıbaşımda duran mobil cihazla parmak ucundan
oksijen doygunluğu ölçümlerimde bir düşüş gözlüyorum. Soranlara iyiyim merak
etmeyin diyorum. Hastalığın bu evresinde oksijen düzeyinde bir düşüş olabilir.
Grafimde infiltrasyonlar artıyor. Olabilir. Bu evrede olağan radyolojik bulguların
seyrini unutmayalım. Kötüleşebilmek de hastalığa dahil. Şimdilik burnumda bir
oksijen kanülü ve üzerinde basit maske ile idare ediyorum. Sahi bir cümleyi kaç
nefeste söylemek mümkün? Ya da istemsiz bir öksürük ile göğüs kafesinde bir
yerler yırtılıyorcasına acı nasıl oluyor? Bir bardak suyu kaç nefeste
içebiliriz? Önerilenlere uyarak yüzükoyun, yan pozisyonlarda yatıyorum. Okumaya
çalışan gözlüklü biri olarak pek konforlu sayılmaz. Gencecik hemşireler gelip
kanları alıyorlar. Damar bulmak çok kolay değil. Hastalığın azizliği diyorum
arkadaşlara. Sizin hatanız değil. Öte yana bakarak en az tereddütle işlemlerini
yapabilmelerine yardımcı olabilmek istiyorum.
Yatışımdan bu yana
hastalık ilerleyişini sürdürüyor. Mevcut seçenekleri arkadaşlar uyguluyor. Uyumlu bir hastayım.
Kişisel yaklaşımımdan bağımsız olarak nasıl isterseniz demekle yetiniyorum.
Onların omuzunda bir meslektaşı , arkadaşı izlemenin yükü var. Hasta olarak
dahi ağırlığını duyumsuyorum. Bu takibe destek vermek üzere bir araya gelmiş
nice dost olduğunu da öğreniyorum. Fazladan
bu yüke istemeden de olsa katkıda bulunmak istemiyorum. Oksijen gereksinimimde
artış daha da belirgin hale geldi. Daha sık kontrol ediliyorum. Arkadaşım,
yüksek akım oksijen cihazı temini için ilgililerle görüştüğünü en kısa sürede
elimize geleceğini paylaşıyor. Pozitif hava yolu basıncı verecek bir solunum
destek cihazını da uygulamanın iyi olacağını paylaşıyor. Olur tabi, nasıl
isterseniz diyorum.
Gözlüklü biri için
yüzükoyun kitap okumak zahmetli demiştim.
Peki ya solunum cihazı maskesi bağlanırken. Maskenin yarattığı bası
hissi ve konfor kaybı esnasında o zamanı en iyi geçirebilmek için müzikten
yararlanmaya karar veriyorum. Fazıl Say, Beethoven, Vivaldi vb seçimlerimi
yapıyorum. O anda sadece bir maskenin ardında değilim. Zihnimde bir konserin
orta yerindeyim. Maske çıkarılıp burundan oksijen desteğine geçene kadar süren
yapıtlar dinliyorum. Diş Hekimi koltuğunda oturan bir kimsenin başvuracağı
tarzda sahilde, şezlongda uzanıyorum türünden
dissosiyatif kapasite kullanımı da denilebilir. Ama daha da önemlisi
zihnimi ve iyimserliğimi diri tutmam gerektiğini düşünüyorum. Bedenim de buna
eşlik eder umuduyla. Aklın muhtemel kötümser senaryolarına iradi iyimserlikle
direnmek.
Uzun
nazal kanülle oksijen desteği alarak hareket edebiliyorum. Basit hareketler
sırasında bile epeyce nefesim daralıyor. Es kaza boş bulunup esneyecek olsam ya
da hazırlıksız bir öksürük canımı yakıyor. Sözü edilen yüksek akım oksijen
cihazı geldi. Monte edilmesini takiben kullanmaya başladım. Epey yüksek destek
altında ancak asgari hedeflere erişiyorum. Arada devamlı pozitif havayolu
basıncı uygulanıyor. O geçişlerde maske yüzümde ama henüz sistem devrede değil
iken kısa saniyeler uzun seanslar olarak algılanıyor. Kendime telkinde
bulunuyorum ‘az kaldı sık dişini’. Yanıma gelen arkadaşların yüz ifadelerinden,
ürkek sorularından sürecin kritik bir evresinde olduğum düşüncesi
perçinleniyor. Maske ile ekrana dönüp bakmak zor ama bir ara hayli düşük
oksijen doygunluğu değerleri ilişiyor. Bakılan kan gazı değerleri de öyle.
Sanırım odaya hekim olarak girmiş olsaydım olası entübasyon için hazırlıklar
yapmak gerektiğini düşünürdüm. Böylesi anlarda hasta ve hekimlerin örtük,
sessiz bir anlaşmaya uyduklarını düşünürüm. Bilip farkedip dile
dök(e)emediklerimiz üzerine.
Bu
sırada ziyaretler ve artan telefon trafiği üzerinden başka bir merkeze nakil
tekliflerinden söz ediliyor. Bu konuda yatarken de kararımı vermiştim. Uzun
zamandır kimlere ne koşullarda, nasıl yaklaşım sergilediysek aynı koşullarda
tedavi takibim sürsün istiyordum. Hoş zaten daha başka ne yapılabilir sorusuna
cevap olarak bu ya da şu denenebilir denilenler çaresizlik yansıması
yaklaşımlar olmaktan öteye geçememişti. Bu koşullarda yoğun bakımda mevcut
odadan arena olarak adlandırılan ortak hasta alanına aktarıldım. Yüksek akım
oksijen ile devamlı pozitif havayolu basıncı uygulamaları ardışık olarak
sürdürülüyordu. Ama bu yer değişikliğinin biricik somut karşılığı, uyutularak
boğazıma bir boru konulmasıyla solunum cihazına bağlanmam gerekebilirdi ve
gecikmeden uygulanabilir bir ortamda izlem sürmeliydi.
Kelime
aralarında dahi nefesim kesiliyor. Neredeyse saatlik üst değiştirmem gerekecek
denli terliyorum. Kalp atım sayım epey düşük seyrediyor. Bu da olağan seyire dahil mi? Kalp kasım da mı
tutuldu? Büyük bir yudum suyu içebilmek hayli meşakkatli bir eylem. Diğer
yataklarda yatan hastaların çeşitli sesleri, takip cihazlarının sesleri, alarm
ve sinyalleri, her daim belli bir seviyenin üzerinde açık ışıklar ancak
çilenizin büyüklüğü ölçüsünde kayıtsız kalabileceğiniz bir yeğinlikte. Müzik
dinlemek de epeyce zor hale geldi. Uyuyor muyum yorgunluktan sızakalıyor muyum?
Alacakaranlık bir hengâme. Maske ve oksijene uyum sorunu yaşayan bir komşu
hastanın sorusu geliyor :”Hocam memleket”. Bak maske ve oksijeni takarsan daha
rahat nefes alacaksın diye yanıtlıyorum öncelikle soruyu. İlerleyen saatlerde
genel durumu daha da bozuluyor. Uyutularak solunum cihazına bağlanıyor. Yanda
su isteyen teyzeyi ‘maskeni çıkarınca vereceğim’ diye ikna etmeye kalkan
hemşire arkadaşa ‘maske boğazını çok kurutmuştur’ diyorum. Yatakta ve yatağın
dışında öncelikler farklı. Sizin tedavinin bir bileşeni olarak olağan ve
zorunlu uygulamanız hastanın o sırada yaşadığı sıkıntı ile özdeşleşebilecek bir
çile uygulaması olabilir.
Yoğun
bakım arenada geçen günlerde hayatını kaybeden insanlar gördüm. Su isteyen
kadın, memleket nere diyen adam da dahil olmak üzere. Bilincin korunduğu organ
yetmezlikleriyle kaybedilmiş yaşamlara yanı başlarında tanık oldum. ‘Ölüm canın
has yoldaşı’ biliyor olsak da hayatın elinizden ipek bir mendil misali kolaylıkla kayıverdiğini görebilmek çarpıcı. Hekim
olarak mücadele ederken gösterdiğimiz profesyonel metanetten azade olarak
insanların hayatlarının son vakitlerine dair yaşantılarını gözlemek yaralayıcı,
sarsıcı bir tecrübe. İçeride dışarıda, hasta, hekim ve hasta yakını olarak aynı
acıdan payımıza süzülenler genişçe bir yelpazede yer alıyor.
Büyük
özveri ile çalışan gencecik hemşireler, uzun mesai saatleri. Evlerine dair
kaygılar, sorular paylaşıyorlar. Yeni tanı almış ya da tedavisi süren aile
yakınları var. Bir hemşire arkadaşımızın amcası yatıyor. Babasını bir hafta
önce Covid 19 nedeniyle kaybettiklerini öğreniyorum. Hastalığı atlatanlar var.
Bakalım sıra ne zaman bize gelecek diyenler de. Mücadeleyi en sıcak bölgede
sürdürenler evlerinde de yangını hissediyorlar tenlerinde de. Koşturmacalarını
izlerken iş yüklerini çoğaltmamayı diliyorum. Olabildiğince az sayıda
seslenmeye gayret ederek. Lavaboya gidebilmek için mobil oksijen tüpü gerekiyor.
Lavaboda iken tüpün bitmesi dönülecek yatağa olan kısacık mesafeyi maraton
koşusuna çevirebiliyor. Bacaklarım onca zamandır bedenimi taşıyan onlar
değilmişçesine güçsüz. Sadece onlar mı? ‘Öyle ağırım ki kendime’ ifadesini
bedensel olarak böylesine yakıcı deneyimlememiştim daha önce. Uzun, kasvetli,
ağır bir yolculuk .
Arenada
üçüncü günüm olmalı. Boğuştuğum dalgalar tepe noktasını gördü sanırım. Yüksek
akım oksijen desteği ihtiyacım sürse de bu eşikte bir duraksama var. Ek solunum
cihazı desteği gereksinimim azaldı. Dinlenebilmeliyim. Çok yorgun düştüm.
Telefon kamerasında gördüğüm çehre ürkütücü olacak denli dağınık. Şimdi diş
fırçalamak, alınacak bir duş paha biçilemez. Düşününce zihnime yayılan ferahlık
dahi müthiş. Odaya geçebilsem oksijeni orada alabilsem. Ortamın sesi, uyaran
miktarı azalsa ve dinlenebilsem. Sanırım mümkün olabilecek. Odaya geçişim
sürecin gerileme evresine geçtiğinin göstergesi.
Odadayım.
Oksijen desteği ihtiyacım sürüyor. Ama ortam sesi azaldı. Yatakta iken müzik
dinlemek, okumak, film izlemek mümkün. Konuşmak hayli zorlayıcı. Aileye bir
görüntü vermek ama konuşmadan kısa sürede kapamak. Hırçın , azgın dalgalardan
aştık mı ne? Dostlardan gelen mesajları okuyorum. Hastaneden arkadaşlar
uğruyorlar. Ne çok dost selamı iletiliyor, sevindirici. Bir yandan da istemeden
ne çok kişiye kaygı uyandırdım hissi. Yan odalarda da kimi meslektaşlarım
yatıyor. Telefonuma görüntüler, tetkikler düşüyor. Kendi hekimliğime soyunmamış
olsam da hekimlik pandeminin orta yerinde ara verilebilir bir meslek değil.
Hemen
her güne yeni bir tanıdık, meslektaş, dost ismin tanı aldığı haberi ile
başlıyoruz. Bu sefer sıra takibimi üstlenen yol arkadaşım meslektaşımda. Onun
süreci nasıl geçecek acaba? İnsan kendisi için taşımadığı kaygıyı, tedirginliği
en çok da birlikte mücadele verdiği insanların hastalık haberi ile duyumsuyor.
Bir yandan yan odalardaki meslektaşlara destek ve dayanışma amaçlı mini
ziyaretler yapıyorum. Yatağa döndüğümde sürenin kısalığına karşın oksijen
desteği ile buluşma ihtiyacım kaçınılmaz.
Günler
akıyor. Bazen minik bazen daha iri bir adım ile toparlanma kimi günler yerinde
sayma sürüyor. Bedenim daha iyiye gidiyor. Tedavi sürecini belirlemek
bakımından yenilenen görüntülerim hayli ürkütücü. Belli ki henüz katedilecek
yolumuz var. Arada yol kazalarına uğramamak kaydıyla. Cümlenin maksudu bir
rivayet muhtelif dedikleri üzere sürecin devamı için öngörüler, yaklaşımlar
çeşitlilik arzediyor.
Hastaneden
eve geçiş evresine kadar ondört günü yoğun bakımda geçirilmiş bir hastalık
sürecinden kimi satırbaşları okudunuz. Kalan hayatınızın algısına, akışına
damgasını vurabilecek denli ağır, yorucu, yıpratıcı bir süreç. Pandeminin
insanlık tarihine yansımaları şüphesiz çok katmanlı, derinlikli sorgulamalar,
analizlerle irdelenmeye, tartışılmaya devam edilecek. Ama büyük toplumsal,
politik, ekonomik, ekolojik, medikal mülahazaların ardında milyonlarca böylesi
küçük minik yaşantılar olduğunu da akılda tutmalı. Hayatını kaybetmiş tüm
sağlık çalışanlarına minnetle ve pandeminin yüz akı olmak üzere adanmışlıkla
gayret veren sağlık emekçilerine saygıyla.
[1] Bu yazı ilk olarak
Toraks Bülteni Ocak 2021 Sayısında yer almıştır….
Şüphesiz,
herkesin bir gün yolu acil servise düşer. Umarım çok da şanslı olursunuz.
Yıllar önce bir meslektaşımız ve ağabeyimiz olan Dr. Nubar Bakırcıyan’ın bana dediği gibi: “Hepiniz benim
potansiyel hastalarımsınız; zaman içinde, eklemlerinizde artroz, boyun bel
bölgenizde diskopati oluşur. Böylelikle ağrılarınız başlar ve benim gibi bir
Fizik Tedavi Uzmanı’nın muayene kapısını çalarsınız. Kısacası her yaş alan
eninde sonunda benim elimden geçer.”
Acil hekimliği
de aynen öyle bir şeydir. Cinsiyet, yaş, kariyer ve meslek fark etmeksizin,
beklemediğiniz bir anda kendinizi acil serviste bulabilirsiniz. Acil serviste
yıllarca çalışmış, bunun yanı sıra hiç beklemediği bir anda hasta olarak yolu acil servise düşmüş biri olarak, bu konuyu
sizlere anlatmaya çalışacağım.
Evvela şunu belirteyim; Acil serviste çalışmamış bir hekim hangi statüde
olursa olsun içinde kocaman bir eksikliğinin olduğunu ömrü boyunca hissedecektir.
Acil klinikte çalışan ekip hep streslidir. Hem neden olmasın ki… Hangi hasta
güle oynaya acil kliniğe gelmektedir. Her gelen hasta beklenmedik zamansız bir
hikâye ve travmayla gelmektedir. Kimi diş
ağrısıyla, kimi baş ağrısıyla, kimi kol kırığıyla, kimi yüksekten düşmeyle, kimi kalp kriziyle, kimi trafik kazasıyla… Birey olarak bir
an için kendinizi bu durumlardan birinin içine koyarak bilinci açık bir şekilde acil kliniğe
gittiğinizi düşünün, sizi karşılayan hekimden ne beklersiniz? Cevabını uzatmadan
belirteyim: Sıkıntımızın en kısa zamanda giderilmesini, öyle değil mi? Hep
unutulan bir şey var acil ekibinin
size sunduğu hizmet karşılığında ‘’Elinize sağlık ya da teşekkür ederim’’ demek
çok mu zor? İnanınız ki bu iki cümlecik her iki tarafın işini hayli
kolaylaştırıyor. Paldır küldür ve hırçınlıkla hekimin ya da hemşirenin üzerine
giderseniz inanın ki size yardım etmeye odaklanmaktan
çok kendini savunma pozisyonuna geçerler. Bu hep böyledir. Mardin Devlet
Hastanesi Acil Servisinden Diyarbakır SSK Hastanesi’nin Acil Servisine getirilen çilekeş bir amcanın ani
bir bağırışı olmuştu. Beş dakika öncesi sıkıntılı olarak geçirdiğimiz bir
olayın devamıdır diye kendimi savunma pozisyonunda bulduğumu hiçbir zaman
unutamam. Bu durum, acil kavramının bizde iyi anlaşılmadığının da bir göstergesidir. Suçu günahı
olmayan adamın o naçar, ağlamaklı durumu bana yıllarca iç acısını yaşatmıştır.
Bunun yanı sıra yakınını acil müdahale anında kaybedenlerin acil ekibine yaklaşımı da ne yazık ki
problemlerle doludur: Kayıplarının ardından hekimi,
hemşireyi darp edenler, etraftaki acil girişim aletlerine zarar verenler, sanki
yakınını geri getireceklermiş gibi etrafa zarar vermek için birbiriyle kıyasıya
yarışanlar, pencere kıranlar... Bu gibi davranışlar az gelişmiş toplumların
eğitim düzeyleri ve sosyolojisiyle ilgili olup acil ekibi için hep bir tehdit ve belirsizlik durumu yaratmakta ve ne yazık
ki çalışma şevkini de kırmaktadır.
Acil hasta,
acil doktoru ve ekibinin neler
yaşadığını bilemez.
Bununla beraber yürüyen sedyelerin çıkardığı sesler, ağlayanlar, inleyenler,
imdat diyerek yardım isteyenler, zehirlenmeler, elektrik çarpmaları, ölümü
hissedip konuşamayanlar ve ambulans sesleri… Bunlar hep acil hekimin ve ekibinin kafasını acabalarla doldurur.
Acil müdahale ihtiyaçları olmayıp
işlemlerin hızlı yürütülme durumundan istifade etmek için gereksiz yere bu
alanı işgal eden insanlar, mesela bir ekstremiteleri hasar görüp acil kliniğe geldikleri zaman ne kadar yanlış
davrandıklarını görmeye başlarlar. Bu bağlamda acil kliniğin özel yönetilmesi, mutlaka kendine has kriterlerinin
ve öncelikli durumlarının olması ve tıp
dışı unsurların müdahale etmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Yıllarca acil kliniklerde hekim olarak çalışmış biri olarak
nihayet “Acil hasta” olarak benim de buraya yolum düştü. Umarım son olur, ama
bu imkânsız gibi duruyor. Yaşadıklarımı ve hissettiklerimi sizlere anlatayım:
“Sıradan her zamanki gibi bir yürüyüş
yapıyordum, belki 6 belki de 7 km falan; açlık ve susuzluk hissim de vardı.
Evimin önüne yaklaşırken cep telefonum kulağımda bir doktor arkadaşımla ortak
bir hastamız hakkında görüş alışverişinde bulunuyorduk. Aniden ayaklarımın ağırlaştığını ve baş dönmemin olduğunu hissettim. Kendimi
dinlemeye, toparlamaya çalışıyorum; göğüs kafesim adeta beşik gibi
sallanıyordu. “Hayır! Bu bir kalp krizi
olamaz! Ağrım sızım, terleme, bulantı hissi ve de kola yansıyan basınçlı bir
ağrım yok.” diye düşündüm. Bunların yanında diyabet veya hipertansiyon gibi
kronik bir rahatsızlığım da yoktu. Temkinli olarak yedinci kattaki daireme
asansördeki oksijen azlığını düşünmeden çıktım, tam da yemek saatiydi, mutfak
masasında yemekler hazır ve sıcak duruyordu. Sıkıntılı durumumu aileme
hissettirmemeye çalışıyordum. Ancak yemeği yiyecek gibi değildim. Bir bardak su
alırken göğüs çarpıntımın frekansını daha da hissettim. Evdeki tansiyon aletini
oğlumdan istedim, tekrar tekrar tansiyon ve nabzımı kontrol ediyorum oğlumla
beraber: TA:110/60, Nabız: 206/dakika gibiydi. Geçer diye endişeyle bekliyor,
ümit ediyordum. Oğlumun sağlığımla hiç ilgilenmediğini, umursamadığını
düşünüyordum ki haksızlık etmişim. Çünkü o sırada benden çok daha etkilenen
oğlumun gözlerini görmüştüm.
“Baba
hastaneye gidiyoruz” dedi. Ben: “Telaşlanma kışın bir kere daha olmuştu çok
kısa sürdü, geçer” dedim. Oğlum benden önce arabanın anahtarını alarak hadi
gidiyoruz diye üsteledi… İftar saati olduğu için yollar bomboştu, on beş dakika
gibi bir sürede Hastane Acil Kliniği’ne vardık, giriş işlemleri falan derken
adeta dakikalar saat gibi olmuştu. Yarım saatten fazla bir zaman kaybıyla ancak
acil muayene hekimiyle karşılaştım.
Kendisine “Sanırım kalp krizi geçiriyorum benim hemen EKG’mi çeker misiniz”
diye sordum. Açıkçası bir zamanlar acilde bana bu tarz emrivaki ile gelen her
hasta karşısında negatif bir duyguya kapıldığım gibi bu hekim de aynı duygu
durumunu yaşamıştır diye düşündüm. Genç Hekim, “Hemşire hanım, oksijen tüpünü
hazırlayın, EKG, puls oksimetri, kan tetkiklerini…” diye sesleniyordu. Hemşire,
kıllı göğsüme elektrotlar
yerleştiriyor ben de yardımcı olup “Nabzım 200 gibi…” diye konuşuyordum. Genç
hekim, “Amca sakin ol” dedi. Ben: "Acilen bana bir iv belok ya da kalsiyum
kanal blokeri yap" dedim. Genç Hekim,
“Amca hekim olduğun ve acil bilgin olduğu belli ama beni rahat bırak da işimi
yapayım” dedi. Bir yandan da nerede olduğu beli olmayan icapçı Kardiyologla
benim durumu konuşuyordu. Kendisine verilen talimatlarla ilaçları bana zerk
etmeye çalışırken ben de merak ediyordum: Bu ne, bu neydi, bu hangi ilaçtı gibi
bir hekimin hiç de hoşuna gitmeyen sorular soruyordum. Genç Hekim: “Amca Bey,
ben senin 25 yıl önceki halinim, emir komuta bende” dedi. Ben: “Güzel kardeşim
bari ağabey falan de” derken dikkatli olarak gözlerime baktı ve içime işleyen
bir ses tonuyla: “Kimliğin elimde 59 yazıyor ve benim babam 58 yaşındadır,
“Dınya ne bı zoreye, Dınya her daim bı doreye[1]” dedi. Aramızdaki mesafe
gerçekten de dediği kadar vardı. Genç meslektaşım doğru bir özgüvenle
konuşuyordu. Su gibi akan yılları ben hala fark etmemiştim.
Arada geçen bu iki saatlik süreçte
benden alınan kan tetkikleri yüz güldürücüydü, boşuna telaş yapmışım diye
düşünüyordum. Bana seruma katılarak verilen yeni nesil bir antiaritmik ilaçla
zaten taşikardim düzelmişti. Her şey yolunda gibi duruyordu ancak genç hekim ne
olur ne olmaz diye bu iki saatlik süreçte kalp krizi veya stresini gösteren
enzimleri tekrar istedi ve “İster müşahede odasında kalınız isterseniz telefon numaranızı bırakın, bilahare biz sizi arayıp sonucunu
bildirelim” dedi. Bu ikinci öneri bize daha çok uyuyordu, zaten evle hastane arasında ortalama 3-4 km vardı. Rahat bir nefes
alarak eve geri geldik. Tam da uykunun bastığı, gecenin ileri saatlerinde acil hekimi tarafından arandım: “Dr. Bey
kalp enzimlerinizde minimal bir yükselme var, kendinizi rahat hissediyorsanız
yarın bir Kardiyoloji uzmanına randevu alınız” dedi. Ben hala rahatım ertesi
gün cuma mesaim var inşallah pazartesi günü bir kardiyoloğa randevu alırım diye düşünerek
uyumuştum. Sabah erkenden duşumu aldım ve tıraşımı oldum. Allah'a binlerce
şükür gayet iyiyim diye düşünüyordum. Saat 06:30 gibi odamın kapısını açtım.
Aa, ne tuhaf şey! Oğlum tam kapımın önünde koridorda yer yatağını yapıp uyumuş,
muhtemelen gece boyunca bana hissettirmeden, kulakları bende ve öyle beklemiş.
Ben: “Oğlum, bu ne hal” diyerek seslendim.
Oğlum: “Baba sakın işe falan gitmeyesin, özel
bir hastanenin kardiyoloğuna randevu aldım ve gitmeliyiz” dedi. Yarım saat sonra tıp fakültesinden
bir iki alt dönemim olan Prof. Dr. Aziz Karabulut beni aradı: “Dr. Bey,
çocuklarımız kendi aralarında konuşmuşlar, sanırım bir sıkıntın olmuş, ne olur
ne olmaz hesabıyla sizi bir kontrolden geçirelim” dedi.
Kalp
doktorunun bu jestine teşekkür ederek çarpıntımın sebebini bulmak için
çalıştığı hastanenin ilgili servisine eşimle beraber gittik, sanırım ilk sırayı
bize ayırtmışlardı. İçeri girer girmez yüzeysel bir hâl hatır ve
rahatsızlığımla ilgili bir anamnez aldıktan sonra tekrar kalp enzimlerimin
durumunu görmek için kanımı aldılar. Bu arada muayene masasında EKO ile
kalbimin odacıkları ve kapakçıkları gözden geçiriliyordu. Görüntülemeler
sonrası kalbin çalışmasıyla ilgili bir sıkıntı olmadığını söyleyerek bekleme
salonuna aldılar. Bir süre bekledikten sonra kalp enzimlerimin önceki güne göre
on kat arttığını öğrendim. Tekrar çekilen EKG şeridinde kalp kriziyle ilgili
bir emare yine de yoktu.
Klinisyen: “Dr. Bey senin de gördüğün gibi
kalbinin stresiyle ilgili (Troponin I gibi) bazı enzimlerde yükseliş var, bu
durumda koroner anjioyografi yapmamız gerekir; koroner damarların tıkanıklığı
durumunda stent gerekebilir, biliyorsun bunun ayrıca bir maliyeti olacaktır. Bu
işlemlerimize evet diyecek misiniz?” diye açıklayıcı bir soru sordu. Bu durumda yapılan işlemlerin hayati riskini
de hesaba katarak ve gelecekle ilgili umutların üzerine geçici bir tente
çekerek evet demek farklı bir duygu durumudur. Bilin isterim! Uzman’ın bütün
söylediklerine onay verdikten sonra yarım saatte gereken hazırlıklar yapılıp
kendimi bir sedyenin üzerinde buldum. Bu hasta sedyesi süslü ve donanımlı olsa
da hiç yabancısı değildim, acil kliniklerde çalıştığım yıllarda hep haşır neşir
olmuştum. O sedyelerin üzerinde ne bağırışları ne ağlamaları ne umutsuzca
bekleyenleri ve ne konversiyon reaksiyonları görmüştüm.
Bir sevimli
hasta bakıcısının ıslıkları eşliğinde hastanenin beşinci katından asansörle zemin
altı katına iniyordum. Nihayet bana koroner anjiyografi uygulayacak ekip hazır.
Bu ekibin başındaki kişinin
önceden tanıdığım bir kişi olması
beni bir nebze de olsa rahatlatıyordu.
Koroner
Anjiyografi ünitesinde müdahale masasında sağ kasığımdan özel bir kateterle
femoral artere girildi. Uygulayan uzmanı bilmem, ama benim kafam acabalarla
dolu bir durumda canlı canlı heyecanla yapılanları izliyordum. Oysa iki gün önceye kadar hiçbir hastalık
durumum olmamıştı. Kısa bir süre sonra işlem sonlandırılarak veriler kâğıt
üzerine yansımıştı. Koroner arterlerden biri %30 tıkalı olup bunun kısa zamanda
hiçbir risk oluşturmayacağını ve stentin takılmasına gerek olmadığını
söylediler. Eyvallah dedim, nasıl olsa 4-5 bin TL kadar fiyatı olan bir stent
parasında kurtulmuştum. Ben bu şekilde düşünürken Aziz Bey bana yaklaşarak:
“Dr. Bey, geçmiş olsun. Anjiografin gördüğün gibi normal; ama bu taşikardinin
ilerde başına bir bela getirmemesi için ilaç stimülasyonlarıyla suni bir
taşikardi oluşturalım sonrasında da sıkıntı yaratan odağı yakalım, yani
elektrofizyolojik çalışma yapalım, ne dersin?’’ diye sordu.
Bu durumda hiçbir zaman gözlerimle rengini, şeklini göremeyeceğim kalbime uygulayacakları bu ikinci işlemin de maliyeti ve riskini biliyordum. Hekimin bilgi beceri ve samimiyetine inanan her hasta gibi tabii ki “evet” dedim. Aynı taraf kasığımın birkaç dakika önce yapılan girişimin hemen bitişiğindeki Femoral Venden kateterle girilerek, kalbimin ileti yolunda sıkıntı yaratan harici odağı Radyofrekans yöntemi ile devre dışı bırakmak için ikinci bir işlem uygulandı. Bu işlem sanırım o bölgeye uygulanan lokal anestezinin etkinliğinin süreç içinde azalması sonucu daha fazla acı vermişti. Gözlerimle kateterin ilerleyişini gördüm. Bütün işlemlerden sonra bir gece gözlem altında kalarak taburcu oldum. Taburcu işlemleri sırasında kurumun en sevimsiz birimi sizin de tahmin edeceğiniz gibi vezne birimi oldu. Bu bir yerde verilen emeğin karşılığıdır. Varsılı olan insanları pek etkilediğini düşünmüyorum ama yoksul insanlar için ikinci bir stres kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır.
Hastane maceram olduktan bu yana
yaklaşık iki ay geçti, bana verilen kolesterol düşürücü ilaçları ve
asetilsalisilik asit gibi anti agreganları doğrusunu isterseniz düzensiz
kullanıyorum. İnsanlar nedense riskli bir durumu atlattıktan sonra yeni bir
riske karşı önceden önlem alma konusunda ihmalkâr davranıyorlar. Bende olduğu
gibi.
Hastalığım sürecinde başta ailemin
bana verdiği desteğe, ilgili hekimler ve sağlık çalışanlarına ayrı ayrı
teşekkür eder, çalışmalarında başarılar dilerim.
SEVGİ VE BAĞLILIK/ Dr. Müslüm Güneş
Ah, bu aşk baharı nasıl da benziyor.
Bir Nisan gününün belirsiz ihtişamına!
William Shakespeare
Dünyanın her yerinde, sadece
dış görünüşlerine bakarak insanlar hakkında yorum yapmak, genellikle bunu
yapanları yanıltır. Günün birinde, büyük aşk romanlarında bile olmayan
sevgileri ve bağlılıkları görmek, derinden sarsarak utandırır.
Karşı cinse olan ilgim, ergenlik
dönemine kadar, genellikle ruhlarına ve gözlerindeki derin manaya âşık olmakla
sınırlıydı. Yani hiçbir beklenti olmadan, saf duygularımla severdim. Derinden
ilgi duyduğum kişiye, ona olan aşkımı da hissettirmezdim. Ergenlikten sonra
ise, biraz da dış görünüşü, jest ve mimikleri önemsemeye başladım. Bu iki
dönemin ortak yanı, güçlü bir şekilde bağlandığım kadınların, bu durumdan
haberdar olmamalarıydı. Yani sizin anlayacağınız, iflah olmaz bir platonik[1] âşıktım.
Aşk ve
derin sevgi, kişinin hayatını tehlikeye atacak boyutta olabilir bazen. Yani
insan sevdiği kişi yaşasın diye, hayatını ortaya koyabilir. Saf duygularla
sevmek, çıkarsız ve karşılıksız sevmektir. Yeri gelmişken, yaşadığımız
coğrafyada bir gelenek olarak ortaya çıkan “Kız kaçırma” olayına değinmek
istiyorum. Öncelikle şunu belirtmek isterim; Bu kavram, ifade ediliş şekline ve
bir başka arkaik gelenek olan “Ala
kaçuu”
kavramına tezat olarak bireylerin gönüllü birlikteliğine dayanmaktadır.
İçinde
yaşadığımız coğrafyada, evlilik çağına gelmiş kadınlarla, öncelikle amca
oğullarının evlenmeye hakkı vardır. Eril
bu uygulama sonucu kadın amca oğlunu eş olarak kabul ederse, hiçbir sorun
olmadan evlilik bağı ile bir araya gelirler. Ama kadın, başka birini seviyorsa,
işte o zaman kızıl kıyamet kopar. Hatta onu isteyen akrabasını kabul etmeyip başkasına
kaçarsa, işin içine ölüm bile girebilir. Oysa bir insanın evleneceği kişiyi seçmesi
çok doğal değil midir[2]? Daha
önemlisi bu “kaçma” eylemi erkek egemen geleneklere karşı bir baş kaldırı
biçimi değil midir? Burada bu anlatılanlarla paralel bir durumu sizlerle
paylaşmaya çalışacağım.
İç
hastalıkları uzmanlık öğrenimimi, Diyarbakır’da, Dicle Üniversitesinde
tamamlamıştım. O günlere ilişkin çok sayıda anım var tabii ama, Nefroloji Kliniğinde
gördüğüm bir hastamın yeri apayrı. Acil servise, bulantı, kusma, baş ağrısı,
idrar yapamama nedeniyle başvuran ve tansiyon yüksekliği, böbrek
fonksiyonlarında bozulma saptanan elli yaşında bir kadın, kliniğimize yatırılmıştı.
Hastanın takip ve tedavi görevi klinik şefi tarafından bana verilmişti. Leyla
hanım, simsiyah saçları, hoş bakışlı masmavi gözleriyle, yaşından beklenmedik güzellikteydi.
Çok konuşmazdı, sadece gerektiğinde birkaç kelime ile derdini anlatırdı.
Yanında, eğitimli olduğu anlaşılan bir genç ve Leyla hanıma göre yaşlıca bir adam
vardı. Oğlu olduğunu öğrendiğim genç, Leyla hanımın hastalığı konusunda epey
bilgi vermişti. Peki yaşlı adam kimdi? Meraklı bir insan olduğumdan hemen
öğrendim. Yaşlı adam, Leyla hanımın kocasıydı. Nasıl olabilir diye düşünürken, çocukluğumun
bakışını yakaladım yaşlı adamda. Eskiden, bir kızdan hoşlandığımda, ona nasıl
bakıyorsam, yaşlı adam da aynı öyle bakıyordu eşine. Saf, temiz ve masum
bakışları nerde görsem tanırdım. Bir insan masum duygularla severse birini, yaş
farkı sorun olmaktan çıkabilir bazen.
Leyla hanıma daha önce tansiyon
yüksekliği nedeniyle tedavi verildiğini, ama ilaçlarını düzenli almadığını
öğrendim. Tam bir klinik muayene, kan tahlili ve görüntülemeden sonra, Kronik
Böbrek Yetmezliği tanısı konuldu. Birkaç seans hemodiyaliz, kansızlık ve kemik problemleri için verilen
tedaviler sonunda geçti şikâyetleri. Ancak, ya kadavradan ya da yaşayan bir
yakınından - tabii doku uyumu varsa- böbrek nakli gerekiyordu. Kendisine ve
yakınlarına anlattım bu gerekliliği. O esnada gözlerim sadece Leyla hanımın
kocasına bakmaktaydı. Hiç tereddüt etmeden hemen öne atılıp, böbreğini
vereceğini ve gerekirse canını bile feda edebileceğini söyledi.
Evet!
Birdenbire Leyla hanımın eşi Hasan amca gözümde çok büyüdü. İşimiz gereği,
birçok insan profili ile karşılaşıyoruz. Genellikle, hastanın ailesinden uygun
organ donörü bulmak zordur. Ya kronik hastalıkları vardır ya da gönüllü
değillerdir. Hasta yakınlarına organ nakli anlatılınca, önce şok geçirir gibi şaşırırlar,
sonra, organ vericisi olma gündeme gelir ve genelde bir kaos takip eder bu
durumu. Süreç böyle ilerleyince, hasta ortada kalır ve ömür boyu haftada üç kez
hemodiyalize girmesi gerekir. Ama bu sefer öyle olmadı. Hasan Amca, hiç kimseye
işi bırakmadan, kendini bir kahraman gibi öne attı. Açıkçası, çok
duygulanmıştım.
Bir ara, Hasan Amca ile yalnız
kaldık. Sohbet ettik biraz. Doğrusu, fiziksel olarak gayet güçlü görünen Hasan
Amcanın iç dünyası şaşırtmıştı beni. Eski günlerini, çok da samimi bir şekilde
anlattı bana. Yıllar önce, bir kızı ölesiye sevmiş. Kız da onu seviyormuş. Ama
ikisini birbirlerine uygun görmedikleri için, amcasının oğluna vermişler. Hasan
amcaya kavuşamayınca, sonunda intihar etmiş kız. Hasan Amca, sevdiğini
kaybetmenin acısı ve tuhaf suçluluk duygusuyla depresyona girmiş, uzun yıllar
kötü hissetmiş kendisini. Bu olayları anlatırken, Hasan Amcanın gözünden yaşlar
boşalıyordu. Ben de çok etkilenmiştim aslında ama, sadece ona bir mendil vermekle
yetindim.
Hasan amca, yaklaşık otuz beş
yaşına kadar, hiç evlenmeyi düşünmemiş. Ta ki Leyla hanım ile karşılaşıncaya
kadar...
Leyla hanım, amca oğlu ile zorla
evlendirilmek istenen bir komşu kızıymış. Leyla hanımın asıl sevdiği kişi ona
sahip çıkmayınca, hiç hesapta olmayan Hasan amca, onu bu zor durumdan kurtarmış.
Aralarında on beş yaş fark varmış. Biliyorum size garip gelecek ama sonrasında
aralarında duygusal bir ilişki de başlamış. Hasan amca belki de, canına kıyan
sevdiğine yapamadıklarını Leyla hanım için yapmak, tüm sevgisini ona aktarmak
istemişti.
Hasan Amca, Leyla hanım için gene
her şeyi yapmaya hazırdı. Yapılan tahlillere göre herhangi bir hastalığı yoktu
ve her iki böbreği çalışıyordu. Ayrıca, Leyla hanım ile Hasan amcanın doku
uygunluk antijenleri ve kan grupları da aynıydı. Bu güzel haberi vermek için, bana
göre büyük ve büyülü bir aşkın parçası olan Leyla hanım ile konuşmaya gittim.
Hasan
Amcanın hikayesi hem iyi hem de kötü bitmişti. Peki Leyla hanım ne yaşamıştı?
Konuya nasıl gireceğimi bilmediğimden, önce ona son durumu hakkında bilgi verdim
ve şanslı olduğunu söyledim. Hasan amcanın onu çok sevdiğini ve böbreğinin tam
olarak uyduğunu söyledikten sonra, duygularını öğrenmek istedim. Bana kısa
cümlelerle çok mutlu olduğunu ifade etti. Ama benim niyetim farklıydı.
Birdenbire, Leyla hanıma onu çok seven Hasan Amcayı anlatmasını istedim. Yani
evde nasıl bir insan olduğunu, kavga edip etmediklerini sordum. Önce bir iki
cümle çıktı ağzından. Onun melek gibi bir insan olduğunu, karıncayı bile incitmeyecek
kadar asil bir yüreğinin olduğundan bahsetti. Hiç kavga etmediklerini,
kendisinin dönem dönem Hasan amcaya küstüğünü söyledi. Ama Hasan amcanın altın
gibi olan yüreği sayesinde küslüklerinin hemen bittiğini de ekledi. Leyla
hanım, daha da rahatlamış olduğu için, ona en önemli soruyu sormaya karar
verdim. Onun böyle bir sevgi ve altın bir kalbe sahip olan Hasan Amca ile nasıl
tanışıp evlendiğini sordum. Bu hikâyeyi bir de ondan dinlemek istiyordum. Sorumu
dinledikten sonra, önce derin bir iç çekti. İlk defa gözlerimin içine baktığını
fark ettim. Bana, kendisiyle çok ilgilendiğim için teşekkür ettikten sonra,
anlatacağı şeyin aramızda kalması için söz aldı benden. Hikayesine başlamadan
önce, mahcup bir genç kız edası vardı. Yıllar önce yirmili yaşlarda bir gençle
birbirlerini çok sevmişler. Ama Leyla hanım, amcasının oğlu ile evlendirilmekten
kurtulmak için, kendisini kaçırmasını istediğinde, bu genç çok korkmuş ve geri
çekilmiş. Sevdiği kendisine sahip çıkmadığı için, evde kendisini öldürme planı
yaparken[3], ona mucize
bir elin dokunduğunu söyledi. Mucize elin sahibinin Hasan amca olduğunu
anladınız tabi ki!
Leyla hanım, zaman içerisinde
Hasan amcanın altın yüreğini daha derinden kavrayınca ona deli gibi âşık olmuş.
İkisi birbirine çok bağlanmış ve bu hayatta birbirlerini tamamladıklarını
söylemişler. Yetiştirdikleri iki oğullarına ve üç kızlarına ideal bir anne ve
baba olmuşlar. Kızlarını sevdikleri kişilerle evlendireceklerine dair yemin
etmişler.
Onu
dinlerken ister istemez “Selvi
Boylum Al Yazmalım” filminde geçen şu replik geldi aklıma: “Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti.”
Bir insanın tüm umutları bitmişken ve ölmek üzereyken, birisinin onu kurtarması
ve onu bu dünyada her zaman iyiliklerle ödüllendirmesi kadar güzel ne olabilir?
Gerçek hayatta insanların yüzü her zaman gülmez. Ama bazen de hayat, hiç
beklemediği anda ödüllendirebilir kişiyi. Evet, en sonunda Leyla hanım ile
Hasan amcayı, organ naklinin yapıldığı Malatya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesine
sevk ettik. Nakil işlemi başarılı bir şekilde yapıldı. Hemodiyaliz işleminden
kurtulan Leyla hanım, üç ayda bir düzenli olarak kontrole gelmekte ve
ilaçlarını gerektiği gibi kullanmaktadır. Hasan amcanın da önemli bir sağlık
problemi olmadı neyse ki. Halen bir kahraman gibi aramızda.
Eğer
bir insan bir şeyi çok istiyorsa; bunun için her şeyi göze alması gerekir. Ünlü
aktör Mel Gibson’un başrolde oynadığı Cesur Yürek’te, filmin kahramanı bir taş
atma oyununda, başarılı taş atışı yapan arkadaşına şöyle sesleniyor. “Biz şu an
oyun oynuyoruz, bu yaptığın şeyi gerektiği zaman da yapabilir misin?” Önemli
olan, gerektiğinde, insanın sevdiği için, aşkı için, inandığı evrensel değerler
için, canını bile ortaya koyabilmesidir, Hasan amca gibi.
Anlatılan bu son enstantaneden sonra bu metni
şöyle nihayete erdirmek istiyorum. Dünyanın her yerinde organ nakli önemli bir
sorun gibi gözüküyor. Ülkeler, organ nakli sorununu acil bir durum gibi görüp,
ilköğretim çağından itibaren, bilimsel ve dini eğitimin bir parçası haline
getirmelidirler. Organ bağışının desteklenmesiyle, kadavradan organ nakillerinin
artışı, sorununun önemli bir çözüm kaynağı olacaktır.
[1] Bu kavram Tolstoy’un
ölümsüz eseri Anna Karenina romanında da bahsettiği gibi Platon’un “Şölen” adlı
eserinde temellenmektedir….
[2] Michel Foucault Deliliğin
Tarihi’nde paralel fikirleri savunduğu için polis
komutanı tarafından sorgulanan bir on dokuzuncu yüzyıl kadınından
bahsetmektedir.
[3] Orhan Pamuk “Kar
Romanında” benzer bir durumu farklı bir açıdan ve oldukça vurucu bir biçimde
şöyle özetlemektedir: “Uyku hapıyla intihar eden kızlar gizlice ölürlerken bile
odalarını bir başkasıyla paylaşıyorlardı. Batı edebiyatı okuyarak, İstanbul'da
Nişantaşı'nda yetişen Ka, kendi intiharını her düşünüşünde bunu yapmak için
bolca zamanı, yeri, kapısını günlerce kimsenin çalmayacağı bir odası olması
gerektiğini hissederdi.”
*COVİD-19 nedeni ile yaşamını yitiren tüm sağlık çalışanlarının anısına saygılarımla…
YALNIZLIĞIN GÜNCESİ/Narin GÜNDOĞUŞ
Yeni evine yaklaşık altı ay önce taşınan Hazal, bir işyerinde yarı
zamanlı olarak işe başlamıştı. Ailesi ile aynı şehirde olmasına rağmen tek
başına yaşıyordu.
Marketten döndüğü bir gün karşı dairede oturan teyzeyle
karşılaşmış, havadan sudan konuşurlarken oğlu Ahmet ile birlikte yaşadığını
öğrenmişti. Evin dış kapısını açtığı bir sabah genç adam ile göz göze gelmiş,
günaydın demişti. Masmavi gözlerinden etkilenen Ahmet ise o andan sonra her
fırsatta Hazal’ı görebilmek için yakın takibe almıştı. Bu sabah da, diğer
günlerde yaptığı gibi evden ayrılışını görebilmek için çalar saatini yediye
ayarlamıştı. Uyanır uyanmaz kapının dürbününden bakmaya başladı.
‘‘Dün giydiği o gök mavisi
elbisesini yine üstünde görsem keşke. Gözlerinin güzelliğini ortaya çıkartıyor.
Tam vaktinde çıkar şimdi. Yahu, bir insan bu kadar mı dakik olur? İşte, açtı
kapıyı! Tanrım, nasıl da güzel ve alımlı! Daha spor giyinmiş bugün, onu
izlediğimi fark ediyor mu acaba?’’ diye aklından geçirdi.
‘‘Kahvaltı hazır. Hadi gel oğlum.’’
Annesinin sesini işitince, Hazal’ın
duymasından endişelenerek cevap vermedi.
Salgının ortaya çıkmasıyla koronaya
yakalanan babası vefat etmiş, kısa bir süre sonra da Ahmet işini kaybetmişti.
Geçimlerini, babasının emekli maaşı ile sağlamaya başlamışlardı. İçinde
yaşadıkları bu ev de olmasa ne yapacaklardı? İyi ki şu halimi babam görmedi
diye düşündü. Adamcağız oğlunu okutmak için yıllarca didinip durmuş, ömrünü
çalışmakla tüketmişti. Hayalini kurduğu, mutlu ve dingin günleri ileriki
yıllara ötelemek zorunda kalmıştı. Göçüp gitmesine yol açan virüs, geride
yaşanmamış bir hayat bırakarak geleceğe dair planları da beraberinde
götürmüştü.
Dışarı çıkmadan, işsiz, parasız evde
kalmak zoruna gidiyordu Ahmet’in. Eli kolu bağlı çaresizce durmak canını
sıkıyordu. Bazen daralıyor, annesi ile gereksiz laf dalaşına giriyor, bağırıp
çağırıyordu. Sonra pişman oluyor, hiç kırılmayacak bir kısır döngüdeymiş gibi
aynı davranışları tekrarlayıp duruyordu.
Annesinin yeniden seslenmesi ile
dağıldı düşünceleri, mutfağa geçti.
‘‘Aslında kahvaltıdan önce bir kahve
içseydim keşke, hâlâ kendime gelemedim’’ diye söylendi.
İşitmemiş gibi oralı olmadı annesi
ve çay bardağını doldurmaya devam etti. Alelacele bir şeyler yiyip masadan
kalktı ve fırtınalar içindeki ruhuna sığınak olan odasına geçti. Geç yatıp
erken kalkıyordu, yatağına uzandı ve yeniden uykuya daldı. Kapı zilinin çalması
ile uyandı. Teyzesi, haftanın birkaç günü öğlene doğru onlara uğramayı
alışkanlık haline getirmişti. Ona hoş geldin dedikten sonra hazırladığı kahve
ile odasına geri döndü.
İki kız kardeş bir araya
geldiklerinde ilk konu her zaman Ahmet oluyordu.
‘‘Abla bilmiyorum, ne yapacağım,
yansıtmamaya çalışıyorum ama onu bu halde gördükçe içim parçalanıyor. Hiçbir
şey yapmıyor, iyice içine kapandı, arkadaşlarıyla telefonda bile görüşmüyor.
Depresyona girdi galiba. Yapılan tüm uyarılara ve koronaya yakalanma riskine
rağmen değişiklik olsun diye dışarı çık artık diyorum. Bazı
günler hiç sebep yokken kızıyor, bağırıyor bana. Anlayışlı olmaya çalışıyorum
ama ben de bir yere kadar dayanabiliyorum. Tüm bunlar yetmezmiş gibi ne
zamandır da karşı komşumuzu sabah öğle izlemeye başladı, oğlum adına utanıyorum
valla!’’
‘‘Hadi kalk bacım, dışarı çıkalım.
Biraz uzaklaş evinden, bir erkeğin devamlı evde olması insanı bunaltır. Benimki
emekli olduktan sonra az çektirmemişti bana. Ayol her şeye karışırdı, kırk
yıldır yaptığım işleri öğretmeye çalışıyordu, yok böyle değil, şöyle
olmalıymış.’’
‘‘Haklısın abla, gidelim bir an
önce. Zaten zaman su gibi geçiyor, sokağa çıkma yasağı başlamadan evlerimizde
olalım. Sen mantonu giyerken ben de çıkacağımızı haber vereyim.’’
‘‘Yavrum, teyzenle birlikte dışarı
çıkıyoruz, biraz hava alıp geleceğim.’’
‘‘Tamam, yalnız anahtarı al yanına,
tekrar uyurum belki.’’
Evde tek başına kalınca yatağından
kalkıp pencereden dışarıya baktı, etrafı izleyerek vaktin geçmesini umdu. Az
sonra aşağıda anne ve teyzesini gördü. İlerlemiş yaşlarına rağmen ne de çabuk
inmişlerdi! Arkalarından bakınca kardeş oldukları belliydi. Alt katlarında
oturan yaşlı kadın, eski zamandan kalma bir pazar filesi ile karşıdan
geliyordu. Kimsesi olmayan yalnız bir kadındı. Annesi ile karşılaşınca
konuşmaya başladı. Ne anlatıyordu acaba? Bir yandan da çaktırmamaya çalışarak
Ahmet’in penceresine doğru bakıyordu. Görünebilir kuşkusuyla tül perdeden geri
çekildi ve yatağına uzandı yeniden, boş gözlerle hiçbir şey düşünmeden boyası
dökülmüş tavana bakmaya başladı. En son babasıyla birlikte boyadığını
hatırladı. Üzerinden çokça zaman geçmişti, her baktığı yerde onunla ilgili bir
anı yeniden hayat buluyordu. Eskiden bu kadar geçmişe dalmaz ve özlem duymazdı.
Keşke babam, hayattaki tek dayanağım burada olsaydı, diye düşündü yüreğindeki
acıyla. İnsan sevdiği birini
kaybettikten sonra nasıl toparlanabiliyordu? Zaman, gerçekten de her şeyin
ilacı mıydı? Daha ne kadar sürecekti sonu gelmeyen bu bekleyiş?
Düşüncelerinin sessizliğini
dışarıdan gelen çocuk sesleri bozdu. Ahmet’e göre hiç kimsenin salgını taktığı
yoktu. Şu kış mevsimi gelse de çocuklar evlerine kapansalardı. Didişmelerinden,
gürültü yaparak merdivenlerden inip çıkmalarından usanmıştı. Bir de o bücür
boylarıyla ana avrat küfretmiyorlar mı, şaşıp kalıyordu hallerine. Oysa babası
hiç şikâyet etmezdi. Çocuk seslerinde hayatı bulduğunu söylerdi. Yine biri
diğerini dövüyor galiba. Hah, bir anneler eksikti, onlarda gelince kadro
tamamlandı, başlarlar şimdi tartışmaya. Çocukların kavgalarına yetişkinlerin
karışmasını anlayamıyordu, küçücük yaşlarında kendi haklarını aramayı
bilmeliydiler, yoksa ne zaman öğreneceklerdi?
Hazal’ın geliş vakti yaklaşınca,
yolunu gözlemek için tekrar pencereye yöneldi. Dışarı bakınca çoktan işten
dönmüş olduğunu ve acemice karşıdaki bakkalın önüne arabasını park etmeye
çalıştığını gördü. Dükkânın önünde uzanmış olan bakkalın köpeği, araba durunca
aniden ayağa kalktı ve arka tekerleğe işedi. Yandaki dikiz aynasından vaziyeti
görünce şaşkınlıktan donakaldı Hazal. Bakkal içeriden koşarak geldi, pis pis
sırıttı ve arabanın penceresine uzanarak bir şeyler söyledi. Araçtan inerken
Hazal’ın da karşılık verdiğini görünce sinirlendi Ahmet. ‘’Yavşak herifin teki,
ne konuşuyorsun onunla!’’ diye kendi kendine söylendi. Çevrede bulunan erkeklerin
gözü her daim Hazal’ın üstünde, özellikle de bakkalın. Şu anda da kendisine
yönelen bakışlardan rahatsız olduğu belli, bir an önce uzaklaşmak ister gibi
hızlı adımlarla apartmana yöneldi.
Birkaç dakika sonra bir çığlık geldi
alt katlardan, ses o kadar yüksek ki evin içinden atılmış gibiydi. Tüyleri
diken diken oldu Ahmet’in. Meraklandı, aşağı inmek için evden çıktı acelece,
maskesini takmadığını fark edince geri döndü. Vazgeçti inmekten ancak gelen
seslerle merakına yenildi. Maskesini takarak tekrar çıktı. Binanın içi mahşer
kalabalığıydı, sanki herkes dünden o çığlığın atılmasını bekliyordu. Bu kadar
çok insan yaşıyor muydu burada diye düşünmeden edemedi. Kim evdeyse büyük,
küçük demeden üşüşmüştü merdiven boşluğuna. Maske takılmış, takılmamış kimsenin
umurunda değildi, herkes iç içeydi. Kendisinden ziyade annesi için kaygılandı,
kocasından sonra bir de evlat acısı yaşamasın diye mesafe bırakmaya çalıştı
insanlarla arasına.
Çaktırmadan penceresine bakan
ihtiyar kadın binanın girişinde baygın yatıyordu. Filesinin yanında alışveriş
poşetini de görünce, annemden ayrıldıktan sonra başka bir yere daha uğradı
herhalde diye aklından geçirdi. Başucunda ise Hazal vardı, panik içinde
elindeki şişeden yüzüne su serpiştiriyordu. ‘‘Çabuk kolonya, kolonya!’’ diye bağırıyordu
etrafındakilere. ‘‘Hemen getiriyorum’’ diyerek gitti biri. Kalabalıktan bir
adam telaşla bağırdı, ‘‘ambulans çağıralım!’’ Telefonu elinde olan bir başkası
112 acil çağrı birimini aradı, hastanın durumu hakkında bilgi verdikten sonra
adresi söyledi. Çocuklara gün doğmuştu, sevinç içinde oradan oraya zıplayıp
duruyorlardı. Ambulans çağıralım diyen adam çocuklara dağılmaları için bağırdı,
maske takmayanları ise evlerine dönmeleri için uyardı. Çoğunluk kaldı, sadece
birkaçı gitti.
Herkes olanları üzüntüyle izlerken,
yolunu dört gözle beklediği kadın karşısında heyecandan kalbi yerinden
fırlayacakmış gibi eli ayağı birbirine dolanan Ahmet, en sonunda dayanamadı ve
‘‘ne oldu?’’ diyerek titrek bir ses ile sordu. Rengi daha da koyulaşmış
gözleriyle endişeli bir bakış attı Hazal fakat ağzından tek kelime çıkmadı.
Yanıt gelmemesi üzerine bir başkası tekrar sordu, ‘‘e neler oldu,
anlatsanıza!’’ Eline uzatılan kolonya ile kadını ayıltmaya çalışırken bu defa
konuşmaya başladı, ‘‘ah teyzeciğim, gözlerini aç lütfen. Korkudan bayıldı
zavallıcık. Benden az sonra apartmana girdi, merhabalaştık, hal hatırımızı
soruyorduk. Meğer girişte pusu kurmuş bekliyormuş şerefsiz, fark edemedim,
teyzenin geldiğini gördü zaar. Bir anda iterek elindeki cüzdanı alıp kaçtı.
Çığlık atmanın dışında bir şey yapamadım, tüm bedenim titredi. Çevredekiler
peşinden gitti, umarım ellerinden kaçırmazlar, yakalayıp getirirler.’’ Tam bu
sırada koşmaktan nefes nefese kalarak kalabalığın yanına vardı bakkal, ‘‘çita
gibi koşuyordu şerefsiz!’’ diyerek hırsızı yakalayamama nedenini açıkladı. Onca
insanın içinde, özellikle de Hazal’ın yanında kahramanlık yaparak gözüne
girmeye çalışıyordu.
Yaşlı kadın yavaş yavaş ayılmaya
başlamışken çalan siren sesi ile ambulans geldi. Beyaz tulumlar içinde iki kişi
indi içinden. İlk müdahaleyi yaptıktan sonra hastaneye götürmek istediler.
Gitmeme gerek yok dese de dinlemediler ihtiyarı. ‘‘Kimsen yok, ben de seninle
geliyorum’’ dedi Hazal. İnsanların koronaya yakalanma korkusuyla hastaneden
uzak durmaya çalıştığı bu dönemde, yardım için eşlik etmesi cesurca geldi
Ahmet’e.
Ambulans hareket ettikten sonra
konuşma uğultuları içinde insanlar dağılmaya başladılar. Onların arasından ağır
adımlarla yukarı çıktı. Kısa bir süre sonra da annesi eve döndü. Ahmet
yaşananları anlatınca, ‘‘vah, vah! Kadının yerinde ben de olabilirdim, bugün de
yolda karşılaştık, hatta ayaküstü sohbet ettik, umarım sağlığı yerindedir’’
diyerek kaygısını dile getirdi. Ertesi gün yaşlı kadının iyi olduğunu ve
hastaneden çıktığını öğrendiler.
Kapkaç olayının yaşandığı günün
üzerinden yaklaşık on gün geçmişti. Ahmet takibe devam ediyordu fakat üç günden
beri Hazal evine gelmemişti. Onu
görmediği ilk günden beri tasalanmaya başlamış, gerginliği iyice artmış,
annesinden sonra teyzesine de bağırmaya başlamıştı. Ne yapacağını bilmeden her
gün evin içinde dolanıp duruyordu. En sonunda dayanamadı ve annesine Hazal’ın
nerede olduğuna dair bilgisi olup olmadığını sordu. O da; ‘‘iki gün önce çöpü
döküyordum, Hazal’ın evinden elinde büyük bir çanta ile kadının biri çıkıyordu,
kim olduğunu sordum, meğer annesiymiş. Aslında sana söylemek istemiyordum fakat
kızcağız koronaya yakalanmış, öksürük ve nefes darlığı şikâyetleri ortaya
çıkınca hastaneye gitmiş, yapılan tahliller sonucunda da servise yatırılmış’’
diye yanıtladı. Ahmet, duydukları karşısında neye uğradığını şaşırdı ve derin
bir kedere büründü. Hazal’ı tekrar görebilecek miydi sorusu gece boyunca
uykusunu kaçırdı.
Ertesi gün sabah saatlerinde yine
Hazal’ın kapısının açıldığını duydu Ahmet, kalbi yerinden fırlayacakmış gibi
oldu, hemen dürbünden baktı. Orta yaşlarda bir kadın ve bir erkek içeri
giriyordu. İlk defa görüyordu bu insanları. Gidip onlara Hazal’ı sormak istedi
ancak nasıl bir tepki ile karşılaşacağını tahmin edemediğinden vazgeçti. Annesi
dışarıda olduğundan evde yalnızdı. Günün ilerleyen saatlerinde birden duyduğu
haykırışlar ile hemen dış kapıyı açtı. Sesler Hazal’ın evinden geliyordu,
oracıkta dizlerinin bağı çözüldü ve yere çöktü. Diğer bina sakinleri apartmana
yayılan bu iç parçalayıcı sesleri işitir işitmez Ahmetlerin katına doluştular
ve Hazal’ın zilini çaldılar. Hepsi o kadar endişelenmişti ki, Ahmet’in
varlığını fark eden dâhi olmadı. İnsanlar salgını, maskeyi unutarak evlerinden
fırlamışlardı. Orta yaşlardaki erkek ağlayan gözlerle açtı kapıyı. Babası
olduğunu öğrendikleri adam, daha dün Hazal ile telefonda konuştuklarını
söyledi. Kızları, ihtiyacı olan birkaç şeyi evinden istemişti. Karısıyla
beraber onları almak için dairesine gelmişlerdi. Eve varmalarının üzerinden bir
saat geçmemişti ki, hastaneden telefon ile aranarak Hazal’ın yoğun bakıma
alındığı bilgisi verilmişti. Az önce de doktoru vefat ettiğini söyleyerek acı
haberi vermişti. Adamcağız elini duvara dayamış, ayakta durmakta zorlanıyor,
güçlükle konuşuyordu. Bu sırada odadan çıkarak girişte kendini yere atan ve
elleriyle göğsüne vuran, ağıtlar yakan annesini gördüler. ‘‘Oy Hazal’ım, oy
canım kızım, kokusuna hasret kaldığım’’ sözleri orada bulunanların yüreğini
dağladı.
Ruhunun karardığını hisseden Ahmet, sessizce yerden kalktı ve yavaş adımlarla odasına geçti. Babasının kaybıyla başlayan kötü günleri düşündü. Zaten çekilmez olan hayatı, Hazal’ın ölümüyle kapkaranlık bir zindana hapsolmuştu. Yaşama gücünün tükendiğini hissederek son bir defa tavana baktı ve penceresini açarak kendini boşluğa bıraktı. Aşağı düşerken, yere değil de gökyüzüne yükseliyor gibi onu bekleyen maviliğe gülümsedi.
DİLSİZ
UŞAK*
Her çocuğun ifadesi aynıdır kapıdan girerken.
Yanaklar sarkmış, dudaklar büzülmüş, gözler koca koca açılmış. Bütün soruları
ve şakaları yanıtsız bırakırlar. Tek amaçları vardır; oradan bir an önce
uzaklaşmak! Endişelerini yatıştırmanın en iyi yolu ise, onları can evinden
vuracak bir sohbet yaratabilmek…
“Ne kadar güzel tokalar bunlar; rengârenk çok
kıskandım!”
İncecik, takati kalmamış parmaklarını önce saçlarının
iki yanına, sonra çilli burnuna götürüp “Kelebek, kelebek, ben!” dedi.
“Sen kelebeklerden daha güzelsin, biliyorsun değil mi?”
Neden kelebekli
kolyelerin süslemesi gereken çocuk boynun, dikenli bir tasma geçirilmiş gibi
kan kesiği? Neden bu ameliyat çocuk yaşamına uğramış? Neden ışıltılı geleceğin sakil
bir izle yaftalanmış? Geleceğin var mı?
Bazı sorular
sorulmamak üzere peydahlanır, uğursuz bir hırıltı dahi olamadan kendini imha
eder. Bazı soruların adil bir yanıtı yoktur.
Bazı soruların başına gelen en kötü şey cevaplarıdır. Bazı soruları
sormak çözümün başlangıcı değildir. Oysaki sormakla başlar çoğu zaman bir
düğümü çözmek. Bazı sorular soruldukça ilmek ilmek düğümlenir. Azılı bir yumruk
olup boğazına çöreklenir…
Bakışlarıyla, “Seni soru sormaktan men ederim!” diyordu
kelebeğin annesi. Tüm soruların cevabını sığdırmıştı zaten bakışlarına. Sözsüz,
hecesiz…
“Sakın sorma ne
olduğunu doktor! Ölüyor belki de çocuğum! Bilmiyor! Sakın hissettirme! Sorma!
Yaşayacak! Yaşayacak!”
Sormayacaktı elbette cevabını evvel ahir bildiği
soruları doktor… Böyle zamanlarda yüzüne kayıtsız bir ifade iliştirmeyi öğretmişti
ona seneler, tanıklıklar. Sükûtu öğretmişti...
O anki görevi son tebessümünü tüketmiş bir annenin sırtını
dönüşüne paravan olmak, bulutları sağanaklaştığında lal olmuş bir mendil vermek,
belki omzuna gösterişsiz bir dokunuş kondurmak, dikkatini kelebeklere çekmekti,
kelebek çocuğun.
Rengârenk kanatlarını çırpışını bakışlarının bile
incitmesinden korkarak sessiz, hayran uğurladı odasından kelebeği. Omuzları
çöktü, masasına yığıldı. Boğazını zehir gibi yakan acıya, bölük pörçük
lafazanlıkla ses vermişti yine. Sanki her şeyin sorumlusu fularıymış gibi, sinirli
bir hareketle çözdü, üzerime attı. Elleriyle yüzünü kapattı. Hayır, şimdi
ağlayamaya vakti yoktu! Sıradaki çilli burunludan tebessüm esirgeyemezdi.
Fuları karkasımı yaktı…
Ben Dilsiz Uşak: Ardıç ağacından yapıldım.
Ardıçkuşlarının şarkılarını sakladım gövdemde. Meyvelerimi aldı, tohumlarımı
verdi kuşlarım. Kuşlarımla çoğaldım, kuşlarımla anlamlandım, kuşlarıma
sevdalandım.
Ben Dilsiz Uşak: Bu odada yaşananların on beş yıllık
vefakâr belleği… Çocuk cıvıltılarına açtım ikinci gözümü. Çocuklarla
anlamlanıyor, çocuklara sevdalanıyorum şimdi.
O mu?
Çoğu zaman buzdan bir kalıp, yontulmamış bir mermer
gibi zırhlar, insafsız tanıklıklarını. Ya eriyerek, ya sürtünerek kaybolsunlar ister
tekinsiz yollarında. Oysaki gündeliğin başıboş bir ayrıntısında sızıverirler o güve
yeniği zırhtan acımasızca. Kimi zaman sabahın serin suyunu yüzüne çarparken kimi
zaman makyajını tazelerken karnında yumruk patlamış gibi acıyla buruşur aynadaki
silueti. “Nereden bulmuş onu bu amansız hastalık? Henüz 7 yaşında!” diyerek ses
bulur gözyaşları. Kirpiğinin ucuna konan
münasebetsiz bir kelebeği kovalar gibi, göz kırparak uçuşturmaya çalışır
zihnindeki o hayali. Sanki evladının sağlıklı olmasından utanır bazen. Ama
gider elini yüzünü öper onun. Her zamankinden sıkı sarılır. Üç sarılma fazlası
kelebek çocuğa…
Her çocuğun ifadesi aynıdır kapıdan girerken: Yanaklar
sarkmış, dudaklar büzülmüş, gözler koca koca açılmış. Bütün sorularını ve
şakalarını yanıtsız bırakırlar. Ebeveynlerinin bacaklarına yapışıp kalırlar. Tek
amaçları oradan bir an önce uzaklaşmak... Onlardaki kaçıp kurtulma arzusunu, alt
edemedikleri bir meraka dönüştürdüğünü seyretmek ise benim için günün eğlenceli
zamanlarıdır.
Halen yanaklarından korku dolu yaşlar süzülürken, hıçkırıkları
kesilmeye başlar, “En yırtıcı dinozor Allosaurus, biliyor musun?” dediğinde oğlan
çocuklarının. Oviraptor’un yumurta hırsızı olduğunu söylediğinde hak edilir bir
saygınlığı olur gözlerinde.
“Benim en sevdiğim dinozor T-Rex,” deyiverir sümüklü
burnunu çekerken en yabanisi.
“Peki, T-Rex’in üç pençeli olduğunu biliyor musun?”
diye sorduğunda, sohbetleri koyulaşmıştır epeyce.
Kız çocuklarının ise dantelli eteklerini, çantalarının
çoraplarıyla uyumunu över abartıyla. Çoğu zaman berbat giyinirler. Üstelik o
dehşet verici seçimlerine rağmen cazibesinden emin, tebaasını selamlayan prenses edasıyla
salınırlar ortalıkta. “Ben Barbie bebeklerime mavi elbise seçerdim hep,” dediğinde
“ben pembe seviyorum,” der çoğu.
Öğretmenlerine üşenmeden yazdığı mektuplar gurur verir
ilkokul çocuklarına. Ne kadar cesur davrandıklarını anlatan, imzalı, kaşeli
mektuplar yazar. “Bu mektubu kaybetme, öğretmenin izin verirse sınıfta oku. Arkadaşlarına
da anlat korkulacak bir şey olmadığını,” diyerek tutuşturur ellerine.
Mektubu en gizli anlaşmayı taşıyan Orta Çağ elçisi
özeniyle taşırlar. Yüzlerinde utangaç bir gülümseme, ağızlarını nasıl
kapatacaklarını bilemeden çıkarlar odadan:
“Çok cesur davrandın teşekkür ederim. İşte mektubun!
Peki, süt mü içersin, meyve suyu mu?”
“Süt! Çilekli
süt!”
“Hay Allah, çilekli sütümüz yok!”
Çilli burunlunun gözleri hayal kırıklığı ile büyüyüp,
boncuklaşmaya başlamaz mı?
“Aaa, bak yanaklarımda çilekler var, öpsen olur mu?”
Utangaç bir öpücükle çözülüverir bir kriz. Aydınlanmış yüzleriyle vedalaşırlar birbirleriyle.
Her çocuğun ifadesi aynıdır kapısından girerken:
Yanaklar sarkmış, dudaklar büzülmüş, gözler koca koca açılmış. Bütün sorularını
ve şakalarını yanıtsız bırakırlar.
Kimileri hariç…
Arkasına saklanacak gövde bulamayanlar…
Hıçkırıklarının sesini duyuramayacaklarını, ağlamanın kifayetsizliğini henüz
ilk adımlarını atarken öğrenenler... Vücut bütünlüğüne zarar verileceği kaygısı
kalmamıştır onlarda. Lime lime hırpalanmıştır zaten çocuk bedenleri. Onlar için
canları acısa bile, güven veren bir dokunuş en büyük lütuftur. Dokunulmayınca,
yeryüzünde var olduğunu anlamaz zira insan…
Topluca getirilirler muayeneye. Kabullü, sessiz,
tepkisiz bakışlarla girerler odaya. Biri içerideyken, diğerleri sırasını bekler
sükûtla. Çıt çıkmaz kapının arkasında. Göz teması kurmazlar asla. Bakışları çok
uzaklardadır her birinin. Işıltısı sönmüştür gözbebeklerinin.
Mavi gözleri,
beyaza yakın sarı saçları, burnundaki çilleriyle gördüğü en güzel çocuktu. Eğreti
bir kelebek konmuştu yıkanmamış saçlarına.
Güzel olmanın her
zaman biraz daha ayrıcalığı vardır. Güzel insanların başına hiçbir kötülük
gelsin istenmez. Banka kuyruğunda gayri ihtiyari sıra verilir mesela. Bir
gülüşleriyle tüm katı kuralları esnetiverirler. Manav canım kirazlardan az daha
fazlasını tartıverir onlara.
“Seni kim terk etmeye kıydı çocuk? Neden bu
sessizlik? Neden kelebekli kolyelerin
süslemesi gereken çocuk boynun dikenli bir tasma geçirilmiş gibi kan kesiği? Kim
yaptı bunu sana? Neden bakışın bu kadar ulaşılmaz? Neden ışıltılı geleceğin
sakil bir izle yaftalanmış? Geleceğin var mı?”
Boynunda büyükçe bir yara vardı. Yaranın temizlenmesi
ve irinin boşaltılması gerekiyordu. Sohbet etmek, gözlerini bir an olsun
gözleriyle buluşturmak, yüzünde azıcık neşe görmek isterdi aslında. Ancak ne
kelebeklerden ne renkli çoraplardan ne de en güzel Barbie’nin hangisi
olduğundan bahsedebilirdi. Ne sınıfında okunması için öğretmenine mektup
yazabilirdi ne çilek deyip yanağını uzatabilirdi. Ne söylese, ne yapsa kelebek
çocuğun ıssız, uzağa mıhlı bakışlarında kaybolacaktı, sırnaşık bir sırıtış gibi
yüzünde donacaktı.
“Hadi bakalım, şu yaranı temizleyelim güzelce. Daha
fazla iltihap kapmasın.”
Tepkisiz çıktı sedyeye kelebek. Dokundukça kanatlarındaki
renkleri dökmesinden korkar gibi hafif hafif yarayı temizledi doktor. Yaraya
sürülen dezenfektanlar canını yakıyordu. Gözlerini yumdu sıkıca, sessiz bir
damla süzüldü gül güzeli yanaklarından.
Sedyede metanetle uzandıkça, sanki doktorun canı
yanıyordu onun yerine. Apseyi boşaltması güçleşiyordu. İçinden yükselen isyanı
taşıyamaz olmuştu, elleri titremeye başlamıştı. Atamadığı çığlığı atmak
istiyordu kelebeğin yerine. Çığlık çığlığa ağlayarak oradan kaçmak!
Biraz ara verdi, oyalandı, sakinleşti.
Nihayet bisturiyle yarası açıldığında, tüm susmuş can
kırıklığı fışkırdı irinle birlikte kelebek çocuğun. Kulak tırmalayan bir tiz ses
yükseldi gırtlağından. Sarıldı kendi gövdesine. Sarıldı kaldı öylece… Sarıldı
kaldı…
Hiç o kadar
yakıcı, hiç o kadar sahipsiz bir çığlık duyulmamıştı bu odada. Görmeyen
gözlerini, sarılamadığı kucakları, duyulmayan çığlığını hiç unutamayacak doktor.
Biliyorum!
Ne saçını okşayabilirdi ne omzuna dokunabilirdi. Anlıyorum!
Yine yanıyordu boynu. Sinirli bir hareketle çözdü
fularını, attı üzerime. Omuzları çökkün, masasına yığıldı. Elleriyle yüzünü
kapattı. Hayır, şimdi ağlamaya vakti yoktu! Sıradaki çilli burunludan
gülümsemesini esirgeyemezdi. Bir süre kaldı öyle…
Ben Dilsiz Uşak:
Ardıç ağacından yapıldım.
O Dilsiz Doktor: Kanat çırpışlara sevdalandı.
Her konan kelebek, kuşandığından bir parça asıp uçtu
karkasımıza; kimi dinozorlu kasketini, kimi çilekli çorabını, kimi çiçekli
kolyesini. Kimi üzerinde yükte ağır, pahada ağır neyi varsa teslim edip,
çırılçıplak ve yerçekimsiz gitti bilinmeyen o yere.
“Ben bu yükü kaldıramıyorum gayrı,” dedim ona bazı
zaman.
“Omurlarım
ağrıyor,” dedi bana. “Dik ve dilsiz kalalım ama! Sessiz ve sırdaş emanetçisiyiz
göçebe tanışlarımızın. Omuzlarımızdan bastıracak kimi gölge siluetler,
omuzlarımızdan asılıp uçuşturacak kimi hercai kelebekler. Yaşamak dediğin unutamayacaklarımız
aslında…”
*Dr. Nilüfer Benal radikal boyun diseksiyonu geçirmiş 7 yaşında bir hastasından esinlenerek bu öyküyü kurgulamıştır.
Bir insan her zaman hikâye anlatıcısıdır; kendi hikayeleriyle ve
başkalarının hikayeleriyle çevrili yaşar; başına gelen her şeyi onlar
aracılığıyla görür ve hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır. Jean-Paul Sartre
Bağışıklama
hizmeti için, hizmet aracımızda hemşire Reyhan hanımla birlikte sabahın
serinliğinde yol alıyoruz. Her ikimizde sessiz ve düşünceli. Aile
hekimliğindeki on birinci yılım. Tozu dumana katarak ilerliyoruz. Acısıyla
tatlısıyla kısa metrajlı bir film gibi geçiyor gözümün önünden hayatım. Kısa bir
süre sonra köye varıyoruz. Arabanın kapısı açılır açılmaz güzel yeşil
gözleriyle tam karşımda duruyor küçük tatlı Mihrimah. Gülümsüyor tatlı ve
mahcup. İsmini ben ve Ayfer abla koymuştuk. Her karşılaşmamızda annesi, kızımın,
ismini siz bırakmıştınız diyerek söze başlardı.
Bu defa Mihrimah çok yalnız gözüktü bana. Göz göze
geldiğimiz anda yaşadığımız o acı gerçeği, güzel gözlerinde gördüm. Yüreğimde
ince bir sızı hissettim, gözlerim doldu, boğazım düğümlendi. Küçük Mihrimah da
farkında idi, hüzünle bakıyordu. Bir daha isim annesini göremeyeceğini o da biliyordu.
Bu yoğun duygu seli içerisinde bir kez daha anladım, güçlü bağlar kurmuştuk
hastalarımızla, hanelerinin birer ferdi haline gelmiştik. Bu nedenle Ayfer
ablanın yokluğunu buruk bir tebessümle hatırlayacak Mihrimah ve hayatı boyunca
güzel olarak anacak onu biliyorum.
Yıllar
önce, yüksek ateş ve kusma şikayetiyle annem, beni sağlık ocağına götürmüştü. Annemin
elinden tutmuş halsiz ve bitkin bir şekilde, ayaklarımı yerde sürükleyerek sağlık
ocağının koridorunda ilerlerken, gözüme ilişi vermişti Ayfer abla. Mesai
arkadaşları ile birlikte hemşire odasında, beyazlar içinde oturuyordu. O gün
aklıma gelmezdi sonrasında onunla mesai arkadaşı olarak, uzun yıllar birlikte çalışacağımız.
Bizim mesai arkadaşlığımız, geçmişe düşülen
dip not gibi yine aynı bölgede, aynı yerde başladı. Tuhaf bir şekilde sanki
aynı kaderi aynı kederi paylaşmışız gibi hissediyorum şimdi. Ayfer hemşire ile 2010
yılında birlikte çalışmaya başladık. Tam bir yol hikayesi oldu. Aslında
emekliliğine bir yılı kalmıştı ve kararsızdı. Aile hekimliğinde benimle çalışmaya
zor ikna oldu. Yılların yorgunluğu öyle çökmüştü ki üstüne yeniden birinci
basamakta ve kırsal bölgede çalışmak onu bayağı tedirgin ediyordu. İyi ki ikna etmişim.
Çalışma hayatımın en güzel yıllarını birlikte geçirdik ve keyifle çalıştık. Ne
yalan söyleyeyim sonrasında ikimizde kırsal bölgede çalışmayı sevdik, sevdirdik
birbirimize.
Koruyucu sağlık hizmeti vermek meşakkatli bir iş ve aynı zaman
süreklilik arz etmektedir. 1960 yılında yapılmış eski bir sağlık ocağının da
hizmet verecektik ve şartlar oldukça zorlu idi. Abartılı gelmesin size ne suyu
vardı sağlık ocağının nede doğru düzgün elektiriği. Hizmet vermemiz gereken
toplam 33 köyümüz vardı, her biri farlı uzaklıkta. Bu zor şartlarda bizleri
görevlendiren idarecilerimizin de ne yazık ki bizlere hiçbir faydaları yoktu. Yani
sizin anlayacağınız kendi göbeğimizi kendimizin kesmesi gerekecekti. Issız bir
adaya düşmüş gibiydik ve Aile Sağlığı Merkezimizin
fiziki koşulları olabildiğince yetersizdi. Bununla birlikte şartlar ne
olursa olsun eğer sizi mutlu edecek bir amacınız var ise her şey kolaylaşır ve zorlukların
üstesinden gelmek sadece bir zaman meselesi halini alır. Bu bilinçle öncelikle
çalışacağımız ortamı yaşanılır hale getirmemiz gerekiyordu. Kendi
imkanlarımızla doktoru, hemşiresi hep beraber el ele verip bütün eksiklikleri
giderdik. Aile Sağlığı Merkezini yaşanılabilir, çalışılabilir bir mekân
haline getirdik.
Türkiye de ilk Covid 19 vakalarının görülmeye başladığı andan itibaren
bizlerde Aile
Sağlığı Merkezinde pandemi koşullarına uygun şekilde çalışmaya
başlamıştık. Bununla birlikte ne yalan söyleyeyim hepimizin kafası da oldukça karışıktı.
Sosyal medyada televizyonlarda o kadar yalan, yanlış bilgi dolaşıma sokuluyordu
ki hastalarımız gibi bizlerde tedirgin ve huzursuz oluyorduk. Sağlık
yöneticileri her gün açıklamalarda bulunuyorlar ama maalesef her zaman olduğu
gibi bu mücadelenin en ön safında yer alan sağlık neferleri yani bizleri
görmezden geliyorlardı. Ekranlarda hastanelere gitmeyin Aile Sağlığı
Merkezlerine başvuruda bulunun çağrıları yapılan böylesi bir
ortamda bu ayrıştırma ve değersizleştirme hepimizi derinden yaralıyordu.
Emekliliğini
hak etmiş torun sahibi olacak Ayfer hemşire ile hep bunları konuştuk bu süre
zarfında. Konuştukça şu kanıya vardık. Bu olumsuzluklardan etkilenmeye gerek
yok hep böyleydi zaten. Bizler piramidin dibinde idik, bütün yük
omuzlarımızdaydı. Kendi doğrularımızla yolumuza devam etmemiz en doğrusu
olacaktı.
O
güne kadar yaptığımız gibi, aynı şekilde aynı programla çalışmalarımıza devam
ettik. İşini gücünü eline almış, biri erkek diğeri kız iki yetişkin çocuğu,
birde hayata merhaba demeye hazırlanan, henüz annesinin karnında bir minik torunu
vardı. Pandemi sürecinden etkilenen çocukları, “risk almaya da gerek yok, sana
ihtiyacımız var” diyerek onu emekli olmaya ikna etmeye çalışıyorlardı. Buna
rağmen Ayfer hemşire hiç geri durmadı ve hep azimli bir şekilde çalışmalarına
devam etti.
Sonbahara
girerken hizmet verdiğimiz bölgedeki köylerde de vakalar artmaya başladı. Bu
durum beraberin de karantina süreçlerini de getirmişti. Birçok köyümüz karantinaya
alınmış giriş ve çıkışlar da güvenlik güçlerince kontrol noktaları kurulmuştu. Çocukluğumda
izlediğim kovboy filmlerinden anımsıyordum. Çölün ortasındaki kasabalar gibi
ıssız ve insansız kalmış köy sokaklarında sadece kediler ve köpekler dolaşıyordu.
Hastanelerin acil vakalar dışında hizmet vermediği polikliniklerinin kapalı
olduğu bu uzun dönemde bizler hem hasta bakmaya hem de koruyucu sağlık
hizmetlerini tüm risklerine rağmen devam ettirdik. Çünkü her şeye rağmen
görevimizi eksiksiz yerine getirmemiz gerekiyordu. Karantinaya alınmış köylerde
bile birinci basamak çalışanları olarak bebekleri aşıladık, gebe takibi yaptık
yapmamız gereken görevleri eksiksiz bir biçimde yerine getirdik. Bu karmaşa ve
kafa karışıklığı içerisinde, elinde süngü ayağında çarık ile savaşan eski zaman
savaşçıları gibi bizden kaçan hatta evine almak istemeyen insanlara rağmen tüm
bunları yaptık.
Yeni
doğan torunu sonrasın da Ayfer hemşire çocuklarının ısrarlarına dayanamamıştı ve
gönülsüz bir şekilde emekli olmaya karar vermişti. Kızı yeni doğum yapmıştı
bebeğine bakması için Ankara’ya taşınmasını istiyordu Neredeyse kırk yıldır
aktif bir şekilde, severek çalışan biri için kolayca alınacak bir karar değildi.
Sevdiği bir eşyasını kaybeden çocuk gibi ne yapacağını bilmez bir halde
emeklilik hayatına başlamıştı. Böylece yollarımız ayrıldı birbirinden. Bilseydim
böyle bir sonun bizi karşılayacağını ve bu ayrılığın sonsuzluğa uzanacağını kesinlikle
engel olurdum emeklilik kararına.
Aile Sağlığı
Merkezinin rutin işlerimizi yaptığımız esnana gelen bir telefonla
Ayfer ablanın Corona virüse yakalandığı haberini aldım. Bir süre gelen haberin
tesiriyle düşünmem gerekti. Onunla en son üç gün önce temasımız olmuştu. Evinde
beraber kahvaltı yapmıştık. Bu durumda bende riskli temaslılar arasında
sayılırdım. Durumu mesai arkadaşlarıma açıkladıktan sonra Aile Sağlığı
Merkezinden ayrıldım. Ayfer abla ile pandemi sürecinde olan biteni
değerlendirirken hep şunu söylüyordum: “Bir gün bizde yakalanacağız ve
atlatacağız.” Maalesef fazla iyimser davranmışım.
Koronavirüs
ile savaşımız böyle başladı. Sonraki günlerde bu savaşın zorlu geçeceğini anlamaya
başladım. Çünkü ateşim bir türlü düşmüyordu. Öksürüğüm giderek artıyor ve eklem
ağrılarımı ancak aldığım ağrı kesicilerle hafifletiyordum. Evde, oksijen ve
steroid tedavisi dışında hastanede alacağım tedavinin önemli bir kısmını
alıyordum. Ama pek işe yaradığı söylenemezdi. Hastalık belirtilerimin başladığı
dokuzuncu gündü sanırım gelen bir telefonla aynı zamanda eşimin ablası da olan Ayfer
ablanın fenalaştığı ve hastaneye yatış yapılması gerektiği öğrendim. Otuz sekiz
derece ateşle yatağımdan kalkıp telefona sarıldım. Onu yatıracağımız hastane
ayarlamamız gerekiyordu. Maalesef vakalar o kadar artmıştı ki, boş yatak bulmak
neredeyse imkansızdı. Birkaç telefon görüşmesinden sonra özel bir hastanede güç
bela bir yatak ayarladık.
Çaresizliği
öfkeyi korkuyu aynı anda hissettiğim ender anlardan biri idi. Gece saat on bir
gibi doktor arkadaşım aradı. Ayfer ablayı yoğun bakıma kaldırdıklarının
haberini verdi. Oksijen saturasyonu yüzde altmışlara düşmüştü. Umutsuzluk ve
çaresizliği iliklerime kadar hissettim o anda. Yaptığım yanlıştı biliyorum ama
daha fazla bekleyemezdim. Yanlış olduğunu bile bile kalkıp hazırlandım, N95 maskemi,
eldivenimi taktım ve arabaya binip hastaneye gittim. Ayfer abla yüz üstü
yatırılmıştı yatağa, yüzünde yüksek basınçlı oksijen maskesi vardı. Zor nefes
alıyordu. Gözümdeki bir damla yaşla bir tek şunu söyleyebildim: “İyi olacaksın
Ayfer abla sakın pes etme…”
Ertesi gün ateşim otuz dokuz buçuk dereceye çıktı. Oksijen saturasyonum
da doksan üçün altına düştü. Evde aldığım tedaviler pek işe yaramamıştı. Benim
içinde hastaneye yatışın yolu gözükmeye başlamıştı. Sanki sonu belirsiz bir
yola çıkıyormuşum hissiyle yatağımdan kalktım ve hazırlanmaya başladım. Aynı
korku ve tedirginlik eşime ve çocuklarıma da sirayet etti. Çünkü yakın
çevremizde de bu virüs nedeniyle vefat eden tanıdıklarımız, dostlarımız olmuştu.
Bu yoğun duygular içerisinde aileme sarılamadan dokunamadan uzaktan el
sallayarak vedalaştım. Bu sürecin en dayanılmaz ve tarifi imkânsız anı bu idi
benim için.
Hastanedeki ikinci günümde yapılan
tetkiklerde akciğer tutulumunun daha da yaygınlaştığı ve vücuttaki
enflamasyonun göstergesi olan kan değerlerinin, artış eğiliminde olduğu
tarafıma iletildi. Sol akciğerim çekilen grafide neredeyse tamamen görünmez hale
gelmişti. Yani işler iyiye gitmiyordu. Zor anlarda insan bir umuda sarılmak
ister, bir umut ışığına ihtiyaç duyar. O umut yanı başımda tedavimi düzenleyen
doktor arkadaşımdı. Dr. Levent Akyıldız hocamda hastalığı yakın zaman da ağır
şekilde atlatmıştı. Buna rağmen şimdi tam karşımda duruyor ve tedavimi
düzenliyordu. Şanslı idim herhalde diye düşünüp kendimi teselli etmeye
çalışıyordum. Bu hastalıkta şansa da ihtiyaç vardı. Çünkü doğru zaman da
gerekli tedavinin başlanması çok önemli idi.
Hasta yatağında burnumda oksijenle
yattığım yerden “Ayfer şansız olanlardandı herhalde” diye düşünüyordum. Evet şansızdı.
Biraz geç kalmıştı tedavi için. Çünkü hastalık sürecinin kritik kısmını evde
verilen tedavi ile geçirmeye çalışmıştı. Bu süre zarfında akciğerlerindeki
tulum olabildiğince yaygınlaşmış ve hastalık tablosu ağırlaşmıştı. Ben böyle
düşünürken birden kapı açıldı, hastanede çalışan bir hemşire arkadaşımız içeri
girdi. Beni sormasına müsaade etmeden Ayfer’in durumunu sordum. Nutku tutuldu
sanki bu ani sorgu karşısında. Titrek sesi kaçamak bakışları her şeyi
anlatıyordu. Bir şey söylemesine gerek kalmamıştı. Ayfer ablamı kaybetmiştik. Bana
yıllar gibi uzun gelen kısa bir sessizlikten sonra gözlerimden yaşlar boşalmaya
başladı. Zor nefes alıyordum zaten daha da nefessiz kalmıştım. Bu yoğun duygu
selinden sonrasını hatırlamıyorum.
Hastane odasında yattığım yerden camdan dışarısını izliyorum. Hayatın
aktığı gibi cadde de akan araba trafiğini seyrediyorum Yüreğimde derin mi derin
ince bir sızı ile geçmiş on yılı anımsıyorum. Beraber yürüdüğümüz bu yol
hikayesinde akrabalığı ve mesai arkadaşlığını dostluğa ve arkadaşlığa
dönüştürmeyi başarmışız diye düşünüyorum. Şu anda hastane odasındaki cama
akseden hüzünlü bir tebessüm şahitlik ediyor geçmişte yaşadığımız acı tatlı
günlere…
Yeni hemşire arkadaşımla mobil
hizmetteyiz. Küçük Mihrimah meraklı gözlerle bizleri izliyor. Minik gözleri doğduğunda
topuk kanını alan, bu yaşa kadar aşılarını yapan sevgi bağı kurduğu Ayfer
ablayı arıyor. Yanımıza her gelen öncelikle geçmiş olsun diye söze başlıyor sonra
kaybımızı en güzel şekilde yad ediyor. Ne güzel insan idi hemşiremiz ne zaman
arasak bıkmadan açardı telefonu ne sorsak usanmadan cevaplardı sorularımızı. Ailemizin
bir ferdini kaybetmişiz gibi üzüldük kahrolduk diye devam ediyor bir başkası. Gözlerim
doluyor usulca başımı yana çevirip siliyorum göz yaşlarımı. Boğazım düğüm düğüm
cevap vermekte zorlanıyorum çevremizi saran insanlara. Her gittiğimiz köyde
tekrar tekrar aynı şey yaşanıyor aynı sorular ve baş sağlığı dilekleri… Günü bu
şekilde hüzünlü ve buruk bir mutlukla tamamlayıp Aile Sağlığı Merkezine dönüyoruz.
Yeni mesai arkadaşım Reyhan hemşire; “Hocam sizi ve rahmetliyi çok seviyor
hastalarınız” diye konuşuyor. “Evet hemşire hanım kolay değil tam on yılın
emeği var sevgisi var.” diye cevap veriyorum. Sonra batan güneşin yumuşak;
sıcak kızıllığında şöyle düşünüyorum: “Gökyüzüne her baktığımda seni bize el
sallayan güzel bir melek olarak göreceğim. Ayfer abla seni en güzel halinle
hatırlayacağım ve asla unutmayacağım. Ruhun şad olsun canım Ayfer ablam.”
MELEKLER DE ÖLÜR MÜ?/ Dr. Ömer Kaya
Evet, dünyayı
sarsarak kontrol altına alan ve Avrupa’da bir gün içinde binlerce insanın
ölümüne sebep olan Covid-19’a en sonunda ben de yakalanmıştım. Oysa bana
bulaşmaması için çok dikkat etmiştim. Ama çalışma şartlarımın yoğunluğu ve bölge
insanının duyarsızlığı yüzünden hastalanmakta geç bile kaldığım söylenebilir.
İçlerinde
meslektaşlarımın da olduğu hastalar için elimden gelen her şeyi yapmaya
çalışıp, onları düzenli biçimde arayıp sorarken, şimdi sıra bana gelmişti.
İnsan
hastalandığında, yatağında çok yüce bir makama ulaşıyor ve orada bambaşka
düşüncelere dalıyor sanki. Ben de doğduğum günden bu yana olan biteni, hayatımı
sorgulamıştım.
Sekiz çocuklu
bir ailenin dördüncü çocuğuydum. Her zaman sorumluluğunun bilincinde, örnek bir
öğrenci, örnek bir insan olmaya çalışmıştım. Düşüncelerini dile getirmenin bile
iyi karşılanmadığı bir toplumsal ortamda, ben ve kardeşlerim, ideal bir insan
olmak için elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorduk. Benden bir yaş
büyük olan ablam, Lösemi nedeniyle vefat ettiğinde, iki yaşındaymış. O dönemin
tıbbi imkânsızlıklarından dolayı, hiç tedavi verilmeden eve gönderildiğini
öğrenmiştim sonradan.
Annem, canım
ablamın hastalığı sırasında, küçük kız kardeşime gebe olduğu için, babamla hastaneye
gidememiş. Bu nedenle, ablamın dargın bir şekilde ayrıldığını düşündüğünden,
ondan bahsederken göz yaşlarını tutamazdı. Bense, onun siyah beyaz
fotoğraflarına bakınca, bir meleğin insan suretindeki halini görürdüm.
Belki de,
ablamı bizden alan hastalığın tedavisini bulmaya odaklanan bir motivasyon
saklıydı içimde bir yerlerde ve bu yüzden doktor olmayı kafama koymuştum. Kim
bilir?
Evet, ablamı
yıllar önce kaybetmiştim ve sonrasında birçok insanın ölümüne şahit olmuştum. Yoğun
bakımda son günlerini yaşayan hastalarımı, güler yüzle ve mevcut durumlarını
anlama gayretiyle, ilaçlarla rahatlatmaya çalışmıştım. Şimdi ben, hasta
yatağımda, vücudumun tamamı ağrıyorken, ateşler içinde yanıyor, parmağımdaki
oksijen sensöründe, %85’lerde olan oksijen doygunluğu ve taşikardi ile ölümü
düşünüyordum.
Pandeminin
Çin’de ilk ortaya çıktığı günlerde, eşim ve çocuklarımla beraber yeni ve çok
odalı geniş bir eve taşındığımızda, odaların çokluğu şaşırtmıştı bizi. Oysa o
an, hasta yatağımda ailemden izole olmuş ve ölümün soğuk nefesini hissederken,
çok odalı evimiz bana büyük gelmiyordu artık. Taşındığımızda, yatak odasında tüm
tavanı kaplayan ve gökyüzündeki yıldızları tasvir eden lambayı beğenmemiştim, o
esnada buna çok sinirlenmiştim. Oysa hasta yatağımda, yalnızlığımı paylaşan bu
yıldızlara bakarak avunuyordum. Bütün dünyam yatak odası olmuştu. Bu odanın
hemen dışında eşim ve çocuklarım vardı ve bana çok iyi bakıyorlardı. Her gün
düzenli olarak; bol proteinli gıdalar, meyve salatası, limonlu çay, yeterli
miktarda su ve Aile Hekimi olan kardeşimin Covid-19 için hazırladığı macunumsu
karışımı tüketiyordum. Covid-19’a spesifik olan ilaçlarla beraber, steroid,
ağrı kesici ve ateş düşürücü ilaçlar, akciğerlerimdeki enfeksiyon için
antibiyotik, antioksidan olarak C vitamini ve pıhtılaşmayı engelleyici bir ilaç
kullanıyordum. Yani hastanede yapılması gereken tedavilerin hepsi evde
uygulanıyordu. Bütün bunlara rağmen, yan veya sırtüstü yatınca cihazda, oksijen
düzeyimin düştüğü görülüyordu ve her seferinde, hayaller görüyordum, korkarak
uyanıyordum. Yüzüstü yatarak oksijen düzeyimi % 90’ların üzerine çıkarıyordum.
Bu arada, Diyarbakır’da
bir ilçe devlet hastanesinde İç Hastalıkları Uzmanı olarak çalıştığımı
söylemediğimi fark ettim. Gün içinde hastane polikliniğinde yüzden fazla hastaya
bakıyorum. Bu yoğunluktan dolayı siz de hak verirsiniz ki bazen çok gergin
olabiliyorum. Hiç unutmuyorum, kronik hastalıklar nedeniyle izlediğim ve artık hayatta
olmayan yaşlı bir hastam, mesai bitimi çıkıp gelmişti hastaneye. Genel durumu
kötüydü ve nefes darlığı vardı. Onunla ilgilenirken, yaklaşık iki saat gelip
geçivermiş. Fizik muayenede, kalp ritminin çok hızlı olduğunu fark ettim.
Oksijen düzeyi düşük olan hastanın EKG’si Pulmoner Emboli ile uyumlu çıkınca ileri
bir merkeze sevki için hazırlık yapmaya başladım. Tüm bunları yaparken, bir an
hasta ile göz göze geldik. Bana o halde bile çok teşekkür ediyor, rahatsız
ettiği için üzgün olduğunu anlatıyor, “Bugün öleceğim,” diyordu. Onu ileri
merkeze ambulansla götürürken şuuru kapandı, muayenede kalbinin durduğunu
anlayınca, kalp ve akciğeri için yeniden canlandırma işlemi yaptık ekibimle.
Hiç yanıt vermedi ve o gün minnettar bir şekilde hayata veda etti. Çok
etkilenmiştim ve o olaydan sonra, hastalarıma çok daha şefkatli davranacağıma
yemin etmiştim.
Galiba bu duygu durumum, oksijen
düzeyimin düşüklüğüne bağlı diye düşünürken, yıllar önce yazdığım bir şiir
geldi aklıma. Tıp fakültesi dördüncü sınıftaydık ve bir arkadaşım hayatında ilk
defa ve ölesiye âşık olmuştu. Kendini ifade edemiyordu ve kız da ona hiç ilgi
göstermiyordu. Bana durumunu anlatınca, arabesk bir tavırla, onun için o esnada
hemen bir şiir yazdım. Şiir, arkadaşımı yüceltirken, sevdiği kızı ise yerin
dibine sokuyordu. Hasta yatağımda güldürmüştü beni o komik şiir. Arkadaşım şiiri
çok beğendiğini söylemişti ama, âşık olduğu kız, yakışıksız bir insan olduğunu
söylemişti şiir yüzünden. Tabii benim şairlik hayatım da başlamadan bitmişti.
Yatak odasındaki yıldızlara bakarak, bunları düşünürken, nefes alıp verirken
zorlandığımı hissettim.
Gerçekten, hastalanınca çok
hassas ve duygusal oluyormuş insan. Gözlerimi her kapatışımda, bir anı
geliyordu aklıma. Bir gün, poliklinikte muayene ettiğim yaşlı bir kadın hasta,
güler yüzlü oluşumu överek, doktorların kanatsız bir melek olduğunu söylemişti.
Saçma ama, doktorlar melekse, melekler ölür mü diye çok düşündüm. Oysa yaşlı
hasta iyi niyetinden söylemişti sadece. Hasta yatağımdaydım ve akciğerimde
yaygın Covid-19 pnömonisi vardı. Sıkça düşüyordu oksijen düzeyim ve her
seferinde ölümü düşünüyordum. “Eğer doktorlar melekse, ölür mü?” diye soruyordum
kendime.
Tabii bu arada bolca zamanım olduğundan,
Zülfü Livaneli’nin, Engereğin
Gözü, Kardeşimin Hikayesi, Serenad kitaplarını ve Dr. İnan Palancı’nın ilk
kitabı olan Kentin Hayaletleri’ni okudum. Hangi durumda olursa olsun,
insanlar hep okumaya gayret etmeli. Çünkü bulaşıcı hastalık nedeniyle yalnız
kaldığın bir dönemde bile, tek arkadaşın olabiliyor kitaplar ve güzel hayaller
yanında, yaşam umudu verebiliyorlar.
Uyku ile uyanıklık arasındayken,
asistanlık yıllarımdan bir olay geldi aklıma. Her şeye cıvıl cıvıl baktığım, hayallerimin
daha canlı olduğu yıllardı. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesi Hematoloji
kliniğindeyken, bir asistan arkadaşım, poliklinikten arayıp kan kanseri tanısı
konulan bir hastanın yatış işlemlerini yaptığını ve servise gönderdiğini söylemişti.
Ben yaşlı bir hastanın geleceğini düşünürken, kliniğe dünyalar güzeli, on yedi
yaşında genç bir kız geldi. O esnada, çok ama çok üzülmüştüm. Bu dünyada
yaşamanın ne kadar tuhaf olduğunu hissetmiştim. Kutsal kitaplarda meleklerden
bahsedilince, kafamda cinsiyeti olmayan bu varlıkları bir yerlere
oturtamıyordum. Ama hasta olan güzel kızı görünce, kız kardeşimin siyah beyaz
fotoğrafına bakarken hissettiğim melek tasviri geldi aklıma. Tanısı, kan
kanserinin kötü seyirli olan bir alt tipiydi. Hep güler yüzlüydü. Kemoterapinin
toksik etkileri yüzünü soldurmuştu ama güzelliği aynıydı.
Her gün,
yatan hastaları odalarında tek tek ziyaret ederek başlıyorduk güne. Bir sabah,
odasında ağlarken buldum onu. Nedenini sorduğumda, o gün ilk defa öleceğini
düşündüğünü öğrendim ve defalarca aynı şeyi söyleyip sürdürdü ağlamasını. Sonra
gözyaşlarını silip, hayatta büyük hayallerinin olduğunu ve bunları
yaşayamayacağını söyledi. Yüzüne yayılan tatlı gülümsemeyle anlattı bir
hayalini. O dönemde manken ve film yıldızı olan Kenan İmirzalıoğlu ile tanışmak
istiyormuş meğer. İlginç geldi bana, sonraki gün, refakatçisi olan arkadaşıyla
da konuştuk bu hayal konusunu.
Hastanede yatarak geçen iki ayın
sonunda, tekrarladığımız kemik iliği örneklemesinde iyileşme göremedik. Eve
gitmek istediğini söyleyince, eve gidebileceğini ama iki gün sonra gelmesi
gerektiğini belirttik. Bir hafta sonra burun kanaması ve ateş yüksekliğiyle geldi
hastaneye. Tahlillerinde tüm kan hücrelerinde düşüklük ve akciğeri tamamıyla
saran enfeksiyon tespit ettik. Tedavi esnasında ateşi vardı, kusuyordu, ağzında
yaraları vardı.
Tabii hayat
sürprizlerle dolu. Kötüleşmesinden bir gün önce, hastaneye bir misafir geldi.
Evet, Kenan İmirzalıoğlu, hastamızın son dileğini yerine getirmek için oradaydı.
Hastalığının en ağır döneminde bile yüzü gülüyordu. Öleceğini bilen insanlar
ölmeden önce rahat oluyorlar demek ki! Evet, sonraki gün aramızdan ayrıldı.
Ben hasta yatağımda, eğer bir
tasvir ise meleklerin de ölebileceğini düşündüm. Peki benim bir hayalim var
mıydı? Evlenmiştim, çocuklarım ve güzel bir mesleğim vardı. Ama gerçekten
istediğim bir hayatı yaşamış mıydım? Hep başkaları için yaşamıştım. Ama onların
mutluluğu ile mutlu olmasını öğrenmiştim. Hastalığımın on birinci günü, oksijen
düzeyim % 82 olunca hemen yüzüstü yattım. O gün hiç kitap okuyamadım. Gece üç
veya dört saat boyunca aralıksız kuru öksürüğüm oldu. O esnada halüsinasyonlar
gördüm. Kanatlı, kanatsız melekleri ve tavandaki yıldızların kaydığını gördüm.
Hiç korkmuyordum, galiba ölüm vakti gelmişti. İçimde bir rahatlık hissi vardı.
Sonrasını hatırlamıyorum ama sabah saat on civarında uyanmıştım. Kendimi kuş
gibi hafif hissediyordum. İştahım açılmıştı ve o gün üç kişinin yediği yemeği
yedim. Zülfü Livaneli’nin Serenad kitabının son kısmını da okuyup bitirdim.
Evet ölmemiştim ama, ne zaman öleceğimizi bilmemenin ne kadar güzel bir şey
olduğunu anladım. Bundan sonra bu fani
dünyada kendim için de bir şeyler yapacağıma dair yemin ettim.
Dünyadaki tüm ülkelere Covid-19
ve diğer pandemiler için şöyle seslenmek istiyorum. Fırtına aynı, sadece
gemilerimiz farklı! Eğer tüm dünya el ele verip tüm insanlık için hareket
etmezse pandemiler hiçbir zaman bitmeyecek. İngiliz Hasta filminde denildiği
gibi “Biz gerçek ülkeleriz. Haritalardaki sınırlar değiliz. Güçlü adamların
isimleri hiç değiliz” Çiçek hastalığında olduğu gibi pandemi ile mücadelede
başarılı olmanın tek yolu sınırların ortadan kaldırılmasıdır.
Pandemilerin hayatımızda
olmadığı günleri görmek dileğiyle!
KUYU/Dr. Rojhat
Altı
yıl süren tıp eğitimimden sonra tayinimin çıktığı ilk görev yerim Mardin oldu.
Bir dağın yamacına kurulmuş, eteklerinden Kızıltepe Ovası yayılan küçük bir
doğu kentiydi. Güneybatı yönünde ovadan bakarsanız, taş evlerin merdivenin
basamaklarına nispet yapar gibi sırt sırta vermiş tepeye, oradan da göğe
yükseldiğini görebilirsiniz. Bu küçük kent, batı, doğu, kuzeydoğu ve güney yönlerinde,
eski dönemlerden kalma tarihi mezarlar tarafından korunuyordu. Bütün yollar
buradan geçer der gibi, geceleri sırt sırta veren o taş evlerde yanan lambalar
adeta inci bir gerdanlık gibi aydınlatıyordu yamaçları. Gezginlerin dediği gibi,
gündüzleri mezarlık, geceleri ise gerdanlıktı eski Mardin.
Eski
şehir-eski Mardin-diye adlandırılan bu bölge yaklaşık on dört mahalleden oluşmuştu
ve tamamen kendine has mimarisiyle insanı büyüleyen taş evlerle bezenmişti. Evleri
birbirine bağlayan abbaralar, dar taş sokaklar ve kaldırımları ile buram buram
kahve kokan Keldani Süryani ve Ermenilere de yurt olmuş, ilk bakışta yeşilliğin
çok az olduğu bu kadim kentte güneş kavurucu sıcaklığı ile göz açtırmıyordu. Bu
nedenle kendimi sık sık bu kenti, memleketim Dersim ile karşılaştırırken
buluyordum. Karşımda sonsuzluğa uzanıp giden Kızıltepe Ovası’nı izlerken, bir
yandan da içimde bir kadın eli zarifliğinde yüzümü, saçlarımı, tenimi okşayan
Munzur’un serin esintilerine özlemle karaladığım şiirler mırıldanıyordum.
Yamaçlarındaki kızıldan sarıya
boyalı ormanlarda yağmur yağıyor, Uzaklarda
Munzur üzerinde,
Bir gök kuşağı gülümsüyor adeta,
Yüreğimde tatlı bir bekleyiş, Özlem, hasret, sevda. Dalga dalga dolaşıyor
kanımda
Özlemle
kurduğum hayallerimden her döndüğümde bu eski kent karşılıyor beni. Karşımda
yine eski Mardin. Yine onu hayranlıkla izlerken, kulpsuz kahve fincanlarında ikram
edilen mırrayı yüzümü acıtarak içtiğimi fark eden esnafın ikram ettiği tarçınlı
badem şekeri ile tatlandırıyorum ağzımı.
Kaldığım
lojman iki katlı iş yerime üç yüz metre mesafede. İş yerimiz bir binanın giriş
katı ve zamanımızın büyük bir kısmı burada geçiyor. Gelen yardım anonslarıyla
ambulansa atlayıp acil hastalara ulaşıyor, onları tedavi etmeye çalışıyoruz. İş
yerimiz bir yokuşta olduğu için -ki eski Mardin’de düz bir alan bulmak pek
mümkün değil-ön cepheden giriş katı olan çalışma alanımız arka cepheden üçüncü kata
dönüşüyor.
Telsizlerimizi
alıp ekip olarak binanın sağ ön köşesinde çengel adını verdiğimiz noktada
duruyor, yükselti farkından kaynaklı olarak uzaklarda bir yerde ama
ayaklarımızın dibinden yayılan Kızıltepe Ovası’nı izliyoruz. Yeşil bir deniz
gibi uzayıp gidiyor karşımızda ova. Sonra kendi kendime, ‘gün gelecek, ovanın
günden güne sarıya döneceğini, biçerdöverler ile hasadı yapılan kutsal bereketi
izleyeceğiz, ‘ diye düşünüyorum.
Munzur
Vadisi’nde bir tabloda görmeye alışık olduğum renkler burada ayrı ayrı tablolar
halinde sergileniyor. Ben de bu tablonun karşısında kahve kokusunun
sarhoşluğuyla yeni yaşam alanımı tanımaya, onunla dost olmaya çalışıyorum.
***
Zaman
böyle böyle akıp giderken, sıcak bir mayıs günü saat 13.00 gibi, acil yardım
telsizi bir boğulma vakası bildirdi ve olay yerine ekip olarak hareket ettik.
Aceleyle çıktığımız yol yeşilin, kırmızının ve de sarının göz alıcı renkleriyle
donanmıştı. Ovalar ve tepeler derken, yaklaşık yarım saatlik bir yolculuğun
ardından Pınarlar Köyü’ne ulaştık. Adı gibi bir köydü. Doğal pınarlardan gelen
sular bir olmuş aceleyle akıyor, yolun üst tarafından küçük bir menfez
aracılığıyla yolun alt tarafına doğru yön değiştiriyordu.
Önce
köy girişinde konumlanmış olan karakoldaki jandarmalar karşıladı bizi. İki ölü çocuk
olabileceğini, savcılığın da olay yerine gelmek üzere olduğu bilgisini verdiler
bize. Koşar adımlarla ve acil müdahale setlerimiz ile ulaştık olay yerine. Olay
yeri insan deryasıydı adeta, bütün köy oradaydı. Ortada ablukaya alınmış bir su
kuyusu, etrafında feryatlarıyla ortalığı yıkan kadınlar vardı. Fakat ortada
müdahale edebileceğimiz bir hasta yoktu. Başı beyaz yazmalı kırklı yaşlarının
başında bir kadın baygınlık nöbetleri geçiriyor, bir kaç komşu kadın da yüzünü
su ile ovalayıp sakinleştirmeye çalışıyordu onu. Acılı bir anne vardı
karşımızda. Her ne kadar biz de kadını sakinleştirmeye çalışsak da başaramadık.
Hemşirenin belli belirsiz sesini işitiyorum, “Biliyorum, bir daha hiç kimse
dindiremeyecek acısını,” diyor.
Feryatların
daha da ağırlaştırdığı sırada, sağa sola yürüyen uzun sakallı, göbeği sarkmış, elindeki
cep telefonuyla konuşan altmış yaşlarında bir adam, “Nerede bu acil ambulans! Nerede
sağlık çalışanları! Dalgıçlar nerede!” diye hesap sorarcasına bağıra bağıra
konuşuyor. Biz ısrarla, “Buradayız, acil ekibi burada!” dediğimiz halde yokmuşuz gibi davranmaya devam
ediyor.
Kuyu
başında duran köylülerden biri gözleri nemli anlatmaya başlıyor: “Üç çocuk, bir
kız ve erkek kardeşi ile amcaoğulları Hasan, kuyuyu temizlemek için merdiven
sarkıtıyorlar kuyuya. Önce elinde ipe bağlı bir tas ve kova ile Ahmet iniyor kuyuya,
Mizgin ve Hasan dışarıda beklemeye başlıyor. Ahmet usulca süzülüyor kuyuya. Sonrasında
o dipsiz kuyudan herhangi bir ses işitilmiyor. Mizgin panikle sesleniyor
kardeşine, Hasan da katılıyor ona ama nafile, cevap yok. Bunun üzerine Mizgin
hiç tereddüt etmeden kardeşini kurtarmak için kendini kuyudaki merdivenden aşağı
bırakıyor. Sonrasın da yine sessizlik. Hasan ağlayarak koşuyor ve durumu
babasına anlatıyor. Babası, kardeşleri ve köy ahalisi toplanıyorlar kuyunun
başına. Zor tutuyorlar Ahmet’le Mizgin’in anne ve babasını. Onlar da evlatlarını
kurtarmak için kuyuya inmek istiyor. Sonrasında karakol olaydan haberdar oluyor;
acil ambulans, suyu tahliye etmek için itfaiye ve dalgıç isteniyor. Sonrası
malum, insan deryasına dönüyor olay yeri.
Suyun
tahliye edilmesinden sonra, dalgıç iniyor kuyuya ve önce daha on beşindeki kara
saçlı, kavrulmuş teniyle Mizgin
çıkarılıyor kuyudan. Sonrasında da on ikisindeki Ahmet. Dakikalar içerisinde, kızgın
güneşin altında saçları ve kavruk tenleri kuruyor hemen. İlk muayene notumu düşüyorum:
“Ölüm nedeni, metan gazı.”
Kesin
tanı adli tıptan gelecek raporla netleşecek. Çocuklar öleli çok olmuş maalesef.
İçimden, “Bu nasıl bir trajedi, hangi yürek dayanabilir bu acıya,” diye
düşünüyorum. Az önce gördüğüm beyaz yazmalı kadın askerleri yarıp çocuklarının
üzerine kapanıyor. Feryattan sesi kısılmış, mecalsizce dizlerini dövüyor, kısık
sesle Kürtçe ağıtlar yakıyor; “Oy berxê min! Oy berxê min! Ez bimrim!”[1]
Ağıtları
içime işliyor, gözlerim nemleniyor. İleri de ağlaşan kadınların yanında
dizlerinin üzerine kapanmış ağlayan çocuk da Hasan olmalı diyorum içimden. Bu
gün burada yaşananların izlerini yaşamı boyunca taşıyacağının farkında mı diye
soruyorum kendime. Kuyuların su taşıdığı bu kentte, Munzur’un su taşıdığı
kentin şairi Cemal Süreya’nın cümleleri dolanıyor zihnimde.
bizi
bir kamyona doldurdular
tüfekli
bir erin nezaretinde
sonra
o iki erle yük vagonuna doldurdular
günlerce
yolculuktan sonra bir köye attılar.
tarih
öncesi köpekler havlıyordu.
aklımdan
hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar
Bir
süre sonra annenin ağlamaktan kuruyan göz pınarlarından tek bir damla akmaz
oluyor artık, tarifi yoktu acısının. Baba daha güçlü durmaya çalışıyor ama onun
da içinden yıkıldığı belli. Cemal Süreya giriyor yine araya:
“Konuşmuyor,
anlatmıyor diye hissetmiyor sanmayın,
kimisi
içine atar çığlıklarını.”
Lime
lime oluyor her milimetre karem, ağlamamak için zor tutuyorum kendimi.
Üniversite sıralarındaki derslere tutunuyorum. Doktor soğukkanlılığını
kaybetmemeli. Gözlerimde biriken bulutları dağıtmak için dudaklarımı
ısırıyorum.
Derken
savcı geliyor, davranışlarından tecrübeli olduğunu hissettiriyor. “Ölüm nedeni
ne olabilir?” diye soruyor bana.
“Muhtemelen
kuyuda biriken metan gazının neden olduğu bilinç kaybına bağlı boğulma,” diye cevaplıyorum.
“Kuyuda
ne işleri var?” diye soruyor savcı karakol komutanına.
Komutan,
“Suyu helal etmek için kuyuya inmişler efendim,” diye yanıtlıyor savcıyı.
Savcı
“Nasıl yani?” diyor.
Komutan
açıklamaya devam ediyor, “Bir kaç gün önce, bir kedinin bahçelerindeki kuyuya
düştüğünü gören baba, köy imamına gidip akıl danışıyor. Çocukların babası
imama; ‘birkaç gün önce bir kedi
bahçemizdeki kuyuya düştü ve kuyuda boğuldu, suyumuz haram oldu, suyu helal
etmek için ne yapalım hoca efendi,’ diye soruyor.
İmam
bir süre düşündükten sonra çocukların babasına, ‘Bu tür durumlarda su haram
olur. O su bu haliyle ne içilir, ne de başka bir iş için kullanılır,’ diye
cevaplıyor.
Çocukların
babası, ‘Hoca efendi, suyu temizlemek için ne yapmalıyız?’ diye soruyor
endişeyle.
Hoca,
‘Rivayet edilir ki, mundar olmuş bir suyu temizlemek için kırk tas temiz su
dökmek gerekir,’ diye yanıtlıyor. ‘Aksi halde bu mundar su helal olmaz ve
hanenizi de mundar eder.’
Akşam
yemekte konuşulmuş imamın anlattıkları, çocuklar da vazife çıkarmışlar efendim,
sonraki gün babalarına yardım olsun diye haber vermeden amcalarının oğlu Hasanı
da alıp kuyunun başına gitmişler. Kuyuya sarkıttıkları merdiven ölümleri olmuş
anlayacağınız.”
Komutanı
dinlerken aklıma Dostoyevski’nin “İnsancıklar” romanındaki bir cümle düşüyor; “Çok
tuhaftı, ağlayamadım ama ruhum paramparça olmuştu.”
İmamın,
kabahatin kendisinde olduğunu düşündüğü belli, sağa sola telefon edip
talimatlar vermesi boşuna değil. Aklımdan birbiri ardına cevapları can sıkıcı
sorular geçiyor, kızıyorum anneye, babaya, en çok da imama.
Çocuk
yaşta gelincik tarlaları gibi kızıl kanlı, diri ve bir o kadar da bahtsız bu
çocukları ölüme götüren hikâyenin suçlusu, gözleri kör eden, dimağı bağlayan
cehalet mi yoksa kader mi?
“Coğrafya,
kaderdir,” diyordu ya İbn’i Haldun. Öyleydi hala, ondan yüz yıllar sonra bile.
Renk
deryası yolların dönüşünde, Cansever’in dizeleri dökülüyor yüreğimden yollara:
İnsan
yaşadığı yere benzer,
o
yerin suyuna toprağına benzer,
suyunda
yüzen balığına,
toprağını
iten çiçeğe,
dağlarının
tepelerinin dumanlı eğimine benzer.
Dersim düşüyor yine aklıma, her köşesinden bir
pınarın fışkırdığı. Coşkulu akan Munzur’da dans eden kırmızı benekli
alabalıklar, su içen Ana Fatma’nın dağ
keçileri, Düzgün Baba, Gola Çeto, Ağlayan Kayalar… Yol boyu kederle, coğrafyasını,
yaşamını ve kültürünü yâd ediyorum.
[1] Oy kuzum! Oy kuzum! Ben öleyim!
Uzak Bir Hasret/ Dr.Serhat Samancı
O
hafta sonunu unutmam mümkün değil. Yanılmıyorsam bir bayram sabahıydı, havanın
güneşli olduğu o gün nöbette gitmek için adeta kendimi zorluyordum. Ayaküstü
yaptığım hafif bir kahvaltıdan sonra çantamı alıp çıktım. Hastaneye vardığımda,
bahçede benim gibi mesaiye gelenlerle selamlaşıp çalıştığım kata çıktım. Doktor
odasında üstümü değiştirdikten sonra, nöbet arkadaşım Doktor Nikos’la birlikte nöbetçi
doktoru aramaya gittik. Nöbetten çıkan kişi, Doktor Ludmila’ydı. Klinikteki
hastaları dolaşıp bilgi aldık ondan. Ludmila, “Bakın gençler! Size sakin ve
stabil bir servis devrediyorum, umarım nöbetiniz güzel geçer,” diyerek
servisten ayrıldı.
Ben
ve Nikos hastaların günlük orderlarını yazmak ve tedavilerini düzenlemek için
hastaları aramızda paylaştık. İşimizi bitirdikten sonra, kliniğin stabil
olmasını fırsat bilerek kahve içmeye karar verdik. Ben yoldan aldığım
poğaçaları, Nikos ise bir çikolatayı birkaç parçaya bölüp masaya koydu. Koyu
bir sohbet eşliğinde kahvemizi içip çikolata ve poğaçalarımız yemeye başladık.
Tam o esnada üç numaralı hasta odasından “acil kod” geldi, ikimiz birden
ayaklanıp odaya doğru koştuk. Hastanın yanına geldiğimizde, Hemşire ilk müdahaleyi
yapıyordu. Tansiyonu ölçen Hemşire az duyulur bir ses tonuyla, “Tansiyonu
yüksek,” dedi. Hastamız, ellili yaşlarında, bir seksen boylarında, siyah saçlı,
beyaz tenli, yanağında kocaman siyah beni olan bir erkekti. Hemşirenin gözlerine dikkatle baktım, “Kaç?”
diye sordum.
Hemşire,
“İki yüz otuza, yüz yirmi,” cevabını verdi.
Hemşirenin
söylediği tansiyon yüksekti, müdahale edilmezse sonuçları hasta için nahoş
olabilirdi. Nikos müdahale öncesi, hastanın durumundan emin olmak için,
Hemşirenin elindeki tansiyona uzandı, “Ben de bakabilir miyim?” diye sordu.
Hızlı bir el çabukluğuyla hastanın tansiyonunu ölçtü yine, ardından bana döndü,
“Maalesef tansiyonu çok yüksek,” dedi.
Hemen
damar yolunu açtık, hemşireye yapılması gereken ilaçları söyledim. Bir yandan hastaya ilk müdahale yapılırken,
diğer yandan nöbetçi kardiyoloji uzmanını aradım, hastanın durumunu anlattım,
uygulanan tedaviyi anlattım ek bir önerisinin olup olmadığını sordum.
Kardiyolog, “Şu an için bir önerim yok,” dedi. “Birazdan gelip bakacağım.”
Hasta
dosyasını inceleyen Dr. Nikos hastanın iki gün önce ambulans ile hastaneye
getirildiği ve son altı ay içerisinde herhangi bir rahatsızlığının olmadığını
söyledi. Yalnızca bir kaç kez tansiyonunun yükseldiği bilgisi vardı. Hastaya
yaklaşım algoritmamızı çabucak belirledik; kalp grafisi ve beyin tomografisi
çekildi, kan tetkikleri hızlıca alındı. Beyin tomografisinde kanama belirtileri
yoktu. Tomografi filmini nöroloji uzmanının değerlendirmesi için gönderdik.
Kardiyoloji
uzmanı Anna İvanovna geldi. Orta yaşlı, tecrübeli, hastanenin emektarlarından
biriydi. Daha önce yaklaşık altı ay beraber çalışmıştık, yapılan ilk müdahalenin
ardından tansiyon da yavaş yavaş düştü, hasta az da olsa kendisine gelmeye
başladı. Anna İvanovna her zamanki gibi hastaya yumuşak ve güven veren bir
sesle soru sormaya başladı. Kimi soruları hastanın kendisi cevapladı,
kimilerini ise yanında refakatçi olan, neredeyse hasta ile aynı yaşlarda olan
kadın cevapladı. Detaylı anamnez aldıktan sonra, hastayı muayene etti ve kalp
grafisine baktı ve bizden eko cihazını getirmemizi rica etti. Çekilen EKO’sunda
sol kalpte hafif büyümenin olduğunu söyledi. Ardından hasta dosyasına notlarını
ve önerilerini yazarak çıkıp gitti. Bu arada aldığımız kan örneklerinin
laboratuvar sonuçları çıkmıştı, böbrek fonksiyonları tamamen normaldi. Anna
İvanovna’nın ardından Radyoloji uzmanı İgor Mihayloviç hastayı değerlendirmek
için geldi, odada amiyane tabirle tam bir kaos yaşanıyordu.
Radyoloji
uzmanı ultrasonografi ile bakmaya başladı. Bize dönerek, “Batında çok gaz var, sağ
böbreğin üst kısmında net değerlendiremediğim bir kitle var,” dedi. O sırada Nikos ile göz göze geldik, “Yüksek
tansiyon böbrek üstü bezinden kaynaklanıyor olabilir,” dedi. Yaklaştım, “Bunun
için yine tetkik ve tomografi çekmemiz gerekiyor,” dedim.
Hastamız
artık toparlamıştı. Şuuru yerine gelmiş, yapılan işlemlerin neticesini merak
ettiği her halinden belliydi. Yaşlı adam bana dönüp “Neyim var?” diye sordu.
Elimi hastanın omuzuna koydum, güven veren bir ses tonuyla, “Düzeleceksiniz,”
dedim. O esnada bitişik odadan bir hasta yakını, hışımla odaya girdi, “Hastamın
durumu iyi değil, dedi. Nikos ne olduğunu anlamıştı, hasta yakınına dönüp tatlı
sert bir ses tonuyla, “Yine yemeğini yemedi değil mi?” diye sordu. Bitişik
odadaki hastanın cildinin altına insülin yapıldıktan sonra, bazen yemek yemeği
unutuyordu. Bu da kan şekerinin düşmesine neden oluyor, ardından kısa süreli
bir panik yaşanmasına neden oluyordu.
Odada
ben, refakatçi ve hasta dışında kimse kalmadı, arada bir hemşiresi odaya girip
gözlemlerini yazıp çıkıyordu. Hastamız refakatçisiyle konuşurken adının Aşur
olduğunu öğrendim. Yaşlı adam hastalığı ile ilgili aklına gelen tüm soruları
sordu ve ben de büyük bir sabırla sorularına cevap vermeye, endişelerini
gidermeye çalıştım. Tekrar muayenesini yaptım, son kontrollerini yaptıktan
sonra yanından ayrıldım.
Odama
geçtiğimde, Nikos hala gelmemişti. Çaycıya suyu doldurdum ve düğmesine bastım.
Kendi kendime, “Bir yorgunluk çayını hak ettim,” dedim. Çayın kaynamasını
beklemeden hemşireyi aradım, hastayı tomografi çekimi için hazırlanmasını
istedim. Çayımı içtim, hemşireyle birlikte Aşur’u röntgen çekimi için ilgili birime
götürdük. Neyse ki çekim sırasında başka
bir hasta yoktu, hastamız çekim için hemen içeriye alındı. Çekilen filmi
üstünkörü inceledim, gerçekten de sağ böbrek üstü bezinde bir kitle vardı.
Hastamızı tekrar sedyeye aldık, radyoloji teknisyenine, “Radyoloji uzmanını ara,
tomografiyi bir an önce yorumlasın,” dedim. Ardından geldiğimiz yolu gerisin geri döndük.
Hastayı
yatağına aldık, odadan çıkarken Aşur’un sesini işittim; “Doktor bey, size bir
şey sorabilir miyim?” dedi.
“Buyurun
tabii ki.”
“Size
birkaç kez sormak istedim, ama yanlış anlaşılmaya yol açmasın diye kendimi
tuttum.”
Gülerek,
“Merak etmeyin, ben yanlış anlamam, siz sorun,” dedim.
“Nerelisiniz?”
diye sordu.
“Türkiye’de,
şu anki ismiyle Diyarbakır olan şehirdenim.”
Aşur
heyecanla, “Gerçekten mi?” diye sordu.
“Evet,”
dedim ben de heyecanına ortak olarak.
“Aman
Allahım!”
O an
hiç ummadığım bir şey oldu. Aşur, o yorgun ve hasta haliyle yataktan kalkıp
boynuma sarıldı, gözlerinden sicim sicim yaşlar akmaya başladı.
Aşur’un
refakatçisi donmuş bir ifadeyle bize bakıyordu. Benim de ondan farkım yoktu, en
az onun kadar şaşkındım ben de. Aşur ise hıçkırarak ağlıyordu. Aşur’un sesi
hemşire deskinde duyulmuş olmalı ki hemşiresi de geldi. Dördümüz birbirimize
bakıyor, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyoruz. Diğer taraftan, Aşur’u teskin
etmeye çalışıyorum. Yaşlı adamın sarılması, gözyaşları yıllarca evlat hasreti
ile tutuşan bir yüreğin feryadı gibiydi. Biraz sakinleştikten sonra, “Aşur Bey,
ne oldu?” diye sordum.
Boğazını
temizledi, yüzüme ıslak gözlerle baktı, “Doktor, sen benim toprağımsın,” dedi.
“Büyük dedemin hasretisin.”
Hala
konuyu anlamış değildim. Yıl, bin dokuz yüz doksan dokuz ve Rusya’nın Başkenti
Moskova’da, Diyarbakır’dan yaklaşık dört beş bin kilometre uzaktaydım. Birinci
Şehir Hastanesi’nde hekimliğimin ilk yılları daha, bir yandan yaşlı adama,
diğer yandan refakatçisine bakıyorum, ”Yaşadığım tuhaf olaya bak diyorum kendi
kendime.” Hala yaşlı adamın neden ağladığını anlamış değilim, “Neyin var?” diye
sordum, “neden ağlıyorsun?”
Yüksek
tavanlı, geniş ve büyük pencereleri olan duvarlarında yer yer boyanın döküldüğü
odada garip bir hava var. Aşur sakinleştikten sonra dönüp eşine baktı, “Bizim
oralı,“ dedi.
Yaşlı
kadının refakatçinin eşi olduğunu anlıyorum. Adını’da o an öğrendiğim Svetlena
Nikalayevna bana dönüp artık feri sönmüş gözleriyle memnuniyetini ifade ediyor.
Aşur,
tuhaf bir sevinçle, “En son ne zaman Diyarbakır’a gittin?” diye sordu. “Elinde varsa yaşadığın şehrin fotoğrafları,
getirebilir misin?”
“Sekiz
ay önce oradaydım, size yeni fotoğraflarını getireceğime söz veriyorum,” dedim.
Bir
yandan konan teşhis nedeniyle üzüntülü, diğer yandan on iki milyonluk nüfusuyla
Moskova’da bir hemşerimle karşılaştığım için sevinçliydim. Yanlarında biraz
daha kaldıktan sonra, “Sohbetimize sonra devam ederiz,” dedim. “Diğer hastalarla
da ilgilenmem gerekiyor.” Karmakarışık duygular içerisindeydim.
Nöbetim
sona ermesine rağmen devam ettim. Aşur’un sonuçları da çıkmıştı, durumunu
klinik şefine sundum. Şef, “Birkaç tetkik daha yapıp sonuçları netleşince
onkoloji servisine devrini yapalım,” dedi. Ardından ayaküstü de olsa Aşur’a
uğradım, onu ayakta pencereden dışarı bakarken gördüm. Kederliydi. Kapının
açılma sesiyle dönüp beni gördü, kederi yerini sevince bıraktı, “Gel doktorum,”
dedi. “sana anlatacaklarım var.”
Gözlerimden yorgunluk akmasına rağmen beni bırakmamakta kararlıydı. Fakat
yorgun olduğumu söyleyip sohbeti zor da olsa erteledim. Ardından hastanedeki
işlerimi halledip evin yolunu tuttum.
Bir
sonraki gün izinli olmama rağmen hastaneye gittim. Yaptığım ilk iş de Aşur’a
uğramak oldu. “Doktorum!” diye söze başladı, “büyük dedemin evi Diyarbakır’da
Meryem Ana Kilisesinin ana giriş kapısının sokağındaymış, dedemler üçü erkek
ikisi kız, beşkardeşler. Dedem bir yandan Kilisenin gönüllü hizmetkârlığını
yapıyor, diğer taraftan Mardin’in Midyat ilçesine sık sık gidip geliyor.
Midyat’ta, çocukları telkâri yapan halasının yanına gider, oradan bir şeyler
alıp Diyarbakır’da satmak için getirirmiş. Bazen de Midyat’taki akrabalarımızla
Halep’e gider, atlarına yükleyebildikleri kadar eşya alıp dönerlermiş. Yani
anlayacağın işleri iyi, kendi çaplarında ticaret yapan insanlarmış. Dedem evde
kaldığı zamanlarda vaktini Süryani çocuklarına ayırır, onları Kiliseye götürüp
rahibin onlara nasihat vermesini sağlarmış. Bazı zamanlarda da çocukları alıp
Dicle Nehri’ne pikniğe, balık avlamaya götürürmüş. Anlayacağın kendi halinde,
iyi adammış dedem. En sevdiği şeyse on gözlü köprünün altından akan Dicle’yi
seyretmek, surlara çıkıp tepeden şehri izlemekmiş. Kilisenin çan kulesini, Ulu
Cami’nin minaresini anlata anlata bitiremezmiş. Büyük dedem her yıl bir inek
kestirip kavurma yaparmış, ineği de misafirliğe geldiklerinde rahat
yiyebilsinler diye Müslümanlara kestirirmiş. Kavurmayı kilden yapılan küplere
koyar, siyah bazalt taştan evlerinin bodrum katında saklarlarmış, çünkü orada
sakladıkları hiçbir şey bozulmazmış. Hatta Diyarbakır sıcağında yazın insanlar
serinlemek için kiler olarak kullandıkları o bodrum katlarında kalırlarmış.”
Susmak bilmiyordu, anlattıkça anlatıyordu. Sesindeki heyecana rağmen anlattıklarında,
özlem, keder ve dahası acı vardı.
Nedense
anlattıkları bana sıradan geldi, belki de anlatılan bunca şeyi yaşıyor olmamdan
kaynaklıydı bu. Hasret çektiği şeyler, hayatımın sıradan bir parçasıydı ve döndüğümde
yaşıyordum bütün bu anlatılanları. Aşur sözlerine devam etti, “Doktor, Ulu Cami’nin
duvarında gerçekten yılan figürü var mı?” diye sordu aniden. “Ya Bezirgânların,
seyyahların mekânı Hasan Paşa Hanı? O da Ulu Camii’nin tam karşısındaymış.”
Yaşlı
adam o kadar hızlı konuşuyordu ki, sanki az sonra ölecek de vasiyeti yarım
kalacak gibiydi. Anlattıkça anlatıyordu. Işığı sönmüş gözlerine baktım, tuhaf
bir yenilginin izleri vardı sanki, “Evet, Hasan Paşa Hanı restorasyondan sonra
yeniden açıldı,” dedim.
Aşur,
elime uzandı ölüm lekeleriyle dolmuş elini üzerine koydu, “Biliyor musun? Ulu
Camii’nin önünde Müslüman arkadaşları ile hep dama oynarlarmış. Ben oraları hiç
görmedim, ama bana o kadar anlatıldı ki, şu an gitsem sokak sokak ezbere bilirim
oraları.”
“Hayır
Aşur, şehir çok büyüdü, insanlar değişti. Sokaklar, yollar değişti, surlar,
Dicle bile değişti. Değişmeyen tek bir şey kaldı, o da…”
“O
da acı,” dedi Aşur.
Sesimi
çıkarmadım, ne evet diyebildim ne de hayır. Yalnızca, “Çok şey değişti, o
avlulu evlerin sayısı azaldı, neyse ki Ulu Camii ve Meryem Ana Kilisesi tüm
görkemiyle duruyor hala,” diyebildim.
Aşur,
“Bir yerden insanlar göçtü mü, kalana da huzur yoktur oğlum,” dedi.
“Neden
göçtüler?” diyemedim.
Aşur,
“Evet doktor. Dedemler göçüyor, yanlarına önemli eşyalarını alıp, diğerlerini
komşularına, ‘nasıl olsa yine döneceğiz umuduyla,’ emanet bırakmışlar, bir daha
ne onlar dönebiliyor geriye ne de kapılarının topuzu bir daha çalıyor,” dedi.
Cebinden
mendilini çıkarıp gözyaşlarını sildi, içime adını koyamadığım tarifsiz bir keder
gelip yerleşti. Kalkmakla oturmak, kaçmakla kalmak arasında kalakaldım
oracıkta. Dilimden belirli belirsiz, “Üzgünüm,” sözcüğü usulca döküldü.
Aşur,
“Ben de,” dedi, “ne yapalım, ölene ve gidene çare yoktur.”
Kısa
süreli sessizliğin ardından sözlerine kaldığı yerden devam etti. “Bir dönem
Halep’te belki şartlar oluşur evimize döneriz diye kalıyorlar. Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları
kovalıyor, fakat değişen bir şey olmuyor. Dönme umutları tükenince, çaresiz
Beyrut’un yolunu tutuyor hepsi. Beyrut’ta, yine Mardin, Diyarbakır bölgesinden
göç edenlerin mahallesinde yaşamaya başlıyorlar. Babam eğitim için Sovyetler
Birliği’ne geliyor, bir yıl dil eğitimi aldıktan sonra Tıp Fakültesi’ne
başlıyor burada, ikinci sınıfta annem ile tanışıyor. Sonra ben doğuyorum. Moskova’da
yaşıyorum, sık sık Beyrut’a akraba ziyaretine giderim ama bizim asıl
memleketimiz Diyarbakır.”
İçimden,
“Filmlere konu olacak bir hikâye,” diye geçiriyorum.
“Biliyor
musun? İnsan yuvasından ayrılınca, artık bir yerin yerlisi olamıyor. Nereye
giderse gitsin, hep yabancı hep düşman.”
“Haklısın,”
diyorum, diyecek söz bulamıyorum.
“Ah
doktor ah! Yabancı olduğun bir yerde, haklı olmanın bir anlamı yok. Çünkü haklı
olsan bile haksızsın. Demem o ki, insanın hiçbir şeyi yoksa bile ülkesi,
dönebileceği bir memleketi olsun.”
Sohbet
uzadıkça uzuyor, müsaade istiyorum gitmek için. Yorgunluktan gözlerim
açılmıyor, “Yarın görüşmek üzere,” deyip ayrıldım Aşur’un yanından. Tam
çıkacakken, “Lütfen bana yarın fotoğrafları getirmeyi unutma,” dedi.
Kendimi
dışarı attığım gibi berduş berduş sokakları geziniyorum bir süre. İçimde tuhaf
bir keder, annemi arayıp uzun uzun konuşuyorum onunla.
***
Sabah
alarm çaldığı gibi uyandım, dışarıda güzel bir hava var, elimi yüzümü yıkadım.
Akşamdan Aşur için hazırladığım fotoğrafları ve sırt çantamı aldım yanıma.
Kapıyı kilitlerken, annemin kendi elleriyle topladığı üzümden yapılan kesme,
pestil ve cevizli sucuklar aklıma geldi, dolabı açıp kalan ne varsa çantama
attım.
Serviste hafta sonları hariç her sabah doktor
ve nöbetçi hemşirelerin katıldığı kısa hasta devir teslim toplantısı yapılır. Toplantıya
usulen klinik şefi başkanlık eder, bu kısacık toplantının amacı, çalışanlara günlük
çalışma programı oluşturmaktır. Her hastanın dosyası titizlikle incelenir bu
toplantıda. Aklımda Aşur’un tetkik sonuçları ve onu bekleyen şeyin ne olduğu
var. İşlerimi bitirdikten sonra Aşur’a uğradım, resimleri söz verdiğim gibi ona
bırakıp merkez laboratuvara geçtim.
Kliniğe
döndüğümde mesai bitmek üzereydi, klinik şefine uğrayıp Aşur’un sonuçlarını
gösterdim. Klinik şefi, “Hastalık erken evrede,” dedi. Seviniyoruz. Klinik
şefi, onkoloji servis şefi ile görüşüp uygun zamanda hastamızı oraya transfer
edeceğimizi söyledi.
Aşur’un
odasına vardığımda, onu elinde fotoğrafları incelerken gördüm. Beni görür
görmez yüzüne kan geliyor, resimlerin içinden Ulu Camii fotoğrafını gösterip
“Ulu Camii bu mu?” diye sordu. “Dedemin önünde arkadaşlarıyla dama oynadığı
Camii?”
“Evet,
burası orası,” dedim.
Yüzü
aydınlanıyor. Koyu bir Diyarbakır sohbetinden sonra, “Artık hastalığın hakkında
konuşabiliriz,” dedim. “Hastalığın ciddi, ama korkmana gerek yok, erken safhada
tespit ettik neyse ki.”
Aşur’un
yüzünde rahatlama, ardından bir tebessüm belirdi.
“Bak
Aşur,” dedim, “seninle uzun bir tedavi sürecimiz olacak, yaptığımız tüm
tetkiklerde korkulacak bir şeyin olmadığını söylüyor, fakat nihai kararı seni
devredeceğimiz servisin hocaları verecek.”
Hangi
servis? Neden Başka servise?” diye sordu.
“Bu
hastalığa bizim servis bakmıyor,” dedim.
“Nedir
hastalığım?”
“Böbrek
üstü bezinde kitle var Aşur, ama korkma inşallah atlatacaksın.”
“Bana
sade bir dil ile anlatır mısın nedir bu?”
“Bu,
böbrek üstü bezinde oluşan bir kitle, hormonların fazla salgılanmasını
tetikliyor. Bu da hormonlarının kandaki oranlarının yükselmesine neden oluyor.
Aşur,
“Tansiyonum o yüzden mi yükseliyor?” diye sordu.
“Evet,”
dedim, “tansiyonun bu yüzden yükseliyor. Ama korkma, her şeyi ayarlayacağım ve
her gün yanına uğrayıp tedavinde sana yardımcı olacağım.”
“Tamam
o zaman,” dedi.
Gün
sonunda Aşur’un servisini değiştirdik, ardından hızlı bir tedavi süreci
başladı. Neredeyse her gün yanına uğradım. Tedavisi yaklaşık iki ay sürdü,
günden güne iyileşti. Taburcu olacağı gün yakın artık. Tedavisi bitip
iyileştiğinde, yanıma uğradı. Mutluydu. “Gitme vakti geldi doktor,” dedi.
“Seninle tanıştıktan sonra çok düşündüm.”
Merakla,
“Neyi düşündün?” diye sordum.
Aşur
yüzüme baktı, “İnsanın döneceği bir memleketi yoksa hiç değilse döneceği
sevdikleri olmalı,” dedi.
Ne
diyeceğimi bilemedim. Elini uzattı, vedalaştık.
Çıkarken,
“Doktor, getirdiğin o tatlılar çok güzeldi,” dedi.
Ben
tatilimi geçirmek için Diyarbakır’a gittim, o da evine gitti. Yaşlı adamın
arkasından ağır aksak yürüyen adamın ve karısının yürümesini izliyorum.
Birkaç
haftalık tatilin ardından Diyarbakır’dan Moskova’ya döndüm. Yanımda Aşur ve
eşine memleketin kokusunu taşıyan birkaç hediye vardı. Aşur’un daha önce bana
verdiği ev telefonunu aradım, uzun uzun çaldı ama açan olmadı. İçimde garip bir
duygu vardı. Akşam tekrar aradım yine, uzun uzun çaldı telefon, tam kapatacakken
eşinin sesini duydum, “Alo! Alo!”
Kendimi
tanıttım.
Yaşlı
kadın, “Sesinizden tanıdım,” dedi.
Aşur’u
sordum, “Havaalanından geliyorum, onu Beyrut’a yolculadım, akrabalarını görecek,
oradan da birkaç akrabası ile Diyarbakır’a geçecek.”
Dr. Zülfükar Bilge
İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji Uzmanı
DİYARBAKIR
NARÇİÇEKLERİ
NEDEN DÖKÜLÜR?
“…
İtalo Calvino’nun “Görünmez Kentler” isimli mükemmel romanında, Marco Polo,
yolculuklarında gördüğü kentleri Kubilay Han’a anlatır: Anlatımın bir yerinde,
farklı bir kenti anlatırken Polo şöyle der: “Kentler vardır, yıllarla ve
değişerek arzuları biçimlendirmeyi sürdürürler, kentler vardır, ya arzularca
silinir ya da arzuları siler, yok eder.” Diyarbakır böyle bir şehir kentti;
şehir sakinlerinin arzularını diri tutan, onu istila eden sayısız güç ve
ordunun arzularını silen bir kent…”[1]
Yorgunluğun önce bedeni sonra göz kapaklarını esir
aldığı bir gece yarısı; koridorun sessizliği içinde yürüyen, tanıdık ayak
sesleri…
“Hocam, gündüz yatışı verilen bir hasta odasına
alındı. Gidip hastayı görebilirsiniz.”
Sayfasını kıvırdığım kitabı masada bırakıp, aynı ayak
seslerinin üzerine basarak ezbere bildiğim koku ve sızıların arasından odaya
yöneldim. İçeride, hasta yatağında uzanmakta olan o tanıdık yüzün solgun gülüşü…
Diyarbakır’ın her soluğunu içine çekmiş güzel yürekli
kalem ustasıyla karşılaşmanın heyecanı ve hüznüyle uykusuzluğumdan sıyrıldım.
İçimde bir yerlerde bütün ömürlere açılmış çiçeklerin tek tek soluşunu izledim bir
an. Bir kitapçıda sayfaları karıştırırken ya da karanfil kıvrımlı bir caddenin
güneşli kaldırımında, şaşırarak görmeli insan sevdiği bir yazarı; hastalığın
yorucu istasyonlarında değil.
Söze yalın bir “Geçmiş olsun.” ile başlayabildim. Bir yandan tetkiklerin olduğu dosyaya
bakarken diğer yandan hastalığının ne olduğunu, hangi aşamada bulunduğunu anlayabileceğim
sorular yöneltiyorum.
Bahar mevsiminin güzel günlerinden bir akşamüzeri,
penceremin önü şenlensin diye rengârenk çiçekler almıştım. Her sabah gözüm
şenlenirdi bakıştıkça, iyi hissederdim. Sonra birer birer yaprakları sarardı,
allı morlu dallarına küsüvermeye başladı her bir tomurcuk. Anlam veremedim, “Neden
her gün suyunu verdiğim çiçek terk etmek istiyor yapraklarını?” diye. Ne
yaparsam yapayım kuruyacağına hükmettim. Çiçekler geldi aklıma hastalığın
teşhisinde…
Erken yaşta, ileri evre mide kanseriydi hastalığı. Akciğerlerine
yayılmıştı. Bir kültür savaşının yorgun izleri üzerinde kendi yaşam savaşını
vermeye başlamıştı bedeni. Kemoterapi günlerinin ağırlığında iyi gelesi
ilaçların yan etkisi, bir gece yarısı nöbetinin soğuk saatlerinde buluşturmuştu
bizi…
“…Hepimizin
başından geçmiş insani bir deneydir; bir şeyi bir dönemi, olayı, insanı,
ilişkiyi ya da güzelliği ölçüsüz hisseder, duyar ve yaşarız. Ancak zamanla,
kimi kez farkında da olmadan, egemen olamadığımız, kontrol edemediğimiz
nedenlerle, o doyasıya yaşadıklarımızdan uzaklaşır ve onları yitiririz. Zamanla,
yitirdiklerimize ilişkin, şu duygu egemen hâle gelir; kendileri artık yitip
gitmiştir, bir tek, yüreğimiz ve ruhumuzla onların kıpırdayan gölgeleri,
silikleşen sesleri ve belirsiz renkleri kalmıştır. Yani yeniden zamanı
geldiğinde “yitik bir zamanın peşine” düşebilmek için zorunlu olan şeyler,
yürek ve ruhumuzun gizli köşelerinde kalmıştır artık…”[2]
Kitabın kıvrılmış sayfasına elimin gölgesi düşmüşken
yitik zamanlarıma döndü yüreğimin iç sesi. Altı koca yılın ardından gelen
meşakkatli asistanlık yılları, benden neleri alıp gitmişti? Dokunamadan
geçmiştim hayatın her kıyısından sanki. Aşklar, dostluklar, ailem örülmüş bir
duvarın ardından ses etmiş durmuş ve ben, sadece uzun yorucu günlerin
ağırlığıyla el sallamıştım uzaktan hepsine…
Gülüşerek doktor odasına dalan yol arkadaşlarımın sesiyle
daldığım derinliklerden su yüzüne bir nefeste çıktım. Hep acının sesini
duymazdık içerilerde. Bazen durur, tebessüm eder, öyle devam ederdik kaldığımız
yerden yolumuza:
“Hayırdır arkadaşlar neye gülüyorsunuz?”
“Bu sabah Ekrem Hoca -her zamanki gibi- hasta başında,
intörnden uzmanına kadar hepimizi soru yağmuruna tutarken olanlara gülüyoruz
abi. Hasta yatağında uyumaya çalışan yetmişli yaşlarda bir nene, Ekrem Hoca
bize soru sordukça “Of, of!” diye söylenmeye başladı. Biz farkındayız nenenin
rahatsızlığının ama hoca kaptırmış kendini anlatıyor da anlatıyor. Hepimizin
anlatılanlara gömüldüğü bir anda bizim nene beklenmedik bir öfkeyle:
- Vi yeter yeter, bırakmadız neno kendine biraz yatsın!
diyerek hepimizi kovaladı.”
Bir an, hastanedeki herkesin adını bile duyduğunda
saygı ve korku ile hazır ola geçtiği Ekrem Hoca’nın nenenin tepkisine karşı
nasıl bir yüz ifadesine bürünmüş olabileceğini düşünüp ben de gülmeye başladım.
Ekrem Hoca, asistanlığa adım attığım ilk günlerde önce
korku sonra öfke duyduğum; en son da saygıyla her bilgisini meslek hayatıma
dâhil ettiğim değerli insan, hocaların hocası… Çaycı Şükrü
Abi, her sabah klinik girişindeki zile basarak Ekrem Hoca’nın gelişini
duyururdu. Asistanlar, zilin sesiyle sağlı sollu hizaya dizilirdi. Korku dolu
bekleyişimiz zilin çalışıyla başlamış olurdu. Bu bekleyiş anında, bir ormanda kendini
ansızın aslanın karşısında bulan zavallı ceylan sürüsünden biri gibi
hissederdim. Ekrem Hoca, asistanlardan oluşan koridorun ortasından geçer ve
gözüne kestirdiği avına dönüp sorduğu sorularla ezer geçerdi. İçimizden dua
ederdik, o günkü ceylan olmayalım diye. Nenenin Ekrem Hoca’ya gösterdiği tepki,
bu nedenle hepimizi güldürmüştü.
Kitaba dönemedim, kalktım her gün ezbere yapmaya fazlasıyla
alıştığım hastane işlerine başladım. Hasta odaları arasında yer alan koridorda
iki hemşirenin konuşmalarına kulak misafiri oldum: “O yazar yine geldi, bu defa
durumu daha ağır diyorlar, yatışı yapılmış.”
Nöbetlerimden birinde tanışma fırsatı bulduğum ustanın
daha da kötüleşmiş bir hâlde yeniden yatırılmış olması beni fazlasıyla üzmüştü.
Günlük işlerimi tamamladıktan sonra ziyaretine gittim. Yattığı odanın kapısında
bir insan kalabalığı vardı. Hepsi yürekten sevdiği, her kitabında kendinden bir
parça bulduğu yazarı görmek istiyordu. İçeriye giremeyeceklerini anlatmaya
çalışıyordu kapıdaki görevli.
Kalabalığı bölüp sessizce odaya girdim. Hiç iyi
görünmüyordu. Kaybettiği kilolar, yaşadığı nefes darlığı ve vücudunda oluşan
ağrılar, dilinde acımtırak kelimelere dönüşüyordu. Söze:
“Nasılsınız?” diye sorarak girdim.
“Durumum hiç iyi değil artık, sanırım sona
yaklaşıyorum.” dedi.
Eşi, böylesi ümitsiz bir cevaba karşılık:
“Yok, yok bu yıl memleketinin narlarından yiyemedin ya
sen, ondan böyle oldun.” diyerek yazarın yok olmaya yüz tutan ümidini
yeşertmeye çalıştı.
Nar öyle bir sevdaydı ki ustada, kitaplarından birine
ad olmuştu. Bir acıyı içinde bine bölen, bin parçasını da aynı derecede hisseden
bir sanatçının narı bu denli sevmesi de şaşırtmamıştı beni.
Ne diyeceğimi, nasıl teselli edeceğimi bilemeden iki
güzel yüreği kendi nârında baş başa bırakıp odadan sessizce çıktım…
“…Ve
ölüm budur işte, nar çatlıyor ve kan rengindeki damlacıklar damlamaya başlıyor.
Ve ince beyaz tüller dalga dalga kızıla boyanıyor. Ve kızıl rengin dalgaları
durmadan genişliyor ve genişliyor ve genişliyor…”[3]
Issız bir yolda yürüyorum. Sanırım saat gece yarısını
çoktan geçmiş. Neden yalnızım, neden bu saatte buradayım anlayamıyorum. Elimi
cebime atıyorum hastanedeki dolabımın anahtarları geliyor avucuma. Birden
şaşırıyorum. Aslında hastanede olmam gerekirdi, diye düşünüp telaşa
kapılıyorum. Adımlarımın her bir sesine sokağın ıssızlığı ekleniyor. Bir çığlık
geliyor kulağıma, ürperiyorum. Sesler gittikçe artıyor, kalabalıklaşıyor.
Sürekli ağlayan insan yüzleri sarıyor etrafımı. Kiminin kucağında bir bebek,
ona ağlıyor kimi “Annem!” diye bağırıyor. En çok “Yavrum!” diyen çığlıklar
dağlıyor yüreğimi. Sırtıma bir el uzanıyor. Ürperiyorum:
“ Lavemın, jıbo Xwedê, zarokê mın xilas bike!”[4]
Çaresizce kadının yüzüne bakarken dalmış olduğum
uykumdan uyanıverdim. Yaklaşık otuz altı saatlik uykusuzluk ve yorgunluğun
ardından elime aldığım kitapla uyuyakalmışım. Gözlerimi açmakta bir hayli
zorlandığımı fark ettim. Bir kahve içip kendime geldikten sonra işlerime kaldığım
yerden devam etmek üzere odadan çıktım. İlk koridoru geçtikten sonra önce
yüreğimin sonra ayaklarımın zoruyla zihnimden yaptığım planlamayı tamamen
unutup usta yazarın yatmakta olduğu odaya yöneldim. Yolun yarısından dönmek
zorunda kaldım. Acil servise gelen zorlu bir vaka için aramışlardı. Servise
doğru hızlı adımlarla giderken yazarın zorlu günlerimin molalarına eşlik eden
kitabını da ziyaretimde yanımda götürmeye karar verdim.
Günün hızla aktığı ama zamanın tembel adımlarla, bir o
yana bir bu yana salındığı bir günü yaşıyordum. İşlerimi bitirmiş, doktor
odasından kitabımı almış, içimde küçük bir çocuğun sevdiği oyuncağı almaya
giderken yaşadığı heyecanla merdivenleri çıktım. Son basamakta hastalığının
başından beri her sürecinde yazarın yanında olan Gastroenteroloji bölümünden
Mehmet Hoca’mı yakaladım gözlerimle. Söze ilk o girdi:
“Hayırdır Zülfükar, nereye böyle, elinde kitapla?”
“Mehmed Uzun’u görmek ve kitabımı imzalatmak istedim
Mehmet Abi.”
Mehmet Hoca’nın yüzündeki dinginlik ansızın kayboldu.
Bir süre konuşamadı. Bir yürek başka bir yüreğe yasını ilan etmişti bu
sessizlikte. Anladım bittiğini cümlelerin, anladım artık söylenecek tek bir
sözün kalmadığını. Bir yaz gibi bitmişti sohbet, kışı aniden bastıran…
Saate baktım, ölümünün ertesi günü. Mevsimi
hatırladım. Nar mevsimine günler kala. Narçiçeklerini hatırladım canlı, cıvıl
cıvıl renkleriyle. Bazı tomurcuklar, dalına sıkı sıkı tutunur bırakmazdı.
Mevsimini beklerdi heyecanla meyveye durmak için. Bir narçiçeği, düşmüştü
dalından işte toprağa. Toprak, şimdi nâr içinde…
İçim buruk,
yüreğim bitkin, odadan sessizce uzaklaşırken dilimde ünlü bir şairin acıyı
kanatan dizesi:
“Dürtme
içimdeki narı üstümde beyaz gömlek var…”[5]
[1] Mehmed
Uzun “Nar Çiçekleri” s. 19.
[2] Mehmed
Uzun “Nar Çiçekleri” s. 24.
[3] Mehmed
Uzun “Nar Çiçekleri” s. 46.
[4] Kürtçeden
Türkçeye çevirisi: “Oğlum, Allah için çocuğumu kurtar!”
[5] Birhan
Keskin Ba Kitabından, “Penguen 2” şiiri.
.

Yorumlar
Yorum Gönder